Bilgehan Demir’den büyük iddia: Muhammed Ali madalyasını nehre atmadı
– Yarım asır sonra ortaya çıkın gerçek
– Efsanevi boksör Muhammed Ali’nin yaşamını ve etki ettiği 1001 hayatı yerinde yaptığı araştırmalar sonucu kaleme alan Bilgehan Demir, ezberleri bozduğu ‘Kayıp Madalyon’ kitabında tüm gerçekleri yazdı
‘Madalyasını nehre attığı iddiası bir senaryo’
‘Heykeli dikilen köle dedesi tarihin en büyük kahramanlarından biri ama bunu Muhammed Ali asla öğrenemedi’
Gürsoy OLCA- Sacit GÖNCÜ/ İSTANBUL, – UZUN yıllar spor medyasında çalıştıktan sonra özellikle dövüş sporlarıyla ilgili anlattığı maçlar ve dünyanın dört bir yanında gerçekleştirilen organizasyonlarda dikkatleri üzerine çeken Bilgehan Demir son olarak dünya spor tarihinde iz bırakan efsanevi boksör Muhammed Ali’nin hayatını kitaplaştırdı. 5 yıl süren araştırmalarının sonrasında efsanevi boksör Muhammed Ali’nin yaşamını ve onun etki ettiği 1001 hayatı, ABD’de yaptığı araştırmalar sonucu kaleme alan gazeteci yazar Bilgehan Demir, ‘Kayıp Madalyon’ kitabında bilinen tüm ezberleri bozuyor.
Demir, Muhammed Ali’nin boksa başlamasında ve şampiyon olmasında önüne çıkan tüm engelleri, Müslümanlığı seçmesinin gerçek sebebi ile birlikte protest tavırlarıyla nasıl siyasi bir figüre dönüştüğünü ve özel yaşamı ile ilgili bilinmeyen ya da yanlış bilinen onlarca ezberi kitabında işledi. Bu konulardan biri de kitaba da ismini veren, ünlü boksörün bir restorana alınmayınca altın madalyasını Ohio nehrine atma olayı. Demir, DHA Spor’a yaptığı özel açıklamalarla, Muhammed Ali’nin hayatındaki bu ve benzeri sansasyonel olaylara ışık tutuyor ve bu konularda çarpıcı iddialar ortaya koyuyor.
Çocukluğundan bu yana sert mahalle ortamlarında büyümesinin de etkisiyle dövüş sporlarına gönülden bağlandığını belirten Bilgehan Demir, ring sporları yayıncılığıyla ise 2006 Kasım ayında tanışmasını ” Japonya’daki K-1 Kick Boks gecelerini yayınlamaya başladığımız andan itibaren ben de çok büyük bir heyecan uyandırdı. O ihtişam beni peşinden sürükledi” cümleleriyle anlattı.
Muhammed Ali efsanesini duyduğu günden itibaren Ali’nin kendisinde ciddi bir ilgi oluşturduğunu söyleyen Demir bu konudaki en önemli etkiyi ise şöyle aktardı: “Muhammed Ali’ye olan ilgimi aslında 2008 yılında onun hayatını anlattığım kısa bir VTR ile göstermiştim. Bu kaseti yayın yaptığım ulusal televizyonda herkese izlettim. Sonra da 17 Ocak 2019’da kendi yaptığım stüdyo programda Muhammed Ali’nin doğum gününü canlı yayında pasta keserek kutladım. Bunlar beni Muhammed Ali’ye iyice bağlamıştı”
‘KAYIP MADALYON’ FİKRİ NASIL DOĞDU?
Muhammed Ali’nin 2016 yılında vefat ettiği dönemi “Televizyon kanalları ama aklınıza ne gelirse, neredeyse hava durumunda bile Muhammed Ali konuşuluyordu. Böyle bir dönemde ekranda konuşan kişiler ne Ali’nin maçlarını anlatan Orhan Ayhan’dı, ne de boks yayınları ile reyting rekorları kıran Bilgehan Demir’di” diyerek hatırlatan Demir “Ekranda hep futbol muhabirleri, boksla alakası olmayan siyasi yazarlar, Muhammed Ali’yle belki de hiç ilgisi olmayan insanların Ali’yi konuşmasını televizyonda izlediğimde, kendi kendime ‘Ben neden yokum, neden benim fikirlerim sorulmuyor?’ diye düşündüğümde ‘Demek ki eksiksin Bilgehan daha fazla çalışman gerekiyor” dedim ve ufaktan araştırmalara başladım” ifadelerini kullandı.
Bunun üzüntüsünün ardından çok büyük araştırma içine girdiğini ve Muhammed Ali’yi araştırmaya başladığını belirten Demir Kitap fikrinin ortaya çıkışını şöyle anlattı: “Araştırmaya başladığımda başta ekranda Ali ile ilgili konuşan kişilerin ve kendimin Muhammed Ali’yle ilgili pek bir şey bilmediğini fark ettim. Hatta Ali hakkında kitap yazan yabancı yazarların da sürekli birbirleri ile çeliştiğini farkettim. Sonra Amerika Birleşik Devletleri’ne defalarca seyahatte bulundum. Ali’nin ailesiyle, menajerleriyle işin içinde olan birçok kişiyle röportajlar yaptım, sonra Muhammed Ali’yle ilgili yazılmış bütün eserleri, neredeyse tüm kitapları ve makaleleri okudum. Arkasından da dedim ki; çok büyük karmaşa ve kopyala yapıştır var. Bir kitabın yazdığını bir kitap, öbür eserin yazdığını öbür makale yalanlıyor. Bunların hepsini ortadan kaldırmam lazım dedim ve FBI dosyalarını deşifre ettirdim. 80 yıllık Amerikan gazete ve dergi arşivini bu 5 yıllık zaman diliminde taradım. Kütüphaneleri gezdim. Ardından da tüm karmaşayı ortadan kaldırarak gerçek Muhammed Ali’yi, işte bu kayıp madalyon kitabını ortaya çıkardım. Herkes şunu diyebilir. Tüm dünya bilmezken sen nasıl biliyorsun? Evet ben biliyorum. Çünkü herkesten daha fazla araştırdım. ve herkesten daha fazla belge sunuyorum. Bunu başaran bir Türk olduğu için herkesin övünmesi lazım. Yabancı biri yazsaydı bu kitabı o zaman herkes vay be derdi! Ama bizden biri araştırınca küçük düşürülmemeliyim. Desteklenirsem tüm dünya büyük efsaneyi her detayı ile daha iyi tanıyacak. Kimse merak etmesin ben Muhammed Ali’nin efsaneliğinden toz bile alamam. Ali neyse onu yazdım. Onun yaşadığı yaşattığı büyük kahramanlıkları da okuyacaksınız. Yanlış bilinen tüm gerçekleri de”…
‘MADALYASINI NEHRE ATTIĞI İDDİASI BİR SENARYO’
İnkılap yayın evine bağlı Gutenberg’den çıkan ve 2025’te İngilizce olarak da basılacak olan kitabın farkını ve içeriği kaynakları ile ortaya koyan Bilgehan Demir ABD’ye defalarca giderek deliller topladı. Muhammed Ali’nin eşi Khalilla Ali ile Miami’de buluşarak efsane boksör hakkında bilgiler alan Bilgehan Demir karşısına çıkan yanlış bilgileri ise şöyle anlattı: “O kadar büyük yanlışlar var ki, hatta Muhammed Ali’nin kendisinin anlattığı yanlışları bile düzelttik. Nasıl mı? Anlatayım! Çünkü Ali’nin bizzat kendisinin 1975’te çıkarmış olduğu ‘My Own Story’ ‘Benim Hikayem’ adlı kitabının içeriklerinin önemli bir kısmının senaryo olduğunu fark ettim, başta da madalyasını nehre attığı iddiası. Muhammed Ali’nin nehre attığını iddia ettiği madalyanın nerede olduğunun izini sürmeye başladım. Sonuç itibarıyla ‘Kayıp Madalyon’ kitabımda ben Muhammed Ali’nin madalyasını Ohio Nehri’ne atmadığını ispatlıyorum”
‘KİTABIN KALBİ MADALYA’
Kayıp Madalyon kitabının önce Türkiye’de çıkmasının nedeninin kendisinin Türk olmasına bağlan Demir kitabının önümüzdeki yıl ‘Lost Medal’ adıyla ABD’de de çıkacağının bilgisini verdi. Gazeteci-Yazar Bilgehan Demir kitabının isminin nasıl çıktığını ise “Kitap ismini kendi kendine verdi, kitabı yazarken isim kendiliğinden ortaya çıktı. Bir baktık kitabın kalbi madalya olmuş. Madalya nerede? Kayıp! O zaman ‘Kayıp Madalyon’ olsun dedim ve ismi böyle çıktı” şeklinde anlattı.
Madalyanın izini sürmek için Louisville’e giden ve Muhammed Ali’ye siyahi olduğu gerekçesi ile servis yapmayan 1881’de kurulmuş ve halen faaliyette olan o restoranı bulan Bilgehan Demir madalya olayının hikayesini şöyle aktardı: ‘İddiaya göre Muhammed Ali, olimpiyatlardan döndükten sonra altın madalyasıyla bir restorana gidiyor ve onu siyahi olduğu gerekçesiyle oradan kovuyorlar. O da ‘Koskoca Amerika Birleşik Devletleri için ben madalya kazanmışım, altın madalya kazanmışım, bana bir yemek bile servis etmiyorsunuz’ diye çıkartıyor ve madalyasını hemen yakınlardaki Ohio Nehri’ne atıyor. Peki olay gerçekten de böyle miydi? Ben o restoranı buldum ve gizli kamera ile içeri girip yemek yemek istedim. Beyaz biri olarak beni de almadılar. Çünkü o restorana giriş üyelikle. Üyeliği olmayan hiç kimse o lüks ötesi restorana giremiyor. Siyahi de olsan, beyaz da olsan, sarı da olsan kahverengi de olsan ne renk olursan ol, almıyorlar. Bunun renkle bir alakası olmadığını orada bizzat kendim içeri girmeye çalışarak test ettim, 1960’larda içeriye siyahilerin de girebildiğini dair belgeler buldum”
“Peki Muhammed Ali neden böyle bir yalan söylemek zorundaydı! Neden böyle bir şey yazdı kitabında, bu konuyu neden hemen 1960’ta değil de madalyayı atmasından tam 15 yıl sonra ortaya koydu?” Bu durumun kafasını çok kurcaladığını söyleyen Demir, madalyanın izini bulmaya bunu fark edince soyunuyor. Bilgehan Demir “İşin sırrı senaristte, yazarın bir pembe dizi senaristi olduğunu öğreniyorum. Muhammed Ali’nin madalyası gerçekten de kayıp. Bunu kitapta bir detaya bağlamak isteyen yazar Madalya’nın nehre atılması hikayesini restorana alınmamasına bağlayınca kıyamet kopuyor. Ama yaşadıkları süre boyunca bunun bir gerçek olduğu savunuluyor. Ancak ben bunun bir senaryo olabileceğini düşünerek madalyanın izini sürmeye başlıyorum ve konuyu neticelendirene kadar da peşini bırakmıyorum” ifadelerini kullandı.
Yıllar süren araştırma sonrasında ‘Kayıp Madalyon’ kitabı o madalyanın nehre atılmadığını şahitler, röportajlar ve belgeler eşliğinde sayfalarına taşıyor. Yazar Bilgehan Demir bütün verileriyle bütün araştırmalarıyla Muhammed Ali’nin bahsettiği, ‘Ben madalyamı nehre attım’ sözünün bir senaryodan oluşup oluşmadığına çok net bir cevap veriyor.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>KAYSERİ’de evli ve 4 çocuk babası Yaşar Gülcü (67), 42 yıldır tarihleri 200-500 yıl arasında değişen farklı kitaplar ile Kur’an-ı Kerimleri ciltleyip, onarıyor. Gülcü, ” Kayseri’de benden başka eski kitap tamir eden yok. Olsa iyi olurdu ama merak eden yoktur. Sevdiğim için bu işi yapıyorum” dedi.
Kayseri’de yaşayan Yaşar Gülcü, okulu bıraktıktan sonra sanayide çırak olmaya başladı. Sanayideki işini beğenmeyen Gülcü, 6 ay sonra kentteki bir matbaada ciltçi olarak işe başladı. 15 yaşından beri Kayseri’de ciltçilik yapan, evli ve 4 çocuk babası Gülcü, 42 yıldır tarihleri 200-500 yıl arasında değişen farklı kitaplar ile Kur’an-ı Kerimleri ciltleyip, onarıyor. Şehrin tek ciltçisi olan Gülcü, işletmesine getirilen kitapların arasında tarih kitaplarını görünce sevindiğini belirterek, “Ortaokulu bırakıp, ciltçiliğe başladım. Bu işi, 42 senedir yapıyorum. Eskiden çok cilt yaptıran olurdu ama şimdi azaldı. Bilgisayar çıktığından dolayı azaldığını düşünüyorum. Bu işe 15 yaşında başladım. Okulu bırakınca önce sanayiye gittim. Sanayiyi sevmedim. Oradan matbaaya geldim. Matbaada cilt işi vardı. Askere gitmeden yaptım. Askerden gelince devam ettim” dedi.
‘MUTLU OLUYORUM’
Kitapları çok sevdiğini belirten Yaşar Gülcü, “Kitapları sevdiğim için ciltliyorum. Bu işe elimden geldiği kadar, ömrüm yettikçe devam etmek istiyorum. Tarih kitapları geldiğinde severek yapıyorum. Bu kitaplar önemli olduğu için zarar görmüş halde kaybolmasını istemiyorum. Eski kitaplar geliyor. 100- 200 yıllık tarih kitapları, Kur’an’ı Kerimler ve Osmanlıcalar geliyor. Onları ciltleyerek müşterilerime veriyorum. Cilt yaptığım için çok mutlu oluyorum. Bu kitapları müşterilerimize yenilenmiş halde verip, kütüphanelerine kazandırmak istiyorum” diye konuştu.
‘MESLEĞİMİZ YOK OLMAK ÜZERE’
Teknolojinin gelişmesi ile birlikte kitapların eski değerini görmediğini kaydeden Yaşar Gülcü, “Meslek yok olmak üzere. Bu kitaplardan yapan yok. Gençler şimdi hazır alıp okuyor. Bilgisayardan, cep telefonundan okuduğu için kitap okuyan da azaldı. Cilt yapan da kalmadı. Bu meslek belli bir zaman sonra yok olacak diye üzülüyorum. Bu kitapların tamiri eskiliğine, dağınıklığına göre eğer az eskiyse 2 gün yoksa 3-4 gün sürüyor. Tamir ediyoruz, eksikleri varsa aynı kitaptan bulup fotokopi çektirip içine renkli ise renkli siyah beyazsa siyah beyaz koyarak, o kitabın eksiğini tamamlayıp 1 hafta içinde yapıp, müşteriye teslim ediyoruz” dedi.
‘SEVEREK BU İŞİ YAPIYORUM’
Yaşar Gülcü, “Kitap tamiri mesleğinin geleceği için üzülüyoruz. Bu işleri yapacak çırak yok. Zaten yaptığımız meblağlarda 1 ayda asgari ücretin yarısı kadar kazanıyoruz. Bununla ev falan geçinmez. Emekli olduğum için bu işi yapıyorum. Hem hobi olarak hem de severek bu işi yapıyorum. Çok büyük bir para kazandırmasa da tarih kitapları, dini kitapları ve Kur’an-ı Kerim yok olmasın diye yapıyorum. İnşallah devam ettiren gençlerden olur ama zor. Para kazanmadığı için bu işi gençlerden yapan kalmadı. Bu işleri yapmaya elimden geldiği kadar gayret ediyorum. Kayseri’de benden başka eski kitap tamir eden yok. Olsa iyi olurdu ama merak eden yoktur. Sevdiğim için bu işi yapıyorum. İnşallah ileride başka tamirciler de çıkar” diye konuştu.
‘KUYUMCU TİTİZLİĞİ İLE KİTAPLARA ÇOK HASSAS DAVRANIYORUM’
Eski kitaplara daha çok emek verdiğini söyleyen Gülcü, şöyle konuştu:
“Bir müşterim 3 tane kitap getirdi. 1 tanesi Osmanlıcaydı. Çok eskiydi ona 2-3 gün emek verdim. Tek tek sıraya dizdim. Forma haline getirip, ciltledim. Bu eski kitapları kıymetli olduğu için deriden ciltliyorum. Eski kitaplara daha çok özen gösteriyorum. Bu mesleğin kaybolmaması için elimden gelen gayreti gösteriyorum. Kitap bana geldiğinde çok dağınık ve eskimiş haldeydi. Özenle kenarından tıraş almadan orijinalliğini koruyarak yeniden ciltledim. 3 gün uğraştım, 4’üncü gün okunur hale getirdim. 200 yılık Osmanlıca bir kitap olduğu için bunun zayi olmasını istemedim. Kuyumcu titizliği ile kitaplara çok hassas davranıyorum. İnce ince işleyip okunur hale getiriyorum.”
Haber-Kamera: Nuray Uzatmaz-Samed Aydın SUN/KAYSERİ,
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Muratpaşa Belediyesi’nin düzenlediği 9. Antalya Edebiyat Günleri, ödül gecesi ile başladı. Türkan ŞorayKültür Merkezi’nde gerçekleşen gecede En İyi Öykü Kitabı ödülü “Ne Yeni Ne Başka” adlı eseriyle Ayşen Işık’a, En İyi İlk Öykü Kitabı ödülü “Kıran Yeli” adlı eseriyle Gülser Kut Arat’a ve Onur Ödülü ise kadın edebiyatının öncülerinden Ayla Kutlu’ya takdim edildi.
Gecede konuşma yapan Başkan Uysal, “iyi kitapların çok az satıldığı bir dönemde” başlattıklarını söylediği Antalya Edebiyat Günlerinin 9’uncu yılına girmesinin önemine vurgu yaptı. Uysal, bunu bir tip ‘direniş’e benzetti.
Türkiye’nin kültür ve sanat alanında yeni bir merkez inşasının arifesinde olduğunu aktaran Uysal, şöyle konuştu:
“Benim sadece çağrım şu. İnsandan yana, bilimsel, düzgün, akli, samimi, sahici, otantik, kişilikli, kimlikli bir sanat için merkez inşa etme konusunda herkesi göreve ve yardıma davet ediyorum. Çünkü bu olmadan diğer kaostan bir demokrasi asla çıkmıyor. Doğrunun, güzelin bir merkezinin inşası önümüzdeki süreçte mutlaka sanatta ve kültürde de toplumların, ülkelerin gündeminde olacak diye düşünüyorum.”
Gecede onur ödülü alan Ayla Kutlu, “Yazarlık çok zor bir iştir gerçekten ama Türk kadını güçlüdür, nihayetinde bir aslan, bir kaplandır” dedi. En İyi Öykü Kitabı ödülünün sahibi Ayşen Işık, “Edebiyat bize yoldaşlık ediyor. Acılarımızı, kederimizi belki kurtaramıyoruz ama. Minnettarım. Öykü kitabıma verilen bu ödül benim için çok kıymetli. Antalya Muratpaşa Belediyesi’nin yaptığı bu etkinlikler, eminim burada bir sürü kişinin hayatlarında fark yaratacak” diye konuştu.
Gülser Kut Arat ise aldığı En İyi İlk Öykü Kitabı Ödülü’ne ilişkin “Ben bu ödülü daha iyi, daha güzel, daha insanca bir yaşama inanan ve bu uğurda kendini feda eden devrimin çocuklarına ve unutamadığım arkadaşlarıma gönderiyorum” ifadelerini kullandı.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>AYDIN’da yaşayan emekli öğretmen Melahat Demirkol Tura (69), en büyük hayali olan annesinin anlattığı hikayeleri derleyerek oluşturduğu ‘Hafız Ali’ kitabının eline ulaşmasından 2 gün sonra hayatını kaybetti. Yaklaşık 10 yıl el yazısıyla yazdığı kitabını ailesi için imzalayamayan Tura’nın, yine el yazısıyla bitirdiği 2’nci kitabı ölüm yıl dönümünde ailesi tarafından bastırılacak.
Aydın’da yaşayan emekli sosyal bilgiler öğretmeni Melahat Demirkol Tura, çocukluğundan bu yana annesi Hatice Demirkol’dan, dedesinin Antalya’nın Akseki ilçesinden Aydın’a göç serüveni ile ilgili hikayeleri dinledi. Tura emekli olduktan sonra kitap hayalini gerçekleştirmek için bu hikayeleri el yazısıyla yazmaya başladı ancak ilk denemeleri, istediği gibi olmadı.
PANDEMİ ARAYA GİRİNCE BASILAMADI
Tekrar yazmaya başlayan Tura’nın el yazısıyla 6 yılda bitirdiği ve ailesinin göçünü anlattığı ‘Hafız Ali’ adlı ilk kitabı, pandemi nedeniyle basılamadı. Bu sırada boş durmayan Tura, Kurtuluş Savaşı öncesini anlatan yeni bir kitap yazdı. 10 yıl süren iki kitabın yazım süresinin ardından Tura, bu yıl ilk kitabını bastırmak istediğini söyledi. Eşi Hüseyin Tura ve kızı Özgün Karadağ’ın yardımlarıyla yazıları, bilgisayar ortamına geçirildi. Yayınevinin kitabı basacaklarını söylemesi ile Tura, heyecanını ailesiyle paylaştı.
MUTLULUĞUNU YAKINLARI İLE PAYLAŞTI
Tanıtımda giyeceği kıyafetini dahi hazırlayan Tura, kitabın eline ulaşacağı günü beklemeye başladı. 11 Temmuz’da basımı tamamlanan ve satışa çıkan kitap, 19 Temmuz’da Tura’nın eline ulaştı. Büyük heyecanla ilk olarak hediye edeceği kitapları imzalayan Tura, en büyük hayalini gerçekleştirmenin mutluluğunu yakınlarıyla paylaştı. Ancak Tura, 21 Temmuz’ta kalp krizi geçirip hayatını kaybetti. Tura’nın ölümüyle büyük şok yaşayan ailesi, kitabını kendileri için imzalamaya fırsat bulamayan Tura’nın hayalini gerçekleştirmeye devam edebilmek için çalışmalara başladı. Aile, Tura’nın yine el yazısıyla yazdığı 2’nci kitabı, ilk ölüm yıl dönümünde bastırmayı planlıyor.
10 YIL NOTLAR ALDI, ELİYLE YAZDI
Kitabın basılması için eşinin çok istekli olduğunu belirten Hüseyin Tura, “Eşimin kitap macerası, dedesiyle ilgili hikayelerini dinleyerek başladı. Farklı okullarda çok uzun yıllar öğretmenlik yaptı. Ancak çocukluğundan bu yana sanatın farklı alanlarına ilgi duyuyordu. Bu hikayelerden çok etkilenmesinden dolayı emekli olunca bu kitabın üzerine yoğunlaştı. 10 yıl boyunca notlar aldı, eliyle yazdı. Aslında kitap daha önce bitti ancak pandemi nedeniyle bastıramadık. Bu yıl kitabın basılması için çok heveslendi” dedi.
‘TANITIMDA GİYECEĞİ KIYAFETİ BİLE HAZIRDI’
Eşinin kitap için çok emek verdiğini söyleyen Hüseyin Tura, “Çalışmaların ardından kitap basıldı. Eşim bu dönemde çok fazla heyecanlandı. Kitabının tanıtımında giyeceği kıyafeti bile hazırdı. Ancak o kıyafeti bugün kızım giydi. Kitap kargoyla eline ulaştıktan 2 gün sonra da kalp krizi sonucunda öldü” diye konuştu.
‘3’ÜNCÜ KİTABI YARIM KALDI NE YAZIK Kİ’
Kitabı okuyanların çok seveceğini söyleyen Özgün Karadağ ise “Annem gibi ben de öğretmenim. Annemin en büyük hayali olan kitabını duyurmaya çalışıyoruz. Kitap aslında annemin dedesinin hem Akseki’de hem Nazilli’de yaşadıklarını anlatıyor. Bu bir seri şeklinde yayınlanacak kitaptı. 2’nci kitapta da Kurtuluş Savaşı öncesi anlatılıyor. 3’üncü bir kitabı daha var, ancak yarım kaldı ne yazık ki. Onu daha sonra derleyip, yayınlatmak istiyorum. 2’nci kitabı seneye annemin ölüm yıl dönümünde yayınlamak istiyoruz” dedi.
‘TEK TESELLİMİZ, ANNEMİN HAYALİNİ GERÇEKLEŞTİREBİLMESİ’
Annesinin aynı zamanda öğrencisi olduğunu söyleyen Karadağ, hikayenin önce anneannesinin tuttuğu notlar ile başladığını belirtti. Daha sonra annesi Melahat Demirkol Tura’nın anneannesinden hikayeler dinlediğini belirten Karadağ, “İlk başta yazmaya başladı, istediği gibi olmadı. Hepsini eliyle kağıtlara yazdı. El yazısıyla yazdıklarını derleyip, kitap haline getirdi. İlk kitabı yazması, 5-6 yılını aldı. Pandemi nedeniyle basılamayınca 2’nci kitabını da eliyle yazdı. Tek tesellimiz, annemin hayalini gerçekleştirebilmesi oldu. Kitap eline geçtikten 2 gün sonra vefat etti. Daha benim kitabımı bile imzalayamadı. Onu mutlu edebilmek için uğraşıyoruz. Bu kitabın sadece yayınlanması değil, dünyada kalıcı olmasını çok istiyordu” diye konuştu.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Acılarla dolu bir çocukluk geçiren Kemal, 3 yaşında bir kaza sonucu sol gözünü kaybetti.
Babasının, evlat edindiği Yusuf tarafından camide namaz kılarken, gözünün önünde öldürülmesi, yazarın yaşamında derin izler bıraktı.
Usta edebiyatçının doğaya, etrafına ve içinde yaşadığı topluma duyduğu ilgi, yaşamındaki en büyük ilham oldu.
Yaşar Kemal, ilkokula gitmeden önce “Aşık Kemal” mahlasıyla ilk şiir denemelerini yaptı ve kaleme aldığı ilk şiiri “Seyhan”, 1939’da Adana Halkevi Dergisi’nde yayımlandı.
“Ağıtlar” adlı ilk kitabı 1943’te yayınlandı
Ortaokula 1941’de başlayan ancak son sınıfta sağlık sorunları ve edebiyata aşırı ilgisinden ötürü yatılı öğrencilik hakkını kaybeden Kemal, ırgat katipliği, memurluk, ırgatlık, inşaat denetçiliği, öğretmen vekilliği ve arzuhalcilik gibi farklı işlerde çalıştı.
Şiirleri 1940’lı yıllarda “Çığ”, “Ülke”, “Millet”, “Kovan” ve “Beşpınar” dergilerinde okurla buluşan yazarın 1940-1941’de Çukurova ile Toroslar’dan derlediği ağıtları içeren “Ağıtlar” adlı ilk kitabı, 1943’te Adana Halkevi tarafından yayımlandı.
Yaşar Kemal, 1946’da askerliğini yaptığı Kayseri’de ilk uzun hikaye kitabı “Pis Hikaye”yi kaleme aldı. 1950’de komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla tutuklanan yazar, bir süre cezaevinde yattı.
İstanbul’a 1951’de taşınan usta yazar, yazarlık serüvenine artık “Yaşar Kemal” imzasıyla devam etme kararı aldı ve 1963’e kadar Cumhuriyet gazetesinde fıkra ve röportaj yazdı.
Yazılarında Anadolu insanının ekonomik ve toplumsal sorunlarını anlatmaya çalışan Yaşar Kemal’in kaleme aldığı “Dünyanın En Büyük Çiftliğinde Yedi Gün” başlıklı röportajı, Gazeteciler Cemiyetince “Özel Başarı Armağanı”na layık görüldü.
Sultan 2. Abdülhamid’in doktoru Jak Mandil Efendi’nin torunu Thilda Serrero ile 1952’de evlenen Kemal, eserlerinin bazılarını yabancı dillere çeviren eşi sayesinde Avrupa’da da tanınmaya başladı.
“Bebek”, “Dükkancı” ve “Memet” adlı hikayelerinin de içinde bulunduğu “Sarı Sıcak” kitabını 1952’de kaleme alan Kemal, kitabında yoksulluk, şiddet, dayanışma, yozlaşma, doğa tutkusu ve insan ile doğa çatışmasını konu edindi.
İnce Memed 40 dilde yayınlandı
Yaşar Kemal’in ilkini 1955’te yazdığı 4 seri halindeki “İnce Memed” romanı, usta yazarın edebiyat serüveninde ayrı bir sayfa açtı.
Kırktan fazla dile çevrilen serinin ilk romanı 1956’da Varlık Roman Armağanı’na, üçüncü romanı ise 1985’te Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü.
Edebiyat hayatının yanı sıra siyasi faaliyetlerde de yer alan Yaşar Kemal, 1967’de çıkarmaya başladığı “Ant” adlı derginin eklerinden biri sebebiyle 18 ay hapse mahkum oldu. Daha sonra bu karar, Yargıtay tarafından bozuldu.
Yazıları ve siyasi etkinlikleri dolayısıyla birçok kez kovuşturmaya uğrayan usta yazar, 1974-1975’te Türkiye Yazarlar Sendikasında Genel Başkan olarak görev yaptı.
Ünlü yazar, eserlerinde sade ve akıcı bir üslup kullanmayı tercih ederken, roman ve öykülerinde çoğunlukla Çukurova’da yaşanan insan dramını işledi.
Yaşar Kemal’in “İnce Memed”in de aralarında bulunduğu 9 eseri beyazperdeye aktarıldı ve birçok eseri tiyatroya uyarlandı. Kitaplarında Anadolu’nun efsane ve masallarından da yararlanan yazar, 1970’ten sonra yazdığı romanlarında ise şehir insanının hayatını ele aldı.
20’den fazla uluslararası ödül aldı
Birçok önemli ödüle değer görülen usta edebiyatçı, 1993’te Kültür ve Turizm Bakanlığı Büyük Ödülü, 2008’de ise edebiyat dalında “Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”nün sahibi oldu.
Yaşar Kemal, “Uluslararası Cino del Duca ödülü”, “Legion d’Honneur nişanı”, “Commandeur payesi”, “Fransız Kültür Bakanlığı Commandeur des Arts et des Lettres nişanı”, “Premi Internacional Catalunya”, Fransa tarafından verilen “Legion d’Honneur Grand Officier rütbesi” ve Alman Kitapçılar Birliğinin verdiği “Frankfurt Kitap Fuarı Barış Ödülü” başta olmak üzere 20’yi aşkın uluslararası ödül de aldı.
İkisi yurt dışında olmak üzere 7 üniversiteden fahri doktora alan yazar, 1973’te Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilerek dünya çapında adından söz ettirdi. Daha sonra birkaç kez daha Nobel’e aday gösterilen Yaşar Kemal, hiçbir adaylığında ödülü alamadı.
Şiir, öykü, roman, anı, röportaj, derleme, söyleşi, deneme, oyun, fıkra, makale ve senaryo gibi birçok edebi türde eser kaleme alan başarılı yazar, Türk edebiyatına 26 roman, 11 deneme, 9 röportaj, 2 öykü ve şiir alanında bir eseri miras bıraktı.
Yaşar Kemal, solunum yetmezliği şikayetiyle tedavi gördüğü hastanede, çoklu organ yetersizliği ve kalp ritim bozukluğu sebebiyle 28 Şubat 2015’te 92 yaşında vefat etti ve Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.
Usta yazarın bazı roman ve eserleri şöyle:
“Demirciler Çarşısı Cinayeti (1974)”, “Yusufçuk Yusuf (1975)”, “Yılanı Öldürseler (1976)”, “Al Gözüm Seyreyle Salih (1976)”, “Kuşlar da Gitti (1978)”, “Deniz Küstü (1978)”, “Yağmurcuk Kuşu (1980)”, “Kale Kapısı (1985)”, “Kanın Sesi (1991)”, “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana (1997)”, “Karıncanın Su İçtiği (2002)”, “Tanyeri Horozları (2002)” “Çıplak Deniz Çıplak Ada / Bir Ada Hikayesi”, “Tek Kanatlı Bir Kuş, 2013”, çocuk romanı “Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca (1977)” destansı roman “Üç Anadolu Efsanesi (1967)”, “Ağrıdağı Efsanesi (1970)”, “Binboğalar Efsanesi (1971)”, “Çakırcalı Efe (1912)”
Röportaj ve denemeleri arasında ise şu eserler yer alıyor:
“Yanan Ormanlarda Elli Gün”, “Çukurova Yana Yana”, “Peri Bacaları”, “Bunların hepsini Bu Diyar Baştan Başa”, “Allah’ın Askerleri”, “Röportaj Yazarlığında”, “Çocuklar İnsandır”, “Ağıtlar”, “Taş Çatlasa”, “Baldaki Tuz”, “Gökyüzü Mavi Kaldı”, “Ağacın Çürüğü”, “Sarı Defterdekiler”, “Ustadır Arı”, “Zulmün Artsın”
]]>Tophane’deki Feyziye Mektebi’nde ilk öğrenimi tamamlayan Şahabettin, Eyüp Askeri Rüşdiyesi’ne başlasa da okulun yıkılması üzerine, Gülhane Askeri Rüşdiyesi’ne devam etti ve askeri liseden 1880’de mezun oldu.
Cenap Şahabettin, kura ile Tıbbiye İdadisi’ne girdi, iki yıl okuduktan sonra Askeri Tıbbiye’nin 5. sınıfına kabul edildi.
Doktor yüzbaşı olarak 1889’da okulu bitiren şair, iyi bir derece ile mezun olduğu için 1890 yılında cilt hastalıkları alanında eğitim görmek üzere devlet tarafından Paris’e gönderildi.
Paris’te dört yıl kalan usta edebiyatçı, döndükten sonra Mersin, Rodos ve Cidde’de karantina hekimliği ve sıhhiye müfettişliği görevlerinde bulundu.
Önce divan şiiri, ardından Batı tarzına yöneldi
Henüz 14-15 yaşlarındayken divan gazellerini taklit ederek şiire başlayan ve ilk şiirlerini okuldayken yazan usta edebiyatçının ilk eserleri, 1885’te Muallim Naci’nin yönettiği “Saadet” gazetesinde yayımlandı.
Şahabettin, “Mekteb”, “Hazine-i Fünun”, “Maarif” ve “Malumat” dergilerinde şekil, içerik ve anlatım bakımından farklı şiir denemelerinde bulundu. Usta şair önceleri Muallim Naci’nin etkisiyle divan şiiriyle ilgilense de daha sonra Recaizade Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hamid Tarhan’dan etkilenerek Batı tarzı şiire yöneldi.
Dönemin önemli edebiyat dergisi “Servet-i Fünun”da şiirleri yayımlanan şair, zamanla Tevfik Fikret ve Halit Ziya Uşaklıgil ile Servet-i Fünun edebiyatının üç önemli isminden biri oldu ve şiirleriyle dönemin edebiyat dünyasında çokça tartışıldı.
Şahabettin, bir süre sonra “Servet-i Fünun” şairlerinden ayrılarak bireysel şiiri tercih etti ve şiirde heceyi müzikle uyumlu kullanmayı savundu.
Şiiri “Sözcüklerle yapılmış resim” olarak tanımlıyordu
Usta şair, Tanzimat’tan sonra Batı edebiyatı tesirinde gelişen Türk şiirinde Abdülhak Hamid’in ardından en büyük yenilikleri yapanlar arasında yer aldı; İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra Meclis-i Kebir-i Sıhhi üyeliği ve Daire-i Umur-ı Sıhhiyye müfettişliği görevlerini üstlendi.
Bir dönem düz yazıya yönelen ve “Tanin”, “Hürriyet”, “Kalem”, “Hak” gazetelerinde makaleler yazan Şahabettin, “Sözcüklerle yapılmış bir resim” olarak tanımladığı şiirde, aşk ve tabiat konularına ağırlık verdi.
Cenap Şahabettin’i, Balkan Savaşlarından sonra birkaç kez Avrupa’ya gönderen “Tasvir-i Efkar” gazetesi, usta kalemin yazılarını, “Avrupa Mektupları” başlığıyla yayımladı.
Hekimlikten 1914’te emekliye ayrılarak Darülfünun’da Türk edebiyat tarihi, Batı edebiyatı ve Fransızca dersleri okutan şair, Birinci Dünya Savaşı yıllarında ise 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa’nın davetiyle Suriye’ye gitti. Şahabettin’in bu gezileri, 1918’de “Suriye Mektupları” adıyla okura ulaştı.
Şahabettin, nesir alanında eserler verdiği gibi tiyatroyla da ilgilendi; 2. Meşrutiyet döneminde hız kazanan tiyatro çalışmalarına katılarak, “Sahne-i Osmaniye” ve “Darülbedayi” gibi toplulukların edebi kurullarında görev aldı.
Kurtuluş Savaşı yıllarında Milli Mücadele’yi küçümseyen sözler sarf ettiği ileri sürülerek, öğrenciler ve diğer bazı hocalar tarafından aleyhinde gösteriler düzenlenen usta şair, 1922’de Ali Kemal, Rıza Tevfik, Hüseyin Daniş ve Barsamyan Efendi’yle üniversitedeki görevinden istifa etmek zorunda kaldı.
Başarılı edebiyatçı, yaşamının son yıllarında yoğun bir şekilde Fransızca-Türkçe sözlük üzerinde çalışsa da, eseri tamamlayamadan, beyin kanaması nedeniyle 12 Şubat 1934’te İstanbul’da vefat etti. Usta şairin cenazesi, Bakırköy Mezarlığı’nda kızı Destine Hanım’ın yanına defnedildi.
Türk edebiyatında şair kimliği ile ön planda olan Şehabettin, Meşrutiyet’in ilanına kadar çoğunlukla şiir yazdı, 1908’den sonra ise nesirler kaleme aldı. 1908 öncesi 179, sonrası sadece 30 şiir yayımlayan yazar, 1908’e kadar 95 makale, bu tarihten sonra ise 903 makalesini okurlarla buluşturdu.
Mustafa Asım Efendi, Muallim Naci ve mahalle komşuları Şeyh Vasfi, çocuk yaşta şiire ilgi duyan Şahabettin’i bu alana çekerek ona ilk şiir bilgileriyle şiir yazma zevkini aşıladı.
Üç isim de dönemlerinde divan edebiyatı geleneğini sürdüren şairlerdendi. Usta şairin kaleme aldığı gazel özelliği bulunan ilk şiiri, 1885’te Saadet gazetesinde yayımlandı.
İlk iki yıl yazdığı 19 şiirin tamamı gazel, çoğu da Şeyh Vasfi, Muallim Naci ve Namık Kemal’in gazellerine yapılmış nazire veya tahmistir. Bu yıllardan sonra Abdülhak Hâmid ve Recâizâde Mahmud Ekrem tesiri daha belirli hale gelir.
Eserleri
Şiir: “Tamat”, “Seçme Şiirleri”, “Bütün Şiirleri”, “Elhan-ı Şita”, “Yakazat-ı Leyliye”
Tiyatro: “Yalan”, “Körebe”, “Küçükbeyler”, “Merdud Aile”
Gezi yazısı: “Hac Yolunda”, “Afak-ı Irak”, “Avrupa Mektupları”, “Suriye Mektupları”, “Medine’ye Varamadım”
Düz yazı: “Evrak-ı Eyyam”, “Nesr-i Harp”, “Nesr-i Sulh”
İnceleme: “William Shakespeare”, “Kadı Burhanettin”
]]>