Işıkhan, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, işgücü piyasasının ihtiyaçlarını belirlemek ve etkin çözümler üretebilmek için çalışmalarını sürdürdüklerini belirtti.
Türkiye İş Kurumu (İŞKUR) tarafından 2023’de 2 ve üzeri istihdam sağlayan 86 bin iş yeriyle görüşülerek hazırlanan İşgücü Piyasası Araştırması’nın sonuç raporlarının yayımlandığını bildiren Işıkhan, şu ifadeleri kullandı:
“İş gücü ihtiyacının en fazla olduğu alan imalat sektörü. İşverenlerden alınan geri bildirimlere göre gelecek 10 yılda ön plana çıkması beklenen meslekler ise yazılım mühendisi, e-ticaret uzmanı, yapay zeka uzmanı, bilişim uzmanı, inşaat mühendisi, pazarlama uzmanı, dil ve konuşma terapisti ve CNC operatörü.”
DİĞER SONUÇLAR
Bakanlıktan araştırmaya ilişkin yapılan yazılı açıklamaya göre, İŞKUR’un 5 Haziran-14 Temmuz 2023 tarihlerinde bilgi formu uygulayarak gerçekleştirdiği araştırma kapsamındaki çalışanların yüzde 70’i erkekler, yüzde 30’u kadınlardan oluştu.
Kadın çalışan sayısının, erkeklerden daha yüksek olduğu sektörler, “insan sağlığı ve sosyal hizmet faaliyetleri” ile “eğitim” oldu. Ayrıca kısmi zamanlı çalışma yapılan iş yerlerindeki kadın istihdamının, kısmi zamanlı çalışma yapılmayan iş yerlerine göre daha yüksek olduğu belirlendi.
Araştırmaya göre, işgücü ihtiyacının en fazla olduğu imalat sektöründeki iş yerlerinin yüzde 16,6’sında, aynı sektördeki 20 ve üzeri çalışanı olan iş yerlerinin ise yüzde 37,3’ünde eleman ihtiyacı bulunuyor.
EN FAZLA ELEMAN ARANAN MESLEKLER
Araştırma kapsamında işverenler tarafından en fazla eleman aranan meslekler de belirlendi. En çok açık iş olan 10 meslek arasında, makineci (dikiş), garson, satış danışmanı, ahşap mobilya imalat ustası, temizlik görevlisi, gazaltı kaynakçısı, konfeksiyon işçisi, akaryakıt satış elemanı, ark kaynakçısı ve yük taşıma şoförü yer aldı.
Açık işlerde en fazla aranan beceriler, “yeterli mesleki ve teknik bilgi” ve “iş tecrübesi” oldu.
Ülke genelinde iş yerlerinin yüzde 8,7’sinde açık iş bulunduğu, bu oranın 20 ve üzeri çalışanı olan iş yerlerinde 27,6’ya ulaştığı tespit edildi.
Kadın iş gücü tercih edilen açık işlerde, makineci (dikiş), temizlik görevlisi, satış danışmanı, mutfak görevlisi, mantı ustası, ön muhasebeci, garson, konfeksiyon işçisi, aşçı ve okul öncesi öğretmeni meslekleri öne çıktı.
ELEMAN TEMİNİNDE GÜÇLÜK ÇEKİLEN 10 MESLEK
Araştırmada, işverenlerin yüzde 12,5’inin eleman temininde güçlük çektiği saptandı. Eleman temininde en fazla güçlük çekilen 10 meslek, makineci (dikiş), garson, ahşap mobilya imalat ustası, gazaltı kaynakçısı, inşaat işçisi, satış danışmanı, tır-çekici şoförü, yük taşıma şoförü, akaryakıt satış elemanı ve çelik kaynakçısı olarak sıralandı.
Bu mesleklerde eleman temininde güçlük çekilmesinin en önemli nedenleri, “ilgili meslekte yeterli iş başvurusunun yapılmaması”, “gerekli mesleki beceriye/niteliğe sahip eleman bulunamaması” ve “yeterli iş tecrübesine sahip eleman bulunamaması” oldu.
Araştırma kapsamında görüşülen iş yerlerinde bir yıl sonraki istihdam artış beklentisinin yüzde 5,4 olduğu tespit edildi.
En fazla istihdam artışı beklenen 10 meslek arasında garson, kurye, satış danışmanı, makineci (dikiş), inşaat işçisi, ahşap mobilya imalat ustası, ark kaynakçısı, yük taşıma şoförü, konfeksiyon işçisi ve ağ teknolojileri meslekleri gösterildi.
İŞKUR, 2024 yılı İşgücü Piyasası Araştırmasını 15 Nisan-17 Mayıs 2024 tarihlerinde yapacak.
Geçmişten farklı olarak bu yıl İŞKUR personeli araştırmanın tamamını yüz yüze ziyaretlerle gerçekleştirecek.
Türkiye genelinde, iş gücü piyasasının talep tarafının geniş bir çerçevesini çizecek araştırmayla, iş yerlerinin yapısal özellikleri, çalışan sayıları, açık işleri, eleman temininde güçlük çektikleri meslekler ve istihdam beklentileri gibi veriler temin edilerek geleceğin mesleklerine ilişkin tahminler üretilecek.
]]>“Olağanüstü bilimsel öneme sahip alanlar (SESIs)” şeklinde nitelendirilen bu bölgelerin, Ay navigasyon ve iletişim uyduları, gezginler (rover), madencilik operasyonları gibi yakın gelecekteki olası Ay misyonları nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğu belirtilerek, bu sebeple acilen korunmalarının gerekliliği vurgulandı.
Merkezi Massachusetts eyaletinde bulunan Harvard ve Smithsonian Astrofizik Merkezi’nden gök bilimci Dr. Martin Elvis, “İnsanlığın ilk kez, Güneş Sistemi’nde nasıl genişleyeceğimize karar vermesi gerekiyor. Evreni anlamak için eşi benzeri olmayan fırsatları kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayız” uyarısında bulundu.
Elvis, Ay yüzeyinde buz içeren ve zirvelerinde yıl boyu Güneş ışığı alan kraterlerin bulunduğuna, taşıdıkları özelliklerin bu alanları deneyler, Ay üsleri ve madencilik faaliyetleri için gerekli enerji, su ve oksijen açısından önemli noktalar kıldığına dikkati çekti. Elvis, “Aynı arazinin kullanımı için rekabet ihtimali oldukça büyük” ifadesini kullandı.
22’DEN FAZLA ARAŞTIRMA GÖREVİ PLANLANIYOR
Araştırmayı yürüten bilim insanları, herhangi bir koordinasyon otoritesi olmadan Ay’da gelecekte yaşanacak çatışmaları önleyecek hiçbir şeyin bulunmadığını kaydetti.
Bilim insanları, fiziksel çarpışmalar, Ay yüzeyindeki madencilik faaliyetleriyle oluşabilecek toz bulutları ile titreşimlerin, Ay yörüngesindeki haberleşme ve GPS uydularının elektromanyetik yayınlarının ve “SESIs” alanlarındaki olası madencilik faaliyetlerinin risk oluşturduğu uyarısında bulundu.
2026’nın sonuna kadar yarısı güney kutbuna yakın bölgelere yönelik Ay’a en az 22 uluslararası araştırma görevi planlanıyor, gelecekte başka misyonlar da öngörülüyor. Ayrıca 2030’larda faaliyete geçecek, birisi ABD, diğeri Rusya-Çin’e ait iki Ay üssü planı da söz konusu.
Bilim insanları, 2020’nin sonuna kadar Ay yüzeyine bilimsel cihazlar yerleştirmeyi planlıyor. Bunların arasında optik, kızılötesi, X-ışını ve radyo teleskopları, güneş rüzgarını ve kozmik ışınları araştırmaya yönelik parçacık dedektörleri ve kara delikler ile nötron yıldızları çarpıştığında uzay-zaman dokusundaki titreşimleri algılayan yer çekimsel dalga dedektörleri bulunuyor.
Ay’ın görünmeyen yüzü, Dünya’dan gelen sinyalleri engellemesi nedeniyle Güneş Sistemi’ndeki radyo dalgaları açısından en sessiz bölge. Arazisi çok dağlık olan Ay’ın görünmeyen tarafında evrenin ilk dönemlerini, yıldızlar oluşmadan önceki zamanları ve olası “uzaylı yaşamın” belirtilerini araştıracak büyük radyo teleskop dizilerinin kurulmasına uygun sadece 3 bölge mevcut.
Diğer taraftan ABD’ye ait Interlune şirketi, bu bölgelerden “Mare Moscoviense” alanında kuantum hesaplama ve füzyon enerjisi endüstrisinde kullanılmak üzere Helyum-3 madenciliği yapmayı planlıyor.
EVRENDEKİ EN SOĞUK BÖLGELER
Ay’ın kuzey ve güney kutup bölgelerindeki meteor kraterleri, milyarlarca yıldır Güneş ışığı almamaları nedeniyle evrendeki en soğuk bölgeler. Bu bölgelerin sıfırın altında 200 santigrat dereceden daha düşük soğukluklarıyla çok büyük kızılötesi teleskoplar için uygun olduğu kaydediliyor.
Bu teleskoplarla uzak yıldızlardaki Dünya büyüklüğündeki gezegenler ile atmosferlerinin olası yaşam için araştırılması planlanıyor.
Ay yüzeyindeki sismik açıdan sessiz, yer titreşimlerinin bulunmadığı alanlar da atom çekirdeğinden 1000 kat daha küçük hareketleri algılayabilen yer çekimsel dalga dedektörleri için ideal bölgeler. Yer çekimi dalgaları geçerken Ay’ın titreşimlerini tespit edecek sismografın bu alanlara yerleştirilmesi düşünülüyor.
]]>Yirmi yıl öncesine dayanan çok sayıda çalışma, kalıtsal genetik ile bir kişinin partnerini aldatma olasılığı arasında, kökleri evrime dayanan güçlü ilişkiler olduğunu gösterdi.
ABD’deki Eastern Connecticut Eyalet Üniversitesi’nden sosyal psikolog Dr. Madeleine Fugère, konuyla ilgili dünyanın dört bir yanından binlerce insanı kapsayan üç önemli araştırmayı inceledi.
Analizine dayanarak araştırmanın “sadakatsizliğin güçlü bir genetik bağa sahip olduğunu öne sürdüğü” sonucuna vardı.
Dr. Fugère, konuyla ilgili olarak Psychology Today’e, “Sadakatsizliğin genetik bir temeli vardır, çünkü evrimsel tarihimizde, yavru sayısını potansiyel olarak artırmak için alternatif ortakların peşine düşmek avantajlıydı.” diye yazdı.
İLK ÇALIŞMA İKİZLERİ KULLANDI
2004 yılında tarafından incelenen ilk çalışma, Londra’daki St Thomas Hastanesi’ndeki epidemiyologlar tarafından yapıldı. Bu araştırma, aldatma yoluyla kalıtsallığın, yüksek tansiyonu miras almak kadar güçlü bir genetik bileşene sahip olduğunu ileri sürdü.
Ekip, aralarında kimin partnerini aldattığını bulmak için hepsi ya DNA’larının yarısını paylaşan çift yumurta ikizi ya da tüm DNA’larını paylaşan tek yumurta ikizi olan 1.600 kadınla anket yaptı.
Sonuçlar tek yumurta ikizlerinin yüzde 21’inin ve çift yumurta ikizlerinin yüzde 23’ünün sadakatsiz olduğunu gösterdi; bu, evliyken ya da birlikte yaşarken kocası ya da partneri dışındaki biriyle seks yapmak olarak tanımlanıyor.
Aldatmanın genetik bir bağlantısı olup olmadığını belirlemek için araştırmacılar her grup arasındaki uyumu karşılaştırdı. Uyumluluk, iki grup arasındaki benzerlikleri tanımlayan bilimsel terimdir.
Genellikle ikizlerin her iki üyesinde de aynı özelliğin varlığına atıfta bulunmak için kullanılır. Bu durumda, anketteki her iki ikiz de partnerini aldatmışsa uyum gösterdiler.
Tek yumurta ikizleri çift yumurta ikizlerine göre daha yüksek uyum oranına sahip olsaydı, araştırmacılar davranışlarının genleriyle ilgili olduğu sonucuna varabilirlerdi; çünkü tek yumurta ikizleri genetik kodlarının yüzde 100’ünü paylaşırlar ve çift yumurta ikizleri ise yalnızca yüzde 50’sini paylaşırlar.
Araştırma, tek yumurta ikizlerinde daha yüksek uyum oranının olduğunu buldu; yani tek yumurta ikizlerinden biri daha önce sadakatsiz olmuşsa sadakatsiz olma ihtimali daha yüksekti.
Araştırmacılar bu nedenle aldatmanın yaklaşık yüzde 41’inin kalıtsal, %59 çevreden olabileceği sonucuna vardı.
İKİNCİ ÇALIŞMA 7 BİNDEN FAZLA BEBEĞİ İNCELEDİ
Dr Fugère’in analiz ettiği bir sonraki çalışma, Avustralya’daki Queensland Üniversitesi’ndeki psikologlar tarafından 2015 yılında Finlandiya’dan gelen 7.378 ikiz bebek üzerinde gerçekleştirildi.
Sadakatsizlikle genetik bir bağlantı olup olmadığını belirlemek için 2004’teki çalışmayla aynı teknikleri kullandılar.
Araştırmacılar hile yapmakla olan bağlantının daha önceki çalışmaların önerdiğinden daha güçlü olduğunu buldu.
Ekip, erkeklerde hile yapmanın yüzde 63 oranında genetiğe atfedilebileceğini belirledi. Kadınlarda ise bu oran yüzde 40’tı.
Araştırmayı yürüten Dr. Brendan Zietsch, Economic Times’a şunları söyledi: “Araştırmamız, insanların genetik yapısının, ana partnerleri dışındaki biriyle seks yapma olasılıklarını etkilediğini açıkça gösteriyor.”
Araştırmacıların hiçbiri kesin bir ‘aldatma geni’ tespit edemedi. Ancak birçok kişi bunun risk almayla ilişkili bazı genlerle ilişkili olabileceğini öne sürdü.
ÜÇÜNCÜ ARAŞTIRMA ÖĞRENCİLER ÜZERİNDE
İncelenen üçüncü çalışma, 2010 yılında Binghamton Üniversitesi ve Georgia Üniversitesi’nden araştırmacılar tarafından ilgisiz 181 öğrenciden oluşan bir grup üzerinde gerçekleştirildi.
Ekip, öğrencilerden sadakatsizliklerine ilişkin anketler topladı ve genetik analiz yapmak için ağızdan örnekler aldı.
Dopamin D4 reseptör geni adı verilen bir genin belirli bir varyasyonuna sahip öğrencilerin partnerlerini aldatma olasılığının yüzde 50 daha yüksek olduğunu buldular.
Bu gen, beynin zevk sisteminde rol oynuyor ve önceki çalışmalarda alkol içmek ve yemek yemek gibi zevk arayan davranışlarla ilişkilendirilmişti.
Hile yapma eğilimi gösteren genlere sahip kişiler arasındaki yüksek korelasyon göz önüne alındığında, araştırmacılar aldatmanın bu belirli tipteki dopamin reseptörüne sahip olmakla bağlantılı olabileceği sonucuna vardı.
Ancak çalışmanın yazarı Justin Garcia, Newswise’a, bu gene sahip olmanın partnerinizi aldatmaya mahkum olduğunuz anlamına gelmediğini, çünkü insanların hâlâ kendi cinsel seçimleri üzerinde güce sahip olduğunu söyledi.
Garcia şunları ekledi: ‘Bu genler kimseye mazeret sunmaz, ancak biyolojimizin çok çeşitli davranışlara yönelik eğilimlerimizi nasıl şekillendirdiğine dair bir pencere sağlarlar.’
]]>
HERKES PLASTİK KULLANIMINI AZALTMALI
Mikroplastiklerden korunmak için plastik kullanımını azaltmak gerekir. Mümkün olduğunca plastik pet şişe su yerine cam şişe kullanmalıyız. Sallama çay poşeti yerine demleme çay tüketmeliyiz. Plastik paketli gıdalardan uzak durmalıyız (ki güncel paketleme teknolojisi düşünüldüğünde çok zor bir durum). Özellikle günden güne kullanımı yaygınlaşan plastik çatal-bıçak-kaşıklardan olabildiğince uzaklaşmalı, tek kullanımlık adı “kağıt” bardaklar yerine cam veya porselen bardaklar tercih etmeliyiz. Alışverişlerde plastik poşet yerine bez veya kağıt torba kullanmalıyız. Yüz yıkama jelleri ve diş macunu gibi bazı kozmetik ürünlerin içeriğinde mikroplastikler kullanılıyor. Bu yüzden onları doğrudan yutabiliyoruz veya bu küçük parçacıklar cildimiz tarafından emiliyor. Bu ürünleri alırken mutlaka ürün üzerinde yazılan içeriği okumalı ve organik içerikli ürünlere yönelmeliyiz. Sentetik giyisiler, polyester, akrilik veya naylon bazlı olduğundan mikroplastik içerir. Sağlığa yönelik tehdidi en aza indirgemek adına pamuk, keten gibi doğal (organik içerikli) kumaşları tercih etmeliyiz. Kullandığımız sentetik giyisileri ise düşük sıcaklıklarda yıkamalıyız. Böylelikle mikroplastik salınımını neredeyse yarı yarıya azaltmış oluruz. Plastik geri dönüşümü sağlamak için plastik atıkları evimizde ayrı bir yerde biriktirip bu atıkları, dışarıda bulunan plastik atık kutularına atmalıyız.

NE GİBİ ÖNLEMLER ALINMALI?
Mikroplastik kirlenmesini azaltmaya yönelik akla gelen ilk önlem, plastik tüketiminin azaltılması ve tek kullanımlık plastiklerden vazgeçilmesidir. Mikroplastik kirlenmesiyle mücadele edebilmek için dikkatimizi özellikle plastik atıkların depolandığı alanlara vermemiz gerekiyor. Çünkü buralar aynı zamanda büyük plastiklerin çeşitli fiziksel ve kimyasal etkilerle bozunarak mikroplastiğe dönüştüğü önemli bir kirlenme kaynağı. Mikroplastik oluşumunu tetikleyen plastik atıkların doğru şekilde depolanması ve depolandığı yerlerde de, toprağa karışmasının önüne geçilmesi için uygun geoteknik uygulamalarla bu sahaların sızdırmazlıklarının sağlanması gerekiyor. Ülkemizde de katı atık depolama sahalarının izolasyonu yeterli düzeyde yapılmadığında plastik atıkların, toprakta ve suda kirlenmeye yol açacak olması aşikar.

MEYVE VE SEBZELERDE HATTA BAL DA BİLE VAR
Mikroplastikler, plastik atıkların bozulması ve ufalanması sonucu 0,0001-5 mm boyutlarına ulaşmasıyla ortaya çıkan plastik parçacıkları olup, tatlı su kaynaklarından tarımsal topraklara, okyanuslardan kutuplara, ormanlardan bahçemizdeki toprağa kadar dünyanın neredeyse tüm bölgelerinde karşımıza çıkmaktadır. Mikroplastikler, içtiğimiz suyla, yediğimiz birçok besinle ve soluduğumuz havayla vücudumuza girebilmektedir. çok hafif olduğundan mikroplastikler, sudan ve topraktan kolayca havaya karışır. Rüzgar ve kar taneleri ile uzaklara bile taşınabilir. Yapılan araştırmalar sonucunda solunum yoluyla aldığımız mikroplastiklerde artış, akciğerlerde tespit edilen mikroplastik parçacıklarıyla ortaya konulmaktadır. Amerikalı bilim insanlarının 2018’de yaptıkları araştırmada şişelenmiş su örneklerinin yüzde 93’ünde plastik parçacıklar bulunmuştur. İç yüzeyi plastikle kaplı olan kağıt bardaklardaki sıcak içeceklerde mikroplastik tespit edilmiştir. Elma, havuç, brokoli gibi sebze ve meyvelerde de mikroplastiklere rastlanmıştır. Bunun sebebi, bitkilerin kök sistemlerinin küçük plastik parçacıklarını emebilmesidir. Başka bir araştırma kapsamında sofra tuzu, pirinç ve balda mikroplastik tespit edilmiştir. Ayrıca büyük balıklar, su kaplumbağaları ve su kuşları, yedikleri balık ve midyelerle beraber sulardaki plastik parçacıklarını vücutlarına alırlar. Dolyaısıyla mikroplastikler, yediğimiz balık ve midye gibi gıdalarla da vücudumuza girebilmektedir.
SAĞLIK İÇİN CİDDİ BİR TEHDİT
Mikroplastiklerin insan sağlığı üzerinde olumsuz etkiler yapabileceğini, yürütülen araştırmalar sonucunda biliyoruz. Bunlar, bağırsak yolu veya idrarla vücuttan atılabilse bile sağlık alanında yapılmış bazı araştırmalarda iç organlara ulaşıp, kan dolaşımına katılmaları ve insan vücudunda birikmelerinin de mümkün olduğu gösterilmiştir. Mikroplastiklerin özellikle hormonal sistem üzerindeki bozucu işlevleri ve artan kanser riskine kadar farklı etkileri halen araştırılmaktadır. 2022’de Hollanda’daki araştırmacılar tarafından yayınlanan bir uluslararası makalede ise insan kanında dahi mikroplastiklere rastlanmıştır. Bu durum aslında oldukça ürkütücü ve makalenin son cümlesi basit bir ifadeyle ‘acaba mikroplastikler bağışıklık sisteminin işleyişini ve ilgili hastalıkları nasıl etkiler?’ şeklindeydi. Ayrıca bilişsel gelişim bozukluğu ve üreme bozukluğu gibi çeşitli sorunların da mikroplastiklerin insan vücuduna girmesi sonucu tetiklenebileceğinden de şüphe edilmektedir.
İNSAN VÜCUDUNA YILDA 5200 PARÇA MİKROPLASTİK GİRİYOR
Amerika’da Rutgers Üniversitesi’nde yapılan araştırmaya göre bir insanın vücuduna farklı gıdalardan yılda yaklaşık 5200 parça mikroplastik giriyor. Bilinçsiz şekilde plastik tüketmeye devam edersek, çevreye ve sağlığa zararlı olan mikroplastiklere gelecekte çok daha fazla maruz kalabiliriz.
]]>Bilim dünyası virüsü hâlâ incelemeye devam ederken bu defada ruh halimizi nasıl etkilediğini ortaya çıkardılar. COVID’den kurtulduktan sonra kendinizi aşırı sinirli veya üzgün hissediyorsanız bunun aslında biyolojik bir nedeni olabilir.
Bilim insanları virüsün mutluluk hormonlarını ele geçirip üretimlerini durdurabileceğini keşfetti. Virüsün ruh hali ve stresten sorumlu beyin hücrelerine bulaşarak düzgün çalışmalarını engelleyebileceği bulundu.

DEPRESYON VE BEYİN SİSİNE NEDEN OLUYOR
İnsan hücrelerini kullanan laboratuvar deneyleri, COVID’in dopamin üretimine zarar verdiğini, hücreleri büyüyemeyecek ve bölünemeyecek noktaya kadar bozduğunu gösterdi.
Mutluluk hormonu olarak adlandırılan dopamin, aynı zamanda uyku, konsantrasyon ve hafızadan da sorumlu; dolayısıyla bu bulgu, COVID’in neden beyin sisi ve depresyona neden olduğunu açıklayabilir.
Çalışma için Weill Cornell Tıp, Columbia Üniversitesi ve Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi’nden bir ekip, COVID virüsünün nasıl etkilediğini görmek amacıyla insan kök hücrelerini kullandı.
Araştırmacılar, COVID’in birden fazla hücreyi nasıl etkilediğini keşfetmeye başladıklarını, ancak bu etkiyi yalnızca dopamin nöronları üzerinde bulduklarını söyledi.

ŞAŞIRTAN SONUÇ
Weill Cornell Medicine’den Dr Shuibing Chen şunları söyledi: “Bu proje, farklı organlardaki çeşitli hücre türlerinin SARS-CoV-2 enfeksiyonuna nasıl tepki verdiğini araştırmak için başladı. Akciğer hücrelerini, kalp hücrelerini, pankreatik beta hücrelerini test ettik ama yaşlanma yalnızca dopamin nöronlarında aktive oluyor. Bu tamamen beklenmedik bir sonuçtu.”
Yaşlılık veya biyolojik yaşlanma, canlı organizmalardaki işlevlerin kademeli olarak bozulması olarak tanımlanır. Sağlıklı hücrelerin büyüyüp bölünememesiyle sonuçlanır. Kırışıklıklar, görme yeteneğinin kötüleşmesi ve işitme kaybı gibi sorunlar yaşanır ve aynı zamanda kök hücre hasarına ve kronik inflamasyona da neden olur.
Dr Chen sözlerine şunları ekledi: “Dopamin nöronlarının enfeksiyon oranı, virüsün ana hedefi olan akciğer hücreleri kadar yüksek değil, ancak küçük bir enfekte hücre popülasyonu bile potansiyel olarak ciddi bir etkiye sahip olabilir.”

PARKİNSON RİSKİNİ ARTIRABİLİR Mİ?
Araştırmacılar, dopamin nöronlarının yaşlanmasının Parkinson hastalığının ayırt edici bir özelliği olduğunu, bu yüzden de uzun süre COVID’den muzdarip olmuş kişilerin Parkinson ile ilişkili semptomlar geliştirme risklerinin artıp artmadığını görmek için takip edilmeleri gerektiğini söyledi.
Ayrıca, bu bulguların COVID deneyimi yaşayan kişilerde görülen nörolojik semptomlara ışık tutabileceğini de öne sürüyorlar.

KORUMA SAĞLANABİLİR
Çalışma, dopamin nöronlarının yaklaşık yüzde 5’inin COVID virüsü tarafından enfekte olabileceğini, bunun da yaşlanmaya ve iltihaba neden olabileceğini buldu. Ancak ekip ayrıca üç ilacın (riluzol, metformin ve imatinib) COVID virüsünün dopamin nöronlarını enfekte etmesine karşı potansiyel olarak koruma sağlayabileceğini de gördü.
Riluzole, Lou Gehrig Hastalığını tedavi etmek için kullanılan bir ilaç. Metformin diyabet tedavisinde, imatinub ise lösemi ve diğer kanser türlerinin tedavisinde kullanılıyor.
Bilim insanları, tamamı Gıda ve İlaç İdaresi tarafından onaylanan bu ilaçlarla ilgili daha fazla araştırmanın COVID’in beyne saldırısını önlemek için önemli olacağına dikkat çekti.
Araştırmacılar, çoğu insanın COVID’e maruz kalabileceğini ancak hepsinin dopamin nöron hasarına duyarlı olmadığını da vurguladı.
Genetik ve hastalığın ciddiyeti de dahil olmak üzere nörolojik riskte rol oynayan faktörler olduğuna dikkat çektiler ve bu konuda daha fazla araştırma yapabilmek için daha fazla insanla çalışılmasını önerdiler.
]]>