Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırılan 25 yaşındaki Nurhayat Karakaş hayatını kaybetmiş, vücudunda üçüncü derece yanık oluşan Tuncay Ü. ise tedavisinin ardından taburcu edilmişti.
Yapılan incelemelerin ardından patlamanın dolum sırasında yaşanan gaz kaçağından kaynaklandığı tespit edilmişti. Muğla Cumhuriyet Başsavcılığı’nca başlatılan soruşturma kapsamında iş yeri sahibi Ali Babur ile oğlu Akın Babur, ‘taksirle bir kişinin ölümüne ve birden fazla kişinin yaralanmasına sebebiyet verme’ suçundan tutuklanmıştı.
İLK DURUŞMADA TUTUKLU SANIKLAR TAHLİYE EDİLDİ
Patlamaya ilişkin açılan davanın geçtiğimiz yıl aralık ayında yapılan ilk duruşmasında savcılık, baba ve oğlunun tutukluluk halinin devamını talep etmiş, mahkeme heyeti tutuklu sanıkların tahliyesine karar vermişti. Mahkeme heyeti, şüpheli olarak adı geçenlerle ve olayla ilgili olarak savcılık tarafından alınacak kapsamlı raporun beklenmesine karar vererek, duruşmayı 27 Mart 2024 tarihine ertemişti.
Muğla 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, davanın ikinci duruşması bugün yapıldı. Duruşmada, 3 tanık dinlendi. İş güvenliği firmasının sorumlusu C.K., “11 yıldır bu işi yapıyoruz. Olay günü sabah saatlerinde Ali Bey iş kazası olduğunu söyledi, firmaya gittik. O esnada jandarma Fatih Bey’i götürdü. Gözaltına alındılar. Ben firmayla görüştüm Melek Hanım’a bilirkişi liste vermiş evrakları tamamlamamı istemişler. Firmayla iş güvenliği sözleşmesi yapıyoruz. İş güvenliğini veren son kişi Fatih Bey’di. Ben sadece firmayla hizmet anlaşması yaparım. Biz yaklaşık 400 firmaya hizmet veriyoruz” dedi.
“ABLAMIN TÜP DOLUMUYLA ALAKALI GÖREVİ YOKTU”
Nurhayat Karakaş’ın kardeşi Rabia Özdemir, “Kardeşim 5 yıldır orada çalışıyordu. İlk iş yeriydi. Haberi aldığımda İzmir’deydim. Ablamla konuşmuştuk. ‘Artık orada çalışmak istemiyorum yurt dışından yeni tüpler gelecek. Yetişemiyorum’ dedi. Benim kardeşim birebir mobbinge maruz kaldı. Muhasebe personeliydi. Tüp dolumuyla alakalı görevi yoktu. Tüpleri boş ve dolu diye sayım yapması gerekiyordu. Kardeşimin iş yerlerine giderdim. Ben oradayken ablamın ofisine çıkardım. Kardeşimin telefonunda fotoğrafları gördüm. Çalışanların her birinin kendi elleriyle tüpleri içeriye taşıdığını gördüm. Tüplerin bulunduğu yerde sigara içildiğine şahit oldum. Sigara içen kişiyi ablamın uyardığına şahit oldum” dedi.
“NURHAYAT VE TUNCAY’IN TÜP DOLUMUNA İLİŞKİN GÖREVİ YOKTU”
İşyeri çalışanlarından doğum izninde olan M.G., “Olay günü orada değildim. Evden çalışıyordum. Olay günü geldim şirkete. Olayla ilgili bir bilgim yok. Bilirkişinin isteklerini çözmeye çalıştım. Bayır’daki tesisle Ali Bey ilgileniyordu. Nurhayat sevkiyata bakıyordu. Tuncay Ünal Milas’taki tüpleri toparlayıp bize getiriyordu. Nurhayat ve Tuncay Ünal’ın tüp dolumuna ilişkin görevi yoktu. Daha önce Tuncay Bey’in dolum yaptığını görmedim. Dolumu sadece dolumcu yapar. Ali Babür’ün uyarma sorumluluğu var. Patlamadan sonra bilirkişi istediklerini verdim. Evrakları biz hazırlayacağız siz kendi evraklarınızı hazırlayın dediler. Jandarma Fatih Bey’i götürdü. C.K., dosya hazırlamaya devam etti. O gün evrakları C. K. götürdü. Nurhayat’a mobbing uyguladığıma dair iddialar doğru değil” diye konuştu.
“30 YILDIR İLK DEFA BÖYLE BİR KAZAYLA KARŞILAŞTIK”
Tutuksuz sanık Akın B. ise savunmasında “Gaz sektöründe 30 yıllık geçmişimiz var. Bütün çalışmalarımız standartlara uygundur. Bütün basınçlı kapılarımız standartlara uygundur. Tüpün 2 şekilde patlama olayı vardır. Ya imalat hatası ya da sabotaj olasılığı vardır. 30 yıldır ilk defa böyle bir kazayla karşılaştık” dedi.
Duruşma sonrası açıklama yapan Karakaş’ın aile avukatı Didem Alaca, “İlk duruşmada sanıklar tahliye olmuştu. Tahliye olan sanıklar ile ilgili biz bugün tekrar tutuklama talebinde bulunduk. Dosyaya yeni delilerin geldiğini ve bu celse yaşanan gelişmeler neticesinde tutuklanmalarını talep ettik, mahkeme bu talebi reddetti. Hukuki sürecin takipçisi olacağız” dedi.
Nurhayat Karakaş’ın annesi Süheyla Orgun, “Ben kızımın acısını hala kabullenemiyorum. Adaletin tecelli etmesini diliyorum. Benim kızımın hayatı bu kadar ucuz olamaz. Hala kaldıramıyorum, kabul edemiyorum. İnsanların rahat rahat kendilerini savunmaları beni rahatsız ediyor. Geçmiş olsun taziyesi bile oluşmadı. Bir insan bu kadar ucuz muydu? Tek isyanım bu” dedi.
“BÖYLE BİR OLAY YAŞANSIN İSTEMEZDİK”
Sanıkların avukatı ise şu açıklamayı yaptı:
“Bu olay gerçekten çok üzücü bir olay. Ali Bey ve Akın Bey, Nurhayat Hanım’ın kaybından dolayı çok üzgünler. Bu sürede 6 ay boyunca tutuklu kaldılar. Gerek biz gerek Ali Bey de Akın Bey de olay olduğu tarihten itibaren ailesine başsağlığı dileklerimizi ilettik. Yanlarında olmaya çalıştık ama hiçbir şey Nurhayat Hanım’ı geri getiremez. Az önce duruşma sonrasında ve sırasında aileye herhangi bir zararları varsa karşılayabileceğimizi, yapabileceğimiz herhangi bir şey varsa yapabileceğimizi ilettik. Çok üzgünüm. Böyle bir olay olsun istemezdik ama 6 aydır tutuklu kalan müvekkillerimin şimdi yeniden tutuklanmasının talep edilmesini doğru bulmuyoruz. Tabii ki şeriatın kestiği parmak acımaz. Mahkeme kararını verecektir.”
]]>Tabii, Demirel’in gücünü azaltmak istiyordu. Bana milletvekilliği teklif etti, kabul etmedim. Üzerinde çok durdu. 12 Eylül’de bir takım siyasi partiler kapatılmış, siyasilere yasaklar getirilmişti. Demirel’in lideri Adalet Partisi de kapatılanlar arasındaydı. Kendisine de siyasi yasak getirilmişti. 1987’de halkın oyuyla siyasi yasaklar kalktı. Ben de Demirel’i desteklemeye karar verdim. Bir süre sonra Demirel, “Artık senin milletvekili olman lazım” dedi. Siyasi yasaklar kalktıktan sonra Turgut Özal bir baskın seçim yapmaya karar verdi. Merkez yoklaması diye tanımlanan genel merkezler tarafından belirlenmiş listelerle seçime gidiliyordu. Anayasa Mahkemesi bu kararı iptal etti. Delege yoklaması istedi. Yani partiye kayıtlı tüm üyeler belirlenen bir günde sandık başına gidecek, kimlerin milletvekili adayı olmasını isteyecekti. Baskın seçim hazırlığı sırasında DYP de listelerini hazırladı. Bursa’dan milletvekili listelerinde liste başı oldum. Anayasa Mahkemesi’nin ön seçim kararı üzerine de yapılan delege yoklamasında yine birinci sıraya getirildim. 1997 seçiminde Bursa’dan üç milletvekili çıkardık. O zaman yavaş yavaş palazlanmışım. Bursa Spor Kulübü başkanı olmuşum. İş hayatım süratle ilerliyor. Seçim sırasında partimize her türlü imkânımı kullandım, uçaklarım, helikopterlerim… 58 milletvekiliyle girdik Meclis’e.

5 Nisan 1986. Siyasi yasaklı Demirel, Çağlar ailesini Bursa’da ziyaret etti.
■ 58 milletvekili ama güçlü bir muhalefet yapıyorsunuz, öyle değil mi?
Tabii. Şimdi şöyle, Süleyman Bey bir dev. Seçimden önce kendisine sordum: “Efendim biz iktidar olacak mıyız” diye. “Kimseye bir şey söyleme, olamayız. Bir dönem sonra olacağız” dedi. İlişkimiz baba-oğul ilişkisine dönüştü. Her sabah evindeki kahvaltıda ben de varım. Öğlen beraberiz, akşam beraberiz. Turgut Bey bana kafayı takmış. “Demirel’in kalbini alayım ben. Yani bir tek Cavit’i aldığımız zaman, biz bunları çökertiriz” demiş.
■ Ama alamadı.
Bir gece Turgut Beylerin evine gittim. Turgut Bey’in üzerinde eşofman var. Semra Hanım, kimonosunu giymiş. Bana “Ne sıkıntın var?” diye sordu. “İşte efendim biz fabrikaları kurduk, 50 milyon dolar civarında bir kredi kullanıyoruz. İşyerlerimizde 5-6 bin kişi çalışıyor. Bankalar bize verdiği kredileri geri çekiyor. Devlet bankalarıyla çalışıyoruz” dedim. Özal bana baktı, “Ya Cavit, boş ver” dedi. Önündeki kâğıda bir sıfır daha koydu. “Bunu 500’e çıkart” diye konuştu. 500 milyon dolar. Daha büyük yatırımlar yapmamı söyledi. Ama bir şartı olduğunu söyledi. “İstifa et, bize gelmesen de olur. Gelirsen, bakan yaparım” dedi. “Ben satılık değilim. Yanlış kapıyı çaldınız. Siz devletimizin başbakanısınız, derdimi anlatmaya geldim. Binlerce adam çalıştırıyorum. Onların ekmeğiyle oynamamanızı rica ediyorum ama bu teklifiniz çok yanlış. Bana müsaade. Allah bize başka yerden verir” diyerek kalktım.
■ Sonra fabrikalarınızı mı çökertmeye çalıştılar?
Tabii, çok uğraştım. İsviçre’de ve ABD’de arkadaşlarım vardı. Çok desteklediler. Atlattık o kirizi. Bir süre sonra da Allah yardım etti.
■ Kitapta “Üzeyir Garih ve İshak Alaton, Amerika’dan bize mesaj getirirdi” diyorsunuz. Ne mesajı?
İktidar olduğumuz zaman… O dönem ABD’nin Ankara Büyükelçisi Barkley. Dağlık Karabağ olayı olunca biz Azerbaycan’ın yanında yer aldık. Ve onlara ihtiyaçlarını karşılayacak her şeyi el altından ulaştırdık. MİT’te Teoman Koman var. Benim çok yakınım. Ermenistan’la sınırları kapadık, hala da açılmamıştır. Atilla Ateş Paşa Kara Kuvvetleri Komutanıydı. Sınırda “Bugün Suriye’yi basabiliriz” diye beyanat verdi. Ben de evvelden “Suriye’yi günü gelecek basacağız” demiştim. Barkley benden randevu istedi, Bursa’da evime geldi. Ona da tekrarladım, “Suriye’yi de Ermenistan’ı da vuracağız” diye. “Olmaz, bu işi tatlıya bağlayalım” dedi. O arada beni yumuşatmaya çalışıyor. Üzeyir Garih ve İshak Alaton da sık sık Ankara’ya bize gelirlerdi. İki lafın arasında Ermenistan konusunda, kapıları açmamızı telkin ederlerdi. Ben de güzel bir dille gönderirdim. Sonra zaten randevu da vermedim.

Bursalılar, hapisten çıkışta Çağlar’ı karşılamak için Gemlik’e kadar gelmişti.
■ Hapse girmenizi ‘Benden intikam aldılar” diye değerlendiriyorsunuz. Neyin intikamını aldılar sizden?
Ermenistan ve Suriye’nin intikamını aldılar. Ben onların dediğini yapmadım. Beni kullanmak istediler.
TANSU ÇİLLER PARTİMİZİ BATIRDI
■ Kitapta Tansu Çiller ile ilgili çok ayrıntı var. Memur maaşları her yerde yazıldı, çizildi, o yüzden sormuyorum. Çiller sizin hayatınızda bir pişmanlık mı?
Benim için pişmanlık değil, onu getiren ben değilim. Biz köylü partisi gibi görünüyorduk. Biraz şehirleşelim dedik. Bir kadının aramıza katılması, büyükşehirlerde vereceğimiz iyi bir mesajdı. Öyle tavsiye geldi. Fakat yanlış yapmışız. Hürriyet gazetesi ‘Leydi’nin topuk sesi’ dedi…
■ Sizce devleti nasıl idare etti?
O etmedi ki, kocası etti. Kim tayini varsa Özer Bey’e gidiyormuş, konuşuyormuş. Ben hep mesafeli oldum bunlara. Biz halkın partisiydik. Köylünün yanında, çiftçinin yanında, memurun yanında hep biz vardık.
■ Demirel çok öngörülü bir siyasetçiydi ama Demirel bile Çiller’i öngöremedi. Neden?
ANAP’ın başına Mesut Bey gelmişti, genç bir adam. Bizim taban da Çiller’e sarıldı. Bir kadın, lisanı var, eğitimi iyi, ekonomi hocası… Ama içi boşmuş, bomboş… Çöktürdü.
■ Siz niye aday olmadınız genel başkanlığa?
Köksal Toptan’a gittim, “Sizin kazanma imkânınız yok” dedim, benim için çekilebileceğini söyledi. İsmet Sezgin’e gittim, “Yarın aday olacağım” dedi. Ben esasında Hüsamettin Cindoruk aday olur, onun önüne geçmeyeyim diye aday olmadım. Ama Hüsamettin Bey tatile çıktı, bu işe bulaşmadı işte. Demirel de hiçbir şey demedi. Tansu Hanım ikisini de yendi. Türkiye’nin çimentosu olan bir partiydik biz, partimizi batırdı.
■ Doğru Yol Partisi ve Anavatan Partisi yaşasaydı bugün tek adam iktidarına mahkûm kalır mıydık? Burada sadece Çiller değil, Mehmet Ağar ve Erkan Mumcu faktörleri de var, Tayyip Erdoğan’ın siyasi aklı da söz konusu değil mi?
Tayyip Bey, Abdullah Gül Bey zamanı iyi kullandılar. En büyük hadise Tansu Hanım’la Mesut Bey’in TBMM’de kendilerini aklaması, mahkeme yolunu kapamasıdır. Bu kamuoyunda hoş görülmedi. Sonunda hepsi dipte, barajın altında kaldılar. Barajın altında kalma sebeplerinden biri de benim.
■ Nasıl?
Son iki seçimde Bursa’da bir güç unsuruyum. Türkiye’de bir gücüm var. Bursa’da 12 milletvekili var. 8’ini benim başını çektiğim liste kazanıyor devamlı. Biz Erbakan ile kurulacak koalisyona da karşı çıktık. Partiden ayrıldık, bağımsız kaldık. 2002 seçimlerine giderken bunlar bizimle temasa geçtiler. Tansu Hanım aradı, “Cavit’ciğim Bursa listesini yaptık, sana emanet” dedi. Ben de “Tansu Hanım, içinde olmadığım listeyi bana niye emanet ediyorsunuz. Hadi güle güle” dedim kapattım suratına. O günden sonra iyice koptuk zaten.
■ Bir daha hiç konuşmadınız mı?
Hayır. Sonra Abdullah Gül Bey Bursa’da evime geldi, de beş saat kaldı beni ikna etmek için. “Ben bıraktım, yapmayacağım bu işi “ dedim.
■ AKP’ye girmenizi istediler…
AKP benim liste başı olmamı istedi, hükümette de yer alırsın dedi. Sonunda öyle bir yere geldi ki, “Şeref sözü, sizi destekleyeceğim” dedim. Çünkü incinmiştim o taraftan. Oy da verdim AK Parti’ye… Son yıllara kadar verdim. Çünkü ben merkezdeki ve sağ görüşlü bir adamım.
■ Erbakan’ın partisinden çıkanları destekliyorsunuz da, neden Erbakan’a karşı duruyorsunuz?
Yeni bir parti kurulmuş, “Milli Görüş gömleğini çıkardık” diyorlar. Sağda bir parti, öyle din eksenli bir parti değil. Yanında dine bağlı bazı insanlar olmuş olabilir, normaldir. Doğru Yol Partisi 70-80 bin ile baraj altı kaldı.
■ 70-80 bin mi?
Yani bir kere ben Bursa’da 120 bin aşağı çektim. Benim yanımda 25 bin kişi çalışıyordu o zaman. Ben o şehirde varım. O şehirde tevazu göstermem. Benim yanımda çalışan insanlarla benim hiç kötü bir ilişkim olmadı. Herkes maaşını gününde aldı ve fabrikalarımda kreşleri vardı. Anneler 40 günlükken çocuklarını getirirlerdi. Okula başlayıncaya kadar bizim kreşlerde bakılırlardı. Emekli oldukları zaman hilesiz, hurdasız haklarını alırlardı. Bursa beni sahiplendi, ben Bursa’yı. Bir de benim iyi bir spor yaşantım oldu. Bursa Spor büyük bir destektir. Beni bağrına bastı. Ben hala Bursa Spor taraftarları tarafından sevilirim, sayılırım.
■ Peki Çiller’in bugün AKP’yi desteklemesini nasıl buluyorsunuz?
Basından öğrendiğimize göre bir tarla almış bir yerden. Oraya büyük imar çıkartmanın peşindeymiş. Menfaat yani… Yoksa Çiller’in ne fikri olacak. Fikri olsaydı partiyi ayakta tutabilirdi.
■ Bugün Doğru Yol Partisi ve Anavatan Partisi mesela ayakta olsaydı, Türkiye’de siyasetin fotoğrafı bu mu olurdu?
Olmazdı. Sağ partiler açısından bir boşluk doğdu. Onu Tayyip Bey doldurdu. Çok zeki bir insan. Siyaseti iyi okuyor, iyi bir stratejist. Her girdiği seçimi aldı. Çünkü merkez sağ dağıldı gitti.
■ Toparlanamaz mı? Yeniden bir merkez sağ oluşumu olmaz mı?
Şu anda yok.
■ Mesela İYİ Parti o boşluğu doldurmak için doğdu ama…
Şu anda seçim sürecindeyiz, o yüzden yorum yapmak istemiyorum partiler hakkında. Fakat şunu söyleyebilirim. 1 Nisan’dan sonra Türkiye’de kartlar yeniden karılacak.
■ Yeni partiler, yeni liderler açısından mı söylüyorsunuz?
Nisan’ın 1’inden sonra diyorum, o zaman her şeyi göreceğiz. Halk kararını verecek. O zaman bir harekete ihtiyaç varsa bu ihtiyaç giderilir.
■ Siz tekrar siyasete dönmeyi düşünüyor musunuz?
Ben bıraktım siyaseti. Ben şimdi bir vatandaşım. Gidip oyumu atacağım, o kadar.
RUSYA’DA HAVALİMANINDA 8 SAAT BEKLETİLDİM

Putin, Cavit Çağlar’a Dostluk Nişanı takarken…
■ Rusya Devlet Başkanı Putin ile dostluğunuzu biliyoruz. Hatta Türkiye ile büyük krizi çözen kişisiniz. Nasıl başladı dostluğunuz?
1992’de Kremlin’de Yeltsin’le toplantıdayız. Putin o zaman KGB’de. O zaman benim dostum Ramazan Abdulatipov var, başbakan yardımcısı. Sonrasında Dağıstan’ın cumhurbaşkanlığını yaptı. O dönemde tanıştık, alt kadrosuyla da ilişkilerim çok iyi oldu zamanla.
■ Türkiye ile Rusya arasında düşürülen askeri uçak krizini nasıl çözdünüz?
Bir gün Hulusi Akar ile geleneksel sohbetlerimizden birini yapıyoruz. Benim çok yakın dostum. 2016 yılının Nisan ayında Paşa’yı çok sıkıntılı gördüm. “Komutanım, hayırdır çok düşüncelisiniz. Bir üzüntünüz mü var” dedim. “Cavit Bey, Rusya’yla yaşanan uçak krizi, elimizi kolumuzu bağladı. Suriye’de bazı Kürt unsurlar, adeta cirit atıyor. Maalesef ABD, bu gruplara destek veriyor. Bunların zaman içinde güçlenip, Türkiye’yi bir sıkıntıya sokmasından endişeliyim. Karadeniz’de de sıkıntılar yaşamaya başladık. Aramızın düzelmesi lazım” dedi. Çözeceğimi söyledim, Sayın Cumhurbaşkanına da anlattım. Moskova’ya gittim, havaalanında 8 saat bekletildim. “Bizim uçağımızı düşürdünüz, ne yüzle buraya geliyorsunuz” dediler. Arkadaşlarımı devreye soktum. Pasaport polisinden geçtik, şehir merkezine ulaştık. Meseleyi içinde özür olmayan, tazminat taahhüdünde bulunulmayan bir mektupla çözmek istiyorduk. Mektubu götürdük, teslim ettik. Olumlu karşılandı.
■ Ne kadar sürdü müzakereniz?
İki buçuk ay… Çok gittim, geldim ama ikna ettik. Şu anda Rusya, Türkiye’nin gerçek dostudur. Ben vatandaşlık görevimi yaptım. Putin’den de Kremlin Sarayı’nda ‘Dostluk Nişanı’ aldım.
FETÖ’YE YÜZ VERMEDİM
■ Peki, Türkiye’nin en büyük baş belalarından biri FETÖ. Geçmişte size yanaştılar mı?
Bize yanaştı da, ben hiç yüz vermedim onlara. Bir kere beni kandırdılar. Biz yeni iktidar olmuştuk. İlk Azerbaycan’a gidiyoruz. Onlar okul açmışlar orada, beraber gittik. Demirel gitmedi, bana “Git şunların okulunu ziyaret et” dedi. Sonra bunlardan kaçtık. NTV’yi açtığımızda Erman Yerdelen’e dedim ki “Bunlar gelmek istiyor. Şu adamı çıkarın. Bu adam kimmiş, neymiş? Bunu bir görelim”.. Bunu televizyona getirdik. O arada Çevik Bir Paşa beni aradı. Dedi ki “Bu adamı çıkarmayın, ne yapıyorsunuz”? Dedim “Paşam halk görsün bunu. Kim bu? Bunlar yerin altındalar. Bir yerin üstüne çıkartalım.” Ben hep kaçtım bunlardan. Bursa’da da bir kez Türkçe Olimpiyatı yaptılar, beni zorla götürdüler o zaman. Yarısında kaçtım. Ben bu tür şeylere mesafeliyim. Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı nesilden gelen bir adamım. Benim gözüm daima medeniyette, hürriyette, demokraside. Dinimi de doya doya yaşarım, ama onun reklamını yapmam.
]]>Gazetecilerin sorularını yanıtlayan Özel, gündemdeki konulara ilişkin şunları söyledi:
-Bize araştırmacıların söylediği, ‘Ankara’da yarış bitti.’ CHP’nin kaç belediye alacağı, Belediye Meclisinde rahat bir çoğunluk mu sağlayacağı, ucu ucuna mı olacağı… Yarışın orada geçtiği söyleniyor.
-İzmir’le ilgili bir risk veya kriz yok. Özellikle 9 tane seçilecek yerden kadın aday ve 14 tane 40 yaş altı aday, sahayı heyecanlandırdı.
-İstanbul’da, ‘Seçim bitti’ diyemeyiz, Ankara kadar rahat değil, öndeyiz. Sahada Ekrem İmamoğlu’nun performansı her geçen gün farkı biraz daha açıyor. Herkesin bir adım gerideymiş gibi çalışıyor olması lazım.”
“KEMAL BEY’LE ARAMIZDA BİR SOĞUKLUK YA DA SÜRTÜŞME KESİNLİKLE YOK”
Kemal Kılıçdaroğlu’nun ismini duyunca memnun olduğunu söyleyen Özel, “Sayın Genel Başkan katkı sağlamak isterse eğer, geçenlerde bir söyleşisinde okudum, ‘Bazı davetler oluyor, şimdilik düşünmüyorum’ gibi bir şey söylemişti, ben kendisine uygun gördüğünüz yerde, çevrede birlikte olmak isteriz diye ifade etmiştim. O da ‘Düşüneyim’ demişti, bunda art niyet aramamak lazım. Kemal Bey, herhangi bir yerde kampanyaya bir katkı vermeye niyetlenirse ben inanılmaz mutlu olurum. Aramızda bir soğukluk ya da sürtüşme kesinlikle yok.” diye konuştu.
“SANDIKLARA EN ÜST DÜZEYDE SAHİP ÇIKIYORUZ”
Özel, “İYİ Parti’yle iş birliği sandık güvenliği açısından bizi zaafiyete uğratıyor çünkü bazı yerlerde seçime girmiyorsunuz, orada sandığa görevli veremiyorsunuz. Bizim sandık güvenliği için bir ordumuz var. Geçen seçimde HDP de sandıklarda durdu. Doğu-Güneydoğu sandıkları açısından önemlidir. İstanbul örgütümüz o kadar sandık güvenliği olan bir örgüt. Geçmişte de öyleydi, bugün de öyle. En ufak bir zaafiyetimiz yok. Sandığa katılım oranının düşmesi, en çok seçimde oyların çalındığı ya da partinin sandığa giren oyu koruyamadığı algısı köpürtülerek yükseltiliyor. En ufak şansımızın olduğu her yerde sandıklara en üst düzeyde sahip çıkıyoruz.” diye konuştu.
“CHP’NİN EMEĞİN, EMEKÇİNİN, EZİLENİN YANINDA BİR ÇİZGİDE OLMASI LAZIM”
CHP gibi kitle partilerinde farklı görüşler olabileceğini söyleyen Özel, “Bazıları sağdan gelmiştir, onu savunur; kimi partinin sağ seçmenden oy almak üzere evrilmesini savunur. Herkes fikrini söyler ama en sonunda ister istemez Genel Başkan, partinin genel politikalarına karar veren noktada olur. Ben bütün bu süreçte CHP’nin belli noktalarda nasıl davranması gerektiğini bugünkü tutumumla uyumlu tezlerle hep savundum. Hem dış ilişkilerde etkili bir CHP’nin hem de akrabalarımızla birlikte bölgemizde, Avrupa’da ve dünyada solu tartışan bir CHP’nin ilk adımlarını attık aslında. Ama CHP’nin durduğu yerin ona buna göre değil, kendi doğrusuna göre olması lazım. Bunun da emeğin, emekçinin, ezilenin yanında bir çizgide olması lazım.” şeklinde konuştu.
“ATILMAYAN TWEETLERE, GİDİLMEYEN NAMAZA, VERİLMEYEN TAZİYELERE BAKARAK KANAATİM OLUŞTU”
Sinan Ateş’ cinayesine ilişkin Özel, “Eşini aradım, dedim ki ‘Ben Genel Başkan değildim. Sayın Genel Başkanımız sizinle irtibat halindeydi. Ben CHP’nin Genel Başkanı oldum. Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun tutumunu aynen sürdürüyorum.’ O cinayet, herhangi bir cinayet değil. O cinayetin içinde birtakım kriminal ilişkiler, uyuşturucu bağlantıları var. Sinan Ateş’in parti içindeki siyasi ve liderlik pozisyonu ve buna gitgide artan bir gerilim var. O sırada da bir cinayet işleniyor. Teknoloji bu haldeyken, elde şüpheliler ve ifadeler varken bir savcıyı rahat bırak çorap söküğü gibi çözerler. Atılmayan tweetlere, gidilmeyen namaza, verilmeyen taziyelere bakarak kanaatim oluştu benim.” ifadelerini kullandı.
Özgür Özel belediyelere kayyum atanmasına ilişkin şunları söyledi:
-Manisa’da Manisalılar, Osmaniye’de Osmaniyeliler, Rize’de Rizeliler belediye başkanı seçebiliyorlar ama Diyarbakır’da Diyarbakırlılar yerel yönetici seçemiyorlar. Seçiyorlar, ardından tak diye kayyum atanıyor ve özellikle de Diyarbakır’da Selçuk Bey (Mızraklı) milletvekiliyken temiz kağıdı alıp gelmişti, cerrahtı; şurada oturuyordu, parlamenter faaliyet içerisindeydi. Partisi de en uygun aday olarak Diyarbakır Büyükşehir’e aday gösterdi.
-Bir kez daha temiz kağıdı aldı milletvekili olmasına rağmen. Selçuk Bey seçimi kazandı. O gece soruşturma başlatıp, 19 gün sonra kayyum atayıp, alıp hapse koydular. Siirt meydanında okunan şiirden bir sorun üretip bir siyasi yasak geldi Erdoğan’a.
-Sonra CHP, ‘Siyasi yasaklı birisinin genel başkan olduğu parti en çok oyu aldıysa o kişi Başbakan olmalıdır’ deyip Anayasa değiştirdi sizinle.
-Siirt’teki milletvekilleri birlikte istifa ettirildi, seçimler yenilendi ve o Siirt’ten Recep Tayyip Erdoğan, milletvekili ve Başbakan oldu. Şimdi Siirt kendine bir belediye başkanı seçti. Tayyip Erdoğan, Siirt’in o iradesine kayyum atadı.”
“BÜYÜK İTTİFAKLARLA KAZANDIĞIMIZ ŞEHİRLERİ TEK BAŞIMIZA ELDE TUTMAYA ÇALIŞIYORUZ”
Özel, yerel seçimlerle ilgili şunları dile getirdi:
-Üç tane ikiz bekliyoruz, Denizli-Manisa, Bursa-Balıkesir ve Malatya-Adıyaman. Özellikle Malatya’da bir mucize gibi görülüyordu ama birinci ve ikinci ankete inanmadık, ikinci anketten sonra Veli Ağbaba’yı görevlendirdik.
-İnanılmaz bir kampanya var orada çünkü Veli Ağbaba ve Adıyaman’da Abdurrahman Tutdere, depremden sonra orayı yaşadılar ve iliklerine kadar hissettiler. Bütün anketlerde tuhaf işaretler alıyorduk onlarla ilgili.
-Dediler ki ‘Bu asrın felaketinde asrın mucizesi var.’ Partinin tek başına girdiği son seçimdeki oyu 18, 5 parti ile girdiğimizde oyumuz 21. Veli Ağbaba, bir ankette yüzde 36, bir ankette 32 ölçüldü. AK Parti’yle kafa kafaya yarışıyorlar. Her geçen gün iyiye gidiyorlar. Bu 6 ilden 3-4 il mutlaka kazanılabilecek durumda.
-11 büyükşehiri büyütmeye çalışıyoruz. Büyük ittifaklarla kazandığımız şehirleri tek başımıza elde tutmaya çalışıyoruz.”
“İMAMOĞLU İLE KAN KUSUP KIZILCIK ŞERBETİ İÇTİĞİMİZİ BİLİRİZ”
Özgür Özel, “Ekrem İmamoğlu seçimi bir daha kazanırsa 4’te 4 yapmış olacak. Üçüncü başarısından sonra Ekrem İmamoğlu, anketlerde Erdoğan’ı çok rahat yenen bir görüntüdeydi. Ben öyle bir görüntüyü görürsem Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanı adayı olması için üzerime düşen her şeyi fazlasıyla yaparım. Ekrem Bey o başarıda değilse, bir başkası o başarıyı gösteriyorsa Ekrem Bey bana, ‘Sayın Genel Başkanım macera aramayalım bu arkadaşı aday yapalım, hepimiz de arkasına geçelim’ der. Birbirimizin en zor günlerde nasıl partiyi, ülkeyi düşündüğünü; zaman zaman kan kusup kızılcık şerbeti içtiğimizi biliriz. Eğer Ekrem Bey anketlerde geçen sefer olduğu gibi önde olursa o adaylığı parlatıp Ekrem Beyle bu rejimi değiştirmek gerek. Bunu yapmakta gözümü kırpmam.” ifadelerini kullandı.
]]>“OLAYIN BAŞINDA-SONUNDA NE OLDU?”
Karamollaoğlu’nun sözlerine işaret eden Aydın “Bunun üzerine bazı gazeteler, yazarlar ve siyasiler bir kısım açıklamalar yaptılar. Bendeniz doğrudan bu duruma muttali olan bir kardeşinizim. İşin başında ne oldu? Sonunda ne oldu? Hangi mahkeme hangi kararı verdi? AK Parti hükümetleri ve yetkilileri o dönemlerde ne yaptılar, ne ettiler? Ahmet Necdet Sezer Bey ne yaptı? Cumhuriyet Halk Partisi ne yaptı? Ne etti? Anayasa Mahkemesi bununla ilgili ne dedi? Bütün bunlardan bağımsız olarak o güne ilişkin bir hakikatin altını bir kez daha çizmemiz gerekir” dedi.
“POLİSLER GELDİ, EVİ ÇEVİRDİK”
Aydın, o gün yaşananlara ve bugünkü tartışmaya dair şunları söyledi:
– Genel başkanımızın bir kanalda söylediği husus şudur. İçişleri Bakanlığı’ndan bir kanaldan Erbakan Hocamızın konutuna bir haber gelir. Haber der ki, ‘Erbakan Hoca evi boşaltsın. Evi terk etsin. Polisler Erbakan Hoca’yı alacaklar.’ Bu haber Erbakan Hocamıza söylenince hocamız, ‘Ne münasebet biz suçlu muyuz ki evimizi terk edeceğiz? Geliyorlarsa gelsinler’ dedi. Bunun üzerine bizler 150-200 kişilik bir ekip hazırlandık. Gelecek olan polislere Erbakan Hocamızı teslim etmemek üzerine. Sivil polisler geldi. Erbakan Hocamızın evini çevirdi.
ERDOĞAN’A ‘BU NE HAL’ TEPKİSİ
– Birtakım temaslar sonucunda rahmetli Hasan Kalyoncu Bey, Tayyip Bey’e üslubu nasılsa ama sert bir üslupla, ‘Bu ne haldir’ der. Birtakım sözlerden sonra Tayyip Bey, polisleri Erbakan hocamızın etrafından, çevresinden çeker. Olay budur. Ama esas altı çizilmesi gereken ve anlaşılması gereken nokta şudur. Şimdi de bir sürü siyasi açıklama yapıyorlar. Bir kısım yazarlar yazıyorlar önünü, arkasını vesaire. Yetmez.
– Hocamızın oğlu da bir açıklama yapmış. Bunun üzerine bunu söylüyorum. Erbakan Hocamızın meşhur bir sözü var. Macunlama diye. Hocamızın oğlu da bir macun çekmiş. Olay şudur. Erbakan Hocamızın evinin çevresinden polisleri çekme iradesi, o polislerin gelmesine de engel olabilirdi. Güya o dönem iktidarın gücünü pekiştirmediği zamanmış. FETÖ unsurları bunu yapmış. Esas macun burası. Yazık, günah. O tarihlerde FETÖ’yle AK Parti, FETÖ’yle iktidar, can ciğer kuzu sarması değiller miydi?
– O günlerde bütün operasyonları beraber bu millete çekmiyorlar mıydı? Ergenekon ve Balyoz operasyonları başta olmak üzere bütün her şeyi beraber kotarmıyorlar mıydı? O günün büyük yanlışını 17-25 sonrası oluşan algı üzerinden macunlamak sağlıklı bir ruh halinin yansıması değildir.
KARAMOLLAOĞLU NE DEMİŞTİ?
Karamollaoğlu, bahsettiği olayla ilgili şunları söylemişti:
– Erbakan Hoca 2006’da hapse mahkum olduğunda, polisle evini kuşattırdı hapse attırmak için büyük bir gayretin içine girdi. AK Parti’nin kuruluşunda Tayyip Bey’e destek veren (Hasan) Kalyoncu, bizim de eski il başkanımızdı. Tayyip Bey’e, ‘Böyle yaparsan burayı senin başına yıkarım. Seni siyaseten yaşatmam’ dedi. Onun üzerine Tayyip Bey, ev hapsine çevrilmesini sağladı. Sonra da Gül’ün affıyla Erbakan hoca Saadet’in başına geçebildi.
]]>MEHMET AKİF ERSOY KİMDİR?
Fatih’te 20 Aralık 1873’te dünyaya gelen Ersoy’un babası Fatih Medresesi müderrislerinden İpekli Mehmet Tahir Efendi, annesi ise Emine Şerif Hanım’dı. Eğitim hayatına Fatih’te Emir Buhari Mektebinde dört yaşındayken başlayan Mehmet Akif, yaklaşık iki yıl sonra Fatih İptidasine geçti. İlkokul tahsilini tamamlayan milli şair, 1882’de Fatih Merkez Rüştiyesinde eğitimine devam etti. İstiklal Şairi, rüştiye mektebinde 3 yıl geçirdikten sonra mülkiye mektebinde eğitim hayatını sürdürdü. Babasının vefat etmesi ve evlerinin yanması sonucu zor günler geçiren Mehmet Akif, ailesinin geçimini sağlamak üzere mülkiye mektebindeki eğitimini bırakıp veteriner yüksekokuluna girdi.
BİRİNCİLİKLE MEZUN OLDU
Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi’ni birincilikle tamamlayan Mehmet Akif Ersoy, Orman ve Ma’adin ve Zira’at Nezareti fen heyetinin, baytarlık işlerine bakan beşinci şubesine müfettiş muavini olarak atandı. Tophane-i Amire veznedarı Mehmet Emin Bey’in kızı İsmet Hanım ile 1894’te evlenen Mehmet Akif’in Cemile, Feride, Suad, İbrahim Naim, Emin ve Tahir isimlerinde 6 çocuğu dünyaya geldi. 19 yaşındayken ilk şiiri Destur’u yazan Ersoy’un 1893 ve 1894’te Hazine-i Fünun Dergisi’nde gazelleri, 1895’te de Mektep Mecmuası’nda Kur’an ve Hitab adlı şiiri yayımlandı.
1900’lü yılların başına kadar gazetelere ve dergilere şiirler gönderen Mehmet Akif, “Sa’di” mahlasını kullandı. 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra Sırat-ı Müstakim dergisinin başyazarı olan milli şair, 24 Kasım 1908’de aralarında Ahmet Mithat Efendi, Namık Kemalzade Ali Ekrem ve Tevfik Fikret gibi döneminin öne çıkan isimlerinin de yer aldığı Darülfünun Edebiyat Şubesi birinci sene “Edebiyat-ı Osmaniye” muallimliğine tayin edildi. Mehmet Akif’in 1911 yılı nisan ayında dergide yayımlanan şiirlerinin yer aldığı Birinci Safahat basıldı. Dergi, Ersoy’un, dönemin Harbiye Nazırı Mahmud Şevket Paşa’yı yerdiği gerekçesiyle örfi idarece kapatıldı.
ŞİİRLERİNİ SAFAHAT’TA TOPLADI
Şiirlerini 7 kitap halinde “Safahat” isimli eserinde toplayan Ersoy, 1911’de yazdığı ilk bölümde Osmanlı toplumunun meşrutiyet dönemini, 1912’de yazdığı “Süleymaniye Kürsüsünde” Osmanlı aydınlarını kaleme aldı. Ersoy, “Halkın Sesleri” adlı üçüncü bölümü 1913’te yazarken, “Fatih Kürsüsünde” isimli eserini ise 1914’te kaleme aldı. 1917’de “Hatıralar” ile I. Dünya Savaşı hakkında görüşlerini anlatan Ersoy, 1924’te kaleme aldığı “Asım”ın ardından 7. bölüm olan “Gölgeler”i 1933’te yazdı. Milli şair, ayrıca Türk milletinin hürriyet mücadelesi için yazdığı “İstiklal Marşı”nı ise “Safahat” eserine koymadı. “Kur’an’dan Ayet ve Hadisler” ile “Mehmet Akif Ersoy’un Makaleleri” adlı çalışmaları ise vefatının ardından okunabildi. Arabistan’a 1917’de görevli olarak giden Mehmet Akif, 1918’de İstanbul’da kurulan Darul-Hikmet-i İslamiye Cemiyeti’nde başkatip olarak çalışmaya başladı. “Asım’ın Nesli”ne Eylül 1919’da başlayan Ersoy, 1924 yılına kadar şiiri yazmaya devam etti.
VATAN MÜCADELESİ İÇİN ANADOLU’YA GİTTİ
Milli mücadeleye desteğini artırmak için Anadolu’ya giden şair, Ankara’ya izinsiz gittiği gerekçesiyle Darul-Hikmet-i İslamiye Cemiyeti’ndeki görevinden azledildi. Ankara’ya giden Mehmet Akif Ersoy, Mustafa Kemal Atatürk’ün istediğiyle 5 Haziran 1920’de Burdur milletvekili seçildi. İstiklal mücadelesinde Anadolu’da etkili olan Akif’in, Kastamonu’daki Nasrullah Camii’nde verdiği vaazı basılarak diğer illere ve cephelere dağıtıldı. Taceddin Dergahı’na yerleşen 48 yaşındaki Mehmet Akif Ersoy, İstiklal Marşı’nı burada yazdı. 500 lira ödüllü İstiklal Marşı yarışmasına katılmayan milli şair, Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Beyin ricası ve arkadaşı Hasan Basri Beyin teşvikiyle yazmaya başladı. İstiklal Marşı 17 Şubat’ta Sırat-ı Müstakim ve Hakimiyet-i Milliye’de yayımlandı. Bakan Hamdullah Suphi Bey tarafından mecliste okunan İstiklal Marşı, ayakta alkışlandı. İstiklal Marşı 12 Mart 1921’de “Milli Marş” olarak kabul edilirken, Ersoy kendisine ödül olarak takdim edilen 500 lirayı hayır kurumuna bağışladı. Abbas Halim Paşa’nın davetiyle 1923’te Mısır’a giden Mehmet Akif, Kahire Üniversitesi’nde Türk Edebiyatı dersleri verdi. Milli şair, Abbas Halim Paşa’nın vefatından sonra rahatsızlanmasının ardından 1935 yılında Lübnan’a gitti. Lübnan’da sıtmaya yakalanan Mehmet Akif 1936’da Antakya’ya geldi. Sonrasında İstanbul’a dönen istiklal şairi, Abbas Halim Paşa’nın Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’na yerleşti.
Nişantaşı’nda tedavi gören Mehmet Akif, 27 Aralık 1936’da Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’ndaki dairede 63 yaşındayken hayata gözlerini yumdu. Mili Şair Mehmet Akif Ersoy’un Edirnekapı Şehitliği’nde bulunan kabri ve Ankara’dayken yaşadığı, sonrasında da müzeye çevrilen Taceddin Dergahı binlerce kişi tarafından ziyaret ediliyor. Doğum tarihi 20 Aralık, vefat tarihi ise 27 Aralık olan Ersoy, “20-27 Aralık Mehmet Akif Ersoy’u anma Haftası” dolayısıyla da çeşitli etkinliklerle yad ediliyor.
]]>Eğitim hayatına Fatih’te Emir Buhari Mektebinde dört yaşındayken başlayan Mehmet Akif, yaklaşık iki yıl sonra Fatih İlkokulu’na geçti. İlkokul tahsilini burada tamamlayan milli şair, 1882’de Fatih Merkez Rüştiyesinde eğitimine devam etti.
İstiklal şairi, rüştiye mektebinde 3 yıl geçirdikten sonra, mülkiye mektebinde eğitim hayatını sürdürdü.
Babasının vefat etmesi ve evlerinin yanması sonucu zor günler geçiren Mehmet Akif, ailesinin geçimini sağlamak üzere mülkiye mektebindeki eğitimini bırakıp veteriner yüksekokuluna girdi.
İlk şiiri 19 yaşında yayımlandı
Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi’ni birincilikle tamamlayan Mehmet Akif Ersoy, Orman ve Ma’adin ve Zira’at Nezareti fen heyetinin, baytarlık işlerine bakan beşinci şubesine müfettiş muavini olarak atandı.
Tophane-i Amire veznedarı Mehmet Emin Bey’in kızı İsmet Hanım ile 1894’te evlenen Mehmet Akif’in Cemile, Feride, Suad, İbrahim Naim, Emin ve Tahir isimlerinde 6 çocuğu dünyaya geldi.
İlk şiiri Destur’u 19 yaşındayken yazan usta edebiyatçının 1893 ve 1894’te Hazine-i Fünun Dergisi’nde gazelleri, 1895’te de Mektep Mecmuası’nda Kur’an ve Hitab adlı şiiri yayımlandı.
Mehmet Akif Ersoy, “Sa’di” mahlası ile 1900’lü yılların başına kadar gazetelere ve dergilere şiirler gönderdi.
2. Meşrutiyet’in ilanından sonra Sırat-ı Müstakim dergisinin başyazarı olan milli şair, 24 Kasım 1908’de aralarında Ahmet Mithat Efendi, Namık Kemalzade Ali Ekrem ve Tevfik Fikret gibi döneminin öne çıkan isimlerinin de yer aldığı Darülfünun Edebiyat Şubesi birinci sene “Edebiyat-ı Osmaniye” muallimliğine tayin edildi.
Ersoy’un dergide yayımlanan şiirlerinin yer aldığı Birinci Safahat, 1911’in nisan ayında basıldı. Dergi, Ersoy’un, dönemin Harbiye Nazırı Mahmud Şevket Paşa’yı yerdiği gerekçesiyle örfi idarece kapatıldı.
Şiirlerini “Safahat”ta topladı
Şiirlerini 7 kitap halinde “Safahat” isimli eserinde toplayan Ersoy, 1911’de yazdığı ilk bölümde Osmanlı toplumunun meşrutiyet dönemini, 1912’de yazdığı “Süleymaniye Kürsüsünde” Osmanlı aydınlarını kaleme aldı.
Milli şair, “Halkın Sesleri” adlı üçüncü bölümü 1913’te yazarken, “Fatih Kürsüsünde” isimli eserini ise 1914’te kaleme aldı.
I. Dünya Savaşı hakkında görüşlerini 1917’de yazdığı “Hatıralar” eserinde işleyen Ersoy, 1924’te “Asım”ı, 1933’te ise 7. bölüm olan “Gölgeler”i okuyucuyla buluşturdu.
Milli şair, Türk milletinin hürriyet mücadelesi için yazdığı “İstiklal Marşı”nı “Safahat” eserine koymadı.
“Kur’an’dan Ayet ve Hadisler” ile “Mehmet Akif Ersoy’un Makaleleri” adlı çalışmaları ise vefatının ardından okunabildi.
Arabistan’a 1917’de görevli olarak giden Mehmet Akif, 1918’de İstanbul’da kurulan Darul-Hikmet-i İslamiye Cemiyeti’nde başkatip olarak çalışmaya başladı. “Asım’ın Nesli”ne Eylül 1919’da başlayan Ersoy, 1924’e kadar şiir yazmaya devam etti.
Vatan mücadelesi için Anadolu’ya gitti
Milli mücadeleye desteğini artırmak için Anadolu’ya giden şair, Ankara’ya izinsiz gittiği gerekçesiyle Darul-Hikmet-i İslamiye Cemiyeti’ndeki görevinden azledildi.
Ankara’ya giden Mehmet Akif Ersoy, Mustafa Kemal Atatürk’ün isteğiyle 5 Haziran 1920’de Burdur milletvekili seçildi.
İstiklal mücadelesinde Anadolu’da etkili olan Akif’in, Kastamonu’daki Nasrullah Camii’nde verdiği vaazı basılarak diğer illere ve cephelere dağıtıldı.
Mehmet Akif Ersoy, 48 yaşında Taceddin Dergahı’na yerleşti ve İstiklal Marşı’nı burada yazdı. 500 lira ödüllü İstiklal Marşı yarışmasına katılmayan milli şair, Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Beyin ricası ve arkadaşı Hasan Basri Beyin teşvikiyle yazmaya başladı.
İstiklal Marşı 17 Şubat’ta Sırat-ı Müstakim ve Hakimiyet-i Milliye’de yayımlandı. Bakan Hamdullah Suphi Bey tarafından mecliste okunan İstiklal Marşı, ayakta alkışlandı. İstiklal Marşı 12 Mart 1921’de “Milli Marş” olarak kabul edilirken, Ersoy kendisine ödül olarak takdim edilen 500 lirayı hayır kurumuna bağışladı.
Abbas Halim Paşa’nın davetiyle 1923’te Mısır’a giden Ersoy, Kahire Üniversitesinde Türk Edebiyatı dersleri verdi.
Milli şair, Abbas Halim Paşa’nın vefatından sonra rahatsızlanmasının ardından 1935’te Lübnan’a gitti. Lübnan’da sıtmaya yakalanan Mehmet Akif 1936’da Antakya’ya geldi.
Sonrasında İstanbul’a dönen istiklal şairi, Abbas Halim Paşa’nın Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’na yerleşti.
Nişantaşı’nda tedavi gören Mehmet Akif, 27 Aralık 1936’da Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’ndaki dairede 63 yaşında hayata gözlerini yumdu.
Mili Şair Mehmet Akif Ersoy’un Edirnekapı Şehitliği’nde bulunan kabri ve Ankara’dayken yaşadığı, sonrasında da müzeye çevrilen Taceddin Dergahı binlerce kişi tarafından ziyaret ediliyor.
Doğum tarihi 20 Aralık, vefat tarihi ise 27 Aralık olan Ersoy, “20-27 Aralık Mehmet Akif Ersoy’u anma Haftası” dolayısıyla da çeşitli etkinliklerle yad ediliyor.
]]>