Bayraktutan, şöyle konuştu:
-İstanbul’a ön yargılı yaklaşım, arazideki olumlu jeolojik gerçekleri görmezlikten gelmenin sonucudur. Depreme hazırlık çalışmalarını da olumsuz etkilemektedir.
-Deprem riskinin yaklaşık 80 kilometre uzunluğundaki Kuzey Anadolu Fay (KAF) segmetinde hareket mekanizmasının değişmesi, doğrultu-atımlı sistemden normal-atımlı hareket tarzına geçmesi, Çınarcık çöküntüsüne doğru akan çok sayıda kompleks heyelanların egemen oluşu, kuvvetli yer hareketinin yön ve büyüklüğünün farklılaşması sonucunu doğurmuştur.
-Bunun da İstanbul’a yansıması, KAF’ın Gerede doğusu ve Silivri batısına göre zayıflamasını sağlamıştır. Türkiye’nin dört bir tarafında olduğu gibi söz konusu İstanbul segmenti üzerinde, 4- 5 büyüklüğünde depremler meydana gelmesi doğaldır.
-İstanbul’da iddia edilen yıkıcı deprem olmayacak. İstanbul’un en büyük şansı, zeminin geoteknik dayanımı yüksek kayalardan oluşmasıdır. Zemin ve eviniz sağlamsa; rahat uyuyabilirsiniz.

‘KAYA ZEMİNİN DEPREM ŞİDDETİNİ AZALTICI ETKİSİ OLACAKTIR’
Kuzey Anadolu Fay (KAF) kuşağında Tatvan’dan Çanakkale’ye uzanan kuşak üzerindeki şehirlerdeki deprem beklentisinin İstanbul’da daha zayıf olduğunu ifade eden Bayraktutan, şöyle konuştu:
-İstanbul’un çok büyük bölümünde yüksek geoteknik dayanımda kaya zeminin varlığı, diğer şehirlerde olmayan çok büyük bir avantajdır. Haramidere Vadisi gibi, dere tabanları ile akarsu deltası gibi sınırlı birkaç alan dışında kaya zeminin deprem şiddetini azaltıcı etkisi olacaktır.
-Kent alanının büyük bölümü kaya zeminden oluşumu, boğazın açığında (Üskudar-Kadıköy) Çınarcık çukurluğu duvarına yaklaşık 20 kilometre mesafede oluşu, İstanbul’un fay kuşağının kuzeyinde ve dışında yükselen blok üzerinde olması, KAF kuşağının körfezin güney kıyısı boyunca uzanan ana fay hattından 40 kilometre uzakta bulunması (Üsküdar-Çınarcık arası) ve yapıların Anadolu’daki binalara kıyasla çok daha iyi teknik hizmet almış olması gibi üstünlüklere sahiptir.
‘SİYASİ MAKSATLI ALGI OPERASYONLARI’
-Ülkemizde Kuzey Anadolu Fay kuşağı içinde doğrudan fayın üzerinde ve alüvyon zeminde gelişen İstanbul dışında birçok yerleşim yerlerimiz var ve alüvyon zeminlere doğru hızla geliştirilmeye de devam edilmektedir.
-Gerçek risk altında bulunan bu şehirlerin kısa sürede sağlam zeminlere dönüştürülmeli, buralar kentsel dönüşümle sonuçlandırılmalıdır.
-Hatta birkaç milyon yapı yıkılacak ve çok yüksek can kaybı rakamları verilmesi, uygulanmakta olan yeni kentleşme stratejisini olumsuz etkileyebilir.
-Öyle ki İstanbul’da çok ağır hasar ve can kaybı yapacak 7.0’inin üstünde bir depremi dört gözle bekleyen ‘Zamanı geldi, yaklaştı, eli kulağında, ayak seslerini duyuyorum, kapıyı çalıyor’ gibi ifadelerle medyayı meşgul eden bir kesim oluşmuştur.
-Bunun altında jeolojik gerçeklerden çok, halkın psikolojisini bozacak hatta panikletecek sonuçlara sebep olan ve karar verici mevkileri yanlış yönlendirecek siyasi maksatlı algı operasyonları bulunmaktadır.
‘KAF’IN ADI GEÇEN BÖLGEDE ETKİNLİĞİNİ KAYBETTİĞİNİ GÖRDÜK’
Türkiye-Yunanistan doğal gaz boru hattının Geoteknik Risk Raporu’nu hazırlaması sırasında, boru hattının 80 kilometrelik deniz geçişinde su altı görüntü çekme ROV cihazı ile çekimler yaparak hem borunun konumu üzerindeki tahribatlar hem de bölgenin heyelanlarını tespit ettiğini vurgulayan Bayraktar, “Pendik-Ambarlı arasında yaklaşık bir metre çapındaki borunun çizgisel olan orijinal konumundan, boğazdan gelip, Marmara’ya çıkan ağır tonajlı gemiler ve tankerlerin çapaları boruya takılan ve zincirlerinin kırılması sonucu boru hattı D-harfi şeklinde heyelanların başlangıcına doğru ötelendiğini tespit ettik. Bu alanın fay kareterinin değişmesi ve çok derin heyelanların oluşması, İstanbul boğazının açılması sonucudur. Bu çalışma sırasında KAF’ın adı geçen bölgede etkinliğini kaybettiğini ve heyelanların egemen olduğunu gördük. Dolayısıyla bu jeolojik yapı, İstanbul deprem riskini önemli ölçüde azaltmaktadır” dedi.

‘BEKLENEN İSTANBUL DEPREMİ DİYE LANSE EDİLİYOR’
Bayraktutan, yıkıcı depremin Marmara Denizi’nin güney kıyısı boyunca uzanan; Gölcük, Yalova, Çınarcık, Gemlik, Bandırma, Mudanya ve Erdek yakınlarından geçen KAF’ın güney branşı üzerinde yaşanacağını söyledi. Bayraktutan, güney hattın Biga Fayı ve Kestanbolu Fayı üzerinden devam ettiğini belirterek, “Kestanbolu Fayı üzerinde jeotermal kaynaklar, volkan çıkışları ve genç kırık yüzeyleri ile deprem riskini artırmaktır. Neden yapılıyor maalesef bilmiyorum; ama İstanbul’a yaklaşık 80-100 kilometre uzaklıkta yaşanan bir depremi bile beklenen İstanbul depremi diye lanse ediliyor” diye konuştu
]]>İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi önderliğinde 8 üniversiteden yaklaşık 30’a yakın bilim insanı, depremin İzmir’de yarattığı hasarın yer bilimsel sebeplerini araştırdı.
Kente 75 kilometre uzakta oluşan depremin niçin daha yakındaki yerler yerine Bornova Havzası’nı daha çok etkilediğini araştırdı.
‘YER BİLİMSEL VERİYE İHTİYACIMIZ VARDI’
İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Mühendislik Fakültesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi ve Deprem Araştırma ve Uygulama Merkez (DAUM) Müdürü Doç. Dr. Ökmen Sümer, çalışmalarla ilgili bilgi verdi.
Daha önce yapılmış bilimsel çalışmalarla durumu anlamaya çalıştıkların belirten Doç. Dr. Ökmen Sümer, şöyle konuştu:
-Şunu gördük. Bornova Havzası dediğimiz yani İzmir Fayı ile ve Bornova Fayı ile sınırlanmış olan Doğu-Batı uzanımlı çöküntü alanındaki yer bilimsel veriler yetersiz. Yani daha önce yapılan bütün literatürdeki çalışmalar, buradaki deformasyonun yani depremin oluşturduğu etkiyi anlamamıza yetmiyor.
-Dolayısıyla bizim daha fazla yer bilimsel veriye ihtiyacımız vardı. Depremden sonra TÜBİTAK bir çağrı yaptı.
-Biz de hemen Dokuz Eylül Üniversitesi olarak harekete geçtik. Bölgede bulunduğumuz için bunun sorumluluğunu da alarak hızlıca proje geliştirdik. 6 ay içerisinde bu proje çıktı. Yaklaşık 2,5 seneden beri çalışıyoruz.
-Projenin sonuçlarını geçen hafta TÜBİTAK’a yükledik. Bu yer bilimsel veriler havzaya uzak ya da yakın konumlu farklı faylarda gelişebilecek deprem senaryolarıyla bilgisayarlar üzerinde simülasyonlara tabi tutulacak.
İLK KEZ YAPILDI
-İzmir Fayı’nın ve Bornova Fayı’nın havza içerisindeki bazı parçalarıyla ilgili veriler yakaladık. Özellikle güneyden gelen Tuzla Fayı’nın ya da Orhanlı Fay Zonu dediğimiz yapısal süreksizliğin havza içerisinde, havzanın altında bazı kolları olabileceğini yakaladık, diyebiliriz. Bu proje öncesi havzanın derininde ne olduğunu bilmiyorduk. Bu projede ortaya çıktı.
-Dünyada belki de böyle bir metropol alanında 8 kilometreye varan uzunlukta sismik yansıma kesitini ilk kez yaptık. Bu çok önemli. Havzanın altında neler olduğunu gördük. Bir nevi röntgenini çektik diyebiliriz.
-Böyle bir metropol alanında Tübitak-MAM ile Dünya’daki en uzun kesitleri aldık. Bornova Havzası’nın altında ne olduğunu ilk defa gördük.
-Daha önce belirlenmemiş fayları tespit ettik. Bu faylar doğrudan tehlikelidir, deprem üretecektir anlamına gelmiyor. Fakat gelecekte oluşabilecek bir depremde, bu fayların ne etkileri olacağını da mutlaka sayısal verileriyle ortaya koymamız gerekiyor dedi.
KIYIDA ETKİLİ OLMASININ SEBEBİ ÇÖKELTİ YOĞUNLUĞU
Sisam Depremi’nin Bornova Havzası’nda etkili olması hakkında da bilgi veren Doç. Dr. Ökmen Sümer, “Havzanın geometrisi kıyı kesimlerine doğru derinleşiyor. Burada havza dolgusunda farklı türde çökeltiler var. Bunlardan özellikle depremde farklı davranış gösteren bölümler kıyı kesimlerinde ve sığ derinliklerde bulunuyor. Kıyıya doğru gerek havza dolgusu kalınlığının artması gerekse kötü zemin özellikleri burada deprem dalgalarının daha fazla etkili olmasını sağlamış. Bu nedenle havzanın daha çok batı bölgeleri etkilenmiş. Ön sonuçlar bunu söyleyebilir” ifadelerini kullandı.
Doç. Dr. Sümer, “Özellikle fayla kontrol edilen havzalar için ilk kez bu kapsamda ve boyutta uygulanan bu projeye benzer bilimsel çalışmaların mutlaka yapılması gerektiğini söyleyerek, Mutlaka önce havza bazında multidisipliner bir perspektifte tüm yer bilimsel özelliklerinin çıkartılması gerekiyor. Sonra mikro bölgeleme sonra kentsel dönüşümdeki mühendislik parametrelerinin yeniden değerlendirilmesi gerekiyor. Bütünü görmeden detaya inmeye çalışmak, bizi zamansal açıdan geriye götürebilir. Bu çok çok önemli” dedi.
]]>Proje çalışmalarında sona geldiklerini dile getiren Prof. Dr. Sözbilir, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) ile imzaladıkları protokol kapsamında 12 ayrı noktaya sistemi yerleştireceklerini ifade etti.
Sistem sayesinde depremin 16 saniye öncesinden bilinebileceğini söyleyen Prof. Dr. Sözbilir,”Üniversitenin öz kaynaklarıyla desteklenen bir projeydi. Mühendislik fakültesinde jeoloji, jeofizik, inşaat, bilgisayar ve elektronik bölümü hocalarından oluşan bir ekip oluşturduk. Bu ekip 3 yıl boyunca çalışıp, projeyi tamamladı. Hem yazılı hem tasarım hem de mekanizma açısından tamamen yerli, yeni bir deprem uyarı sistemi geliştirdik. Geliştirdiğimiz sistemi önümüzdeki aydan itibaren 6 aylık bir deneme sürecine sokacağız. İzmir’de farklı lokasyonlardaki 12 AFAD istasyonuna yerleştireceğimiz bu sistem saniye saniye bize oluşacak depremlerle ilgili bilgi aktaracak” ifadelerini kullandı.

‘DEPREMİ 16 SANİYE ÖNCESİNDEN ÖĞRENEBİLİYORUZ’
Bu sistemin daha önce İstanbul, Bursa, Kocaeli gibi yerlerde kurulduğunu dile getiren Prof. Dr. Hasan Sözbilir, sistemin birçok ilde kurulması gerektiğine dikkati çekip, sözlerini şöyle sürdürdü:
-Deprem erken uyarı sistemleri, diyelim ki 70 kilometre uzaklıktaki bir fay deprem oluşturduğu anda onu algılıyor.
-Mesela Bayraklı ilçesine gelebilecek bir depremi 16 saniye öncesinden öğrenebiliyoruz. Bu sayede insanlara bilgi verilebilir ya da büyük ölçekli yapılarla ilgili önlem alınabilir. Amaç deprem olduğu anda kaynağında yakalamak.
-Fayın bizden ne kadar uzak olduğuna göre depremin geliş süresi değişir. Bu bilginin online ve gerçek zamanlı olarak bilgisayarlara naklini gerçekleştirecek.
‘DEPREM SAYISINDA ARTIŞ YAŞANDI’
Kahramanmaraş merkezli 6 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen yıkıcı depremin ardından 1 yıl içinde yaklaşık 100 bin deprem yaşandığını anlatan Prof. Dr. Sözbilir, “Normal şartlarda Türkiye’de bir yılda ortalama 25 bin tane deprem oluyor. Ama 6 Şubat’tan sonra 1 yıl içerisinde yaklaşık 100 bin tane deprem oldu yani deprem sayısında artış yaşandı. Bu da çok yüksek bir enerjinin açığa çıkması olarak değerlendirilebilir. Bu hareketlilik sürüyor” dedi.

Türkiye genelinde son 100 yılda kırılmayan çok fazla fay bulunduğunu da hatırlatan Prof. Dr. Sözbilir, “Türkiye’de 485 tane faydan sadece 25 tanesi kırıldı. Bu yıl sonunda bir proje başladı. 14 tane üniversiteden 100’e yakın bilim insanı olarak yüzün üzerindeki fayı çalışıyoruz. Aynı anda iki yıl boyunca bu çalışmalar sürecek. Antakya, Ölüdeniz, Cizre faylarında çalışmaya başladım. Onları kesip içine bakacağız. ‘Bu faylar geçmişte ne kadar sıklıkla deprem üretmiş?’, ‘Bundan sonra ne zaman kırılabilir?’ gibi soruların yanıtlarını bulmaya çalışacağız. Deprem tehlikesi düzeyini ölçmeye çalışıyoruz” açıklamalarında bulundu.
İZMİR’DE TUZLA FAYINA DİKKAT ÇEKTİ
İzmir’de son 100 yılda fayların yıkıcı bir deprem üretmediğini de belirten Prof. Dr. Hasan Sözbilir, 17 fayın 6 ile 7.2 büyüklüğünde deprem üretebileceğini kaydetti.
Denizdeki faylardan birinin 30 Ekim 2020’de kırıldığını anlatan Prof. Dr. Sözbilir, “6.9 büyüklüğünde deprem olmuştu ve 117 vatandaşımız yaşamını yitirmişti. ‘Denizdeki hangi faydan kaynaklanan bir depremde ne tür bir tsunami tehlikesine maruz kalabiliriz?’, ‘Hangi kıyılarımızı su basar?’, ‘Bu sular ne kadar içeri girecek?’, ‘O bölgede altyapı stokumuz nasıl?’, ‘Nüfus yoğunluğumuz ne kadar?’ gibi konuları önceden bilmemiz gerekiyor” dedi.
İzmir faylarını kesip inceleme yaptıklarını da söyleyen Prof. Dr. Sözbilir, 5 fayda çalışmaları tamamladıklarını söyleyip “Tuzla Fayı’nın 2 bin yıllık deprem üretme aralığı var. Son depremi de yaklaşık 2 bin yıl önce yaptığı için bu fayın deprem üretme zamanının yaklaştığını söyleyebiliriz. 7’ye varan büyüklükte bir deprem üretme potansiyeli var” ifadelerini kullandı.

‘DEPREM KONUTLARI DEPREMDEN ÖNCE YAPILMALI’
Türkiye’de kentsel dönüşümün 1999 depreminden sonra devreye girdiğini vurgulayan Prof. Dr. Hasan Sözbilir, 2015 yılına kadar gecekonduların yıkılarak yerine bina yapıldığını dile getirerek, “Az nüfusun olduğu binaları değil de çok nüfusun olduğu 1999 öncesi yapılan binalar ekseninde kentsel dönüşümü yapmak lazım. Zemine göre ve nüfus yoğunluğuna göre önceliklendirme yapmak gerekiyor. 6 Şubat depreminde şunu gördük; depremden sonra sağ kalan insanları koyacak yerimiz yok. Çadır, konteyner var ama insanların yaşam kalitesi çok düşüyor. Deprem olmadan önce deprem konutları yapmak gerekir. İzmir’de deprem konutlarını ne kadar arttırırsak, şehir içinde mevcut yapı stokundaki insanları deprem olmadan önce oralara taşırsak deprem olduğunda kentsel dönüşüm kapsamında değerlendirilmesi gereken binalar yıkılır ama içinde insan olmadığı için kimse ölmez. Bu mekanizmanın Türkiye ölçeğinde devreye girmesinde fayda var” diye konuştu.
]]>Konferansta konuşan Bilim Akademisi Üyesi Prof. Dr. Naci Görür, şunları söyledi;
*Depremler, bu coğrafyada yaklaşık 13,6 milyon seneden beri süregelmekte ve hiç kuşkusuz milyonlarca sene daha devam edecektir. Böyle bir coğrafyada topraklarımız var. Topraklarımızın yüzde 90’ına yakını canlı faylarla kesilmiş vaziyette.
*Bu fayların her birinin kendine özgü karakterleri var. Her biri ne kadar büyüklükte, nasıl ve ne zaman deprem üretir? Nereyi, nasıl etkiler? O bölgede depremin şiddeti ne olur? Bunların hepsi, bu fayların özelliklerine bağlı.
*Yapılanmamızla hiç ilgisi yok. Yeryuvarın altındaki dinamikler, yeryüzünde kim yaşıyor bilmez; evleri bilmez. Faylar deprem ürettiği zaman kendi güçleri ile ve o bölgenin karakteristiğiyle etki eder. Üstündeki yapılar eğer uyumluysa; onu belli ölçüde tolere eder, yıkmaz.
*Ama eğer yanlış, ters şeyler yapılmışsa; gözünün yaşına bakmadan yıkar. O bölgede insanları öldürür. Depremlerin hiçbir toleransı, seçeneği yoktur. Yapacağımız her yapıyı, yolu, tüneli, barajı, tüm mühendislik yapılarını yer altının dinamikleri ile uygun, barışık yapmak zorundayız.
“BUNDAN UTANIYORUM”
“Deprem dirençli kent, deprem geldiği zaman depremi minimum hasarla atlatan kent demektir” diyen Prof. Dr. Görür, sözlerini şöyle sürdürdü;
*Her büyük depremde kentlerde birtakım hasarlar görülür ama bu hasarların afet boyutuna çıkması; bizim hatamızdır, yaptığımız yanlıştır. Bu da bizim açımızdan utanılacak bir şeydir.
*Her büyük depremde 10 binler, 50 binler veremeyiz. Aydın, bilimle yönetilen ülkelerde depremlerde bu kadar hasar olmamalıdır. Bir deprem sonucu 10 binleri, 50 binleri toprağa veren bir ülkeye bakışlar hoş değildir. Bundan utanıyorum.
*Bir ülke büyük bir depremde bu kadar insanı, bir gecede toprağa gömüyorsa; o ülke kokuşmuş bir ülkedir, tefessüh etmiş bir ülkedir. Depremleri durduramayız. Kentlerimizi deprem dirençli yapabiliriz. Deprem dirençli yerler, bugünkü bilimle, teknoloji ile yapılabilir.
*Bunu yapabilecek her şeyimiz var. Olmayan, siyasetin iradesidir, halkın gözetim ve denetim görevidir. Eğer insanlarımız talep etmezse, siyaseti zorlamazsa siyasetçi bu işe girmez. Biz de her depremde binlerce insanımızı toprağa veririz. Bu iş böyle gitmez. Bu deprem işini halletmemiz lazım; aksi halde tarihin çöplüğüne atılır, gideriz.
3 KENTE UYARI
Depremin asla zamanla ölçülmeyeceğini aktaran Prof. Dr. Görür, şunları söyledi;
*Zamanı deprem ile karıştırırsanız; en büyük hatayı yaparsınız. Deprem ne zaman olursa olsun, eğer hazırlıklı olmazsak; insanımız ölecek demektir.
*İzmir, bir deprem kenti. M.S. 175-1864 yılları arasında 6-7 şiddetinde depremler var. İzmir’de deprem kaynağı çok ve özellikle İzmir yarımadası üzerinde çok sayıda fay var. Manisa ve Aydın çevresinde faylar mevcut. Burada görülen her fay, 7 ve üzerinde büyüklükte deprem üretebilir ve İzmir’i felç eder.
“DÜŞMANIMIZI TANIMALIYIZ”
İnsanları tehdit eden fayların özelliklerinin bilinmediğini söyleyen Prof. Dr. Görür, “Şimdiye kadar bu özellikleri bilmeden geldik ve çok şanslıyız. Her fay hattının kendine özgü özellikleri var. İlk önce geometrisine bakılmalı. Fayın uzunluğu tespit edilmeli. Ayrıca fayın bazıları dallı budaklı olurken, bazıları paralel olarak yan yana dizilmiş olabiliyor. Bir diğeri derinliğinin tespit edilmesi. Sığ olan fay daha küçük deprem üretirken, derin olan fay büyük depremler üretebiliyor. Ayrıca fay hattının en son ne zaman deprem ürettiği de bilinmeli ki tekrar ne zaman deprem üreteceği öngörülecek. Bu nedenle düşmanımızı tanımalıyız. Bu düşman soteye yatmış ve ne zaman uyanacağı belli değil. Deprem olacağı zaman 100 binlerce insanımızı kaybetmek istemiyorsak; bu fay özelliklerini bilip, önlem almalıyız” diye konuştu.
“İZMİR’DE FAY ANALİZİ ÇALIŞMALARINA BAŞLANDI”
İzmir’de önce fay analizinin yapılması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Görür, “Bugün İzmir’de bu çalışma başladı. ODTÜ’deki arkadaşlarla analizler yapıyor. Fay analizi tespitinden sonra İzmir’in topografyasına bakmak lazım. İzmir’de bazı yerler yüksek, bazı yerler ova ya da çukur. Yüksek olan yerlerin depreme daha dayanıklı olduğuna işaret edilir. Aynı bölgede bazı yerler alçak olurken, bazı yerlerin yüksek olması o bölgede depremlerin meydana geldiğini gösterir. Üçüncüsü; jeolojisini incelemek. Çeşitli üniversiteler, İzmir’in jeolojisini çalışmışlar. ‘Hidrojeoloji’ denilen İzmir’in altındaki su rezervleri, bize problem çıkaran şeylerdir. Eğer zemin altında su varsa, deprem sırasında problem var demektir. Bu su akışların nerelerde kalınlaştıkları, nerede azaldığı ve akış yönleri önemlidir. Killi, sulu zeminler yapılan yollar, binalar ve üst yapılar depremde yıkılmaya mahkumdur. Bugün İzmir’de bunlar da yapılıyor. Jeofizikte özellikle sismoloji parametreleri yapıyoruz” dedi.
“KENT YÖNETİMİNDEKİ YAPILANMA DEĞİŞTİRİLMELİ’
Mikro bölgeleme çalışmalarının İzmir’de yapılan bir hazırlık olduğunu söyleyen Prof. Dr. Görür, sözlerini şöyle sürdürdü;
*Dirençli kent haline gelebilmek için kent yönetimi mikro bölgeleme esaslarına göre yapılmalı. Kent yönetimi ve kent yönetimindeki yapılanma değiştirilmeli. İzmirlileri eğiteceksin. İzmir halkı deprem direncine karşı bilgili olmadığı sürece, İzmir’i deprem dirençli kent yapmazsınız.
*İzmirliler, 30 tane kaçak kat çıkabilir. Bunu bilinçsiz yapıyorlar hatta kaçak katları affedenleri omuzlarında taşıyor. Yapı stoku çok önemli ve sihirli bir kelime.
*Tüm siyasiler; kentsel dönüşüm adı altında yapı stokunu halledersek, depreme hazırlarız sanıyorlar. Kentsel dönüşüm sanki yapı stoku ile hal olurmuş gibi sanıyorlar.
*Sadece yapı stokuna yönelirsen; deprem problemini gelecek nesillere ihraç etmiş olursunuz. Bunun için bütün kentin bileşenlerini deprem dirençli yapmak lazım; sadece bina ile olmaz.
“94 BİN 773 YAPININ ENVANTERİNİ ÇIKARDIK”
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer ise 94 bin 773 yapının envanterini çıkardıklarını belirterek sunları söyledi;
*Sadece İzmir değil, Türkiye’nin tüm kentlerinin en temel meselesi; depreme dirençli kentler yaratmak. Bundan daha önemli bir şey olamaz. 14 üniversite, 25 kamu kurumu, 38 sivil toplum kuruluşu, meslek odası ve 29 belediyeden oluşan katılımcılarımızla aldığımız kararlar neticesinde Deprem Eylem Planımızı şekillendirdik.
*Büyük bir kararlılıkla uyguladığımız Deprem Eylem Planımız, şu başlıklar üzerinde ilerledi; yapı stoku envanteri çalışmaları, depremsellik ve mikro bölge araştırmaları ve elbette kentsel dönüşüm.
*İnşaat Mühendisleri Odası ile hayata geçirdiğimiz yapı envanteri ve bina kimlik çalışmaları sayesinde İzmirliler, yaşadıkları binalar hakkında detaylı bilgiye sahip olabilmelerini mümkün kıldık. Bu çalışmaya depremden en çok etkilenen Bayraklı ve Bornova başta olmak üzere toplamda 94 bin 773 yapının envanterini çıkardık.
*Diğer yandan mikro bölgeleme yöntemi ile Bayraklı, Bornova ve Konak ilçelerinde zemin çalışmalarına başladık. Kentimizdeki yapıların güvenliğini sağlayacak bu projemizi de 2024 içinde tamamlıyoruz. İzmir’le, Aydın ve Manisa’nın bir bölümünü de içine alan büyük bir alanın deprem riskini modelliyoruz. Elde edilen veriler, kentimizin afetlere karşı dirençli yapısını güçlendirmek için temel oluşturacak.
]]>Ölüdeniz Fayı’nın, Amik Ovası’nın güneyinden itibaren aşağı doğru ilerlediğini ve hareketinin sönümlendiğini belirten Prof. Dr. Över, “Ölüdeniz Fayı, 1000 kilometrelik bir fay. Antakya’nın güneyinden, Suriye, Lübnan, İsrail ve Akabe Körfezi’ne kadar uzanan bir fay. Dolayısıyla Hatay’da kırılmış olan alanlardan Ölüdeniz Fayı geçmediği için bizim geliştirdiğimizi modele göre, orada büyük bir deprem beklemiyoruz. Bizim modele göre; Ölüdeniz Fayı, Antakya’nın ya da Hatay’ın içerisine girmiyor. Nerede başlıyor? Amik Ovası’nın güneyinden itibaren, Suriye, Lübnan, İsrail şeklinde Ölüdeniz’e kadar devam ediyor. Burada 7 veya daha büyük deprem üretme potansiyeline sahip bir fay, çünkü levha sınır fayıdır. Biz de bunu planlamıştık, burada meydana gelebilecek bir depremin yeri çok önemli. Eğer Türkiye’ye, Hatay’a yakın bir yerde meydana gelirse, elbette Hatay’da da daha çok hasar olur. Eğer uzak yerde olursa, ne kadar çok uzaklaşırsa; hasar o kadar az olur. Ancak Hatay’a yakın bir yerde, Suriye, Lübnan gibi bir yerde olacakmış gibi davranmamız gerekiyor. Orta ve kısa vadede, orta ve ağır hasarlı binalardan uzak durmamız gerekiyor. Uzun vadede yeniden inşa edilecek olan yıkılmış binalar yerine depreme dayanıklı binalar yapmamız gerekiyor. Uzun vadede, 10, 50, 100-200 yıl sonra meydana gelecek depreme dayanıklı binaları inşa etmek zorundayız” dedi.

‘SURİYE, LÜBNAN VE İSRAİL’DE BÜYÜK DEPREM BEKLİYORUZ’
Ölüdeniz Fay hattının kırılmasıyla olası büyük depremin Suriye, Lübnan, İsrail tarafında beklendiğini vurgulayan Prof. Dr. Över, şu ifadeleri kullandı:
“Orada olabilecek bir depremin, Hatay’da yüzey kırığı oluşturmasını beklemiyoruz. Yakın ve uzak deprem durumlarında olduğu gibi, civar bölgelerde sarsıntılar olacaktır. Yer bilimciler, deprem bilimciler bir depremin oluş zamanını maalesef söyleyemiyor. 6 Şubat depremi ve sonrasındaki deprem silsilesinde, bölgemizi etkileyen pek çok hasarlar meydana geldi. Bunların başında yaklaşık 300 kilometrelik bir yüzey kırığı oluştu. Yüzey kırıkları, ana faylar boyunca 4- 4,5 metrelik atımlar meydana geldi. Bu bölgede meydana gelen depremlerin levha sınırları boyunca geliştiğini söyleyebiliriz. Levha sınırları, levhaların göreceli hareketleri boyunca meydana gelir. Bölgemizi etkileyen levhalar, Arabistan, Afrika, Avrasya’dır. Söz konusu levhaların hareketlerini denetleyen ve hareketlerini sağlayan levha sınırları ülkemizde kuzey hattı boyunca, Kuzey Anadolu Fay Zonu, Doğu Anadolu Fay Zonu ve güneyde Helenik Kıbrıs Fay Zonu’dur. Ülkemizde belirgin olmayan levha sınır fayları 2 tanedir, bir tanesi Hatay bölgesi, bir tanesi Marmara bölgesidir. Marmara bölgesinde belirsizlik hala devam ediyor. Birçok model geliştirilmiştir. Bu modellerin hangisinin doğru olacağı, olası bir depremde daha netlik kazanacaktır ama şu anda tartışma sürüyor. Anadolu Fay Zonu Bingöl’ün Karlıova ilçesinden, Türkoğlu’na kadar, Amik Ovası’na kadar uzanır. Oradan da Antakya’dan Samandağ üzerinden Kıbrıs’ın güneyine kadar uzanan Kıbrıs Antakya Transform Fay Zonu var; o da Amik Ovası’nda sönümlenir”
]]>ÇOMÜ Deprem Araştırma ve Uygulama Merkezi (DAUM) Müdürü Prof. Dr. Tolga Bekler ve ÇOMÜ Jeoloji Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süha Özden yaşanan depremle ilgili değerlendirmede bulundu.
‘DEPREMDEN HEMEN SONRA HİÇBİR ARTÇI SARSINTININ OLMAMASI DA ENTERESAN’
Yenice-Gönen fayı üzerinde meydana gelen 4.9 büyüklüğündeki bu depremin de odak mekanizması çözümünün sağ yanal doğrultu atımlı bir fay olduğunu gördüklerini söyleyen ÇOMÜ Jeoloji Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süha Özden, şöyle konuştu:
-Hem tarihsel geçmiş hem aletsel dönem geçmişleri açısından baktığımız zaman Yenice-Gönen fayı üzerindeki dün akşamki depremin çok önemli bir noktada meydana geldiğini ifade etmek isterim.
-Depremden hemen sonra şu ana kadar hiçbir artçı sarsıntının olmaması da enteresan. Dolayısıyla bunu izlemek gerekiyor. Çünkü burası yarımada içerisindeki en önemli aktif fay ve yıkıcı depremlerle karşımıza çıkmış bir bölgedir.
-Dolayısıyla bu depremin sonrasında herhangi bir büyük depremin gelip gelmeyeceğini bilemeyiz. Ancak izlemek durumundayız.
-Şunu ifade etmek isterim ki; özellikle son bir yıl içerisinde Marmara Denizi’nin güneyinde yer alan bu bölgede bir sismik açıdan bir stres geriliminin arttığını bize gösteriyor.
-Bu stres geriliminin arttığının sonuçları da küçük ve orta büyüklüğe yakın depremler olarak karşımıza çıktı. Dolayısıyla bu depremlere dikkate alarak bölgeyi bilimsel olarak yakından incelemeye devam edeceğiz.

‘GENEL ANLAMDA BİR STRES YÜKLEDİĞİNİ GÖRÜYORUZ’
Depremin gerçekleştiği bölgenin, Kuzey Anadolu Fayı’nın, kuzey kolunun güneyinde orta ve güney kol üzerinde olduğunu söyleyen Prof. Dr. Özden, şöyle konuştu:
-Tarihsel ve aletsel dönem geçmişlerine baktığımız zaman bu bölge üzerinde 7’den büyük deprem her zaman olma olasılığını taşıyor. Çünkü fayların uzunluğu ve uzanımları bu türden büyüklükte bir depremin olabileceğini bize gösteriyor.
-Ama bu dünkü 4.9’luk depremden hemen sonra veya devamında olacak anlamını da taşımaz. Bunu süreç içerisinde izlemek durumundayız. Sonuçta önemli bir sağ yanal doğrultu atımlı fay segmenti, Kuzey Anadolu Fayı’nın önemli bir segmenti üzerindeyiz. Dolayısıyla süreç içerisinde izleyip bakacağız.
-Bu depremin Marmara içerisinde yer alan ve bir sismik boşluk halinde bulunan, 1766 depremi sonrası deprem meydana gelmeyen alanla doğrudan bir ilişkisi bulunmamaktadır. Bu tür bir deprem orada oluşabilecek 7’nin üzerindeki bir depremi tetiklemez.
-Ancak bütününü düşündüğünüz zaman Marmara Bölgesi’nin içerisinden geçen Kuzey Anadolu Fayı’nın kuzey ve güney kolunun bugün baktığımız zaman genel anlamda bir stres yüklediğini görüyoruz.
-Dolayısıyla buradaki faylardan veya fay segmentlerinden herhangi biri üzerinde büyük bir deprem olasılığı her zaman var ama birbirlerini doğrudan etkilemeleri söz konusu değil.
‘HİÇBİR DEPREMİ BEKLENMEDİK OLARAK GÖRMÜYORUZ’
Depremin bölgedeki birçok aktif fay olarak nitelendirilen, farklı geometrilerdeki faylardan biri tarafından üretilmiş bir deprem olduğuna dikkati çeken ÇOMÜ DAUM Müdürü Prof. Dr. Tolga Bekler ise “Geçtiğimiz hafta içerisinde yine Biga’da meydana gelen bir depremimiz vardı. Dolayısıyla tüm bu depremler bize bölgenin tektonik açıdan, yani bu deformasyon alanları içerisinde ne kadar fazla tehlike içerdiğinin de göstergelerinden biri. Güney Marmara Bölgesi ya da Biga Yarımadası olarak adlandırdığımız bu alan içerisinde son 100 yıl içerisinde özellikle 6’nın üzerinde farklı büyüklüklerde depremlerin oluştuğunu görüyoruz. Rejim itibarıyla da hem açılma rejiminin hem de sıyrılma faylarının olduğu bir bölge. Dolayısıyla bu süreç içerisinde meydana gelebilecek hiçbir depremi biz beklenmedik olarak görmüyoruz. Anadolu’nun birçok yerinde de bunlar mevcut. Dolayısıyla tek problem, burada bu sürecin çok rastgelelik içerdiği” dedi.

“Hangi fayın, ne zaman deprem üreteceği konusunda maalesef bir bilgi sahibi değiliz” diyen Prof. Dr. Bekler, şöyle konuştu:
-Bildiğimiz tek şey, geçmişte farklı bir üreten bu tür geometrilere sahip olan fayların yine gelecekte de gerilme alanlarına bağlı olarak depremler üreteceği şeklinde. Tabii ki burada tek bir fay yok.
-Burası bir fay zonu Yenice, Gönen, Etili, Sarıköy, güneyde yine İvrindi, Edremit Körfezi vesaire aşağı yukarı 12-13 tane aktif fayımız var. Dolayısıyla bu tür depremleri görmeye alışmamız gerektiğini düşünüyorum.
-Çünkü yer kendi iç dinamikleri gereği kendi görevini yerine getiriyor. Dolayısıyla önemli olan her defasında bahsettiğimiz durum; toplumun tüm dinamikleriyle, tüm yapı unsurlarıyla, tüm yönetim ayağıyla, tüm paydaşlarıyla bu tür depremlerin zararlarını olabildiğince azaltmada ne önlem gerekiyorsa çok geçmeden yapmalıyız.
-Dolayısıyla bunlara dikkat edildiğinde bu gibi konuları daha az konuşur hale geliriz diye düşünüyorum. Çünkü bu tür büyük depremleri üretmiş faylarımız var. 1953, 18 Mart depremi, 7.2 büyüklük bir deprem meydana getirmiş.
-Birtakım çalışmalar bize bu bölgenin biraz yavaş çalıştığını, yani çok sık aralıklarla deprem üretmediğini, aşağı yukarı 250 ile 300 sene içerisinde büyük deprem üreten fayların çalıştığını gösteriyor.
-Ama arada sırada yine bu büyüklükte, yani dün yaşadığımız depremin büyüklüğü gibi orta büyüklük depremleri görmek bizim için zaman zaman kaçınılmaz olabiliyor.
]]>Türkiye’nin depremlerden kurtulamayacağını ve depremlerin sona ermeyeceğine dikkati çeken Prof. Dr. Görür, deprem dirençli yerleşim alanlarının oluşturulmasının önemini vurguladı.
Prof. Dr. Görür, “Her depremde 80-90 bin insanı bir gecede toprağa veremeyiz. Bu bize yakışmıyor. Türkiye’de herhangi bir yerde, sabah uyandığımızda 7 ve üzeri deprem olabilir. Bu depremler de büyük afetlere neden oluyor. Can mal kaybımız fazla oluyor. Türkiye’de 5’in üzerinde depremler ölüme neden oluyor. Bizim bunu halletmemiz lazım. Bunu anlatmaya çalışıyoruz” diye konuştu.
6 Şubat’taki Kahramanmaraş merkezli depremlerin ardından yakın zamanda Japonya’da 7.6 büyüklüğünde deprem olduğunu ve 132 kişinin tesadüfen öldüğünü anlatan Prof. Dr. Görür, benzer depremin Türkiye’de olması halinde on binlerce kişinin ölebileceğinden bahsetti.
“GÖKDELENLERİ DİKMEYE BAŞLAMIŞLAR”
Antalya’nın jeolojisi hakkında bilgi veren Prof. Dr. Görür, Antalya’nın genç çökeller üzerine kurulduğunu söyledi. Antalya’nın büyük kısmının zemininin iyi ya da mükemmel olmadığına dikkati çeken Prof. Dr. Görür, falez ve traverten gibi karasal nitelikli kireç taşlar ile alüvyon dolguların üzerinde kentin büyük bölümünün yer aldığını belirtti.
Kentin doğusundaki zeminin alüvyon dolgusundan oluştuğunu aktaran Prof. Dr. Görür, “Antalyalılar rant hastalığına yakalanmış. Gökdelenleri dikmeye başlamışlar. Antalya’da ne kadar gökdelen yaparsanız, tehlikeyi büyütürsünüz. Özellikle büyük bina, gökdelen yapabilecek insanlardan uzak durun. O düşüncelerden de uzak durun. Deprem dirençli Antalya için özellikle alüvyon dolgu, zemin için son derece sakıncalı. Antalya’nın üzerinde oturduğu körfez dolgusu, problemli bir dolgu. Kireç taşları ve travertenler göreceli olarak alüvyonlardan daha iyi ama o da problemli” dedi.
“ANTALYA AKTİF FAYLARLA ÇEVRİLİ”
Antalya’yı tehdit eden fay sistemleri hakkında bilgi veren Prof. Dr. Görür, şunları söyledi:
* “Akşehir zonu, Isparta-Burdur zonu ile Göller Yöresi’nin bulunduğu yerler düşey atımlı fayların olduğu bölge. Antalya Körfez doğu, batı ve kuzeyden aktif faylarla çevrili. Antalya fay zonlarına 100 kilometreden uzakta değil, 50-60 kilometre uzakta. Bu fay kuşaklarında olacak depremler, Antalya’yı önemli etkiler. Doğrultu atımlı faylarda 100 kilometrelik çap içerisindeki yöreler depremden etkilenir.
* Antalya’nın güneyinde Akdeniz içerisinde Kıbrıs, Girit bölgesinde Helen yayı dediğimiz dalma batma zonu var. Üç büyük tektonik hat Antalya’yı tehdit etmekte. Güneyden dalma batma zonu büyük deprem üretebilir. Girit yakınlarında 8 büyüklüğünün üzerinde deprem üretmiş, her an 7’nin üzerinde deprem üretebilir. Bu tehlike denizden gelir. Antalya’yı tehdit eden fay söz konusu. Akşehir ve Fethiye Burdur zonu deprem ürettiği zaman Antalya ciddi şekilde etkilenebilir.”
“ANTALYA’NIN DOĞUSU DAHA ÇOK HASAR ALIR”
Yerel yönetimlere çağrıda bulunan Prof. Dr. Görür, Antalya’yı tehdit eden fayların incelenmesi, risk analizi ile risk azaltma çalışması yapılması gerektiğini ifade etti. Antalya’ya yapılacak altyapı çalışmaları ve yatırımların deprem dalgalarının kentin yapısına etkisinin belirlendikten sonra gerçekleştirilmesi gerektiğine değinen Prof. Dr. Görür, “Ciddi deprem olsa Antalya’nın doğusu daha çok hasar görür. Alüvyonun üzerinde olduğu için sıvılaşma da olur. O bölgeye gökdelenler dikiliyor. Batısında traverten veya kireç taşlarının üzerinde olan binalar yüksek olmamak kaydıyla biraz daha dirençli olabilirler. Alüvyonun bulunduğu yerlerde şansınız yok. Deprem anında alüvyonlar içlerinde su tuttuğu için çökellerdeki su basıncı yukarı iletiyor. Yukarı iletince evlerin direnci azalıyor. Bina suyun içerisinde gibi hareket etmeye başlıyor ya dönüyor ya da batıyor” diye konuştu.
“5 MİLYON TON TNT PATLAMASINA BENZER ENERJİ”
Depremin büyüklüğü ve şiddeti kavramları arasındaki farkı da anlatan Prof. Dr. Görür, Kahramanmaraş merkezli depremlerde 5 milyon ton TNT patlamasına benzer enerjinin açığa çıktığını söyledi. Yerel yönetimlerin kentleri depreme hazırlamaya yönelik çalışmaları hızlandırması gerektiğini anlatan Prof. Dr. Görür, altyapı çalışmalarında betonarme boru kullanılmasını eleştirdi.
Betonarme boruların kırılgan yapısından dolayı depremden etkilendiğini anlatan Prof. Dr. Görür, zeminin yapısına uygun, esnekliği yüksek malzemeler kullanılmasını önerdi. Prof. Dr. Görür, kentlerde deprem anında çıkacak molozların gömüleceği veya bertaraf edileceği alanların henüz belirlenmediğini söyledi.
Prof. Dr. Görür, “Güneydoğu’da 100 milyon ton moloz sağa sola gömüldü, çevre berbat edildi. İstanbul’da 350 milyon ton moloz çıkabilir. İstanbul’da bunu nasıl bertaraf edecek, geri dönüşüme tabi tutacaksanız. Kimse bilmiyor. Deprem eli kulağında gelirse ne olacak. Aceleyle kamyonlara doldurup, Marmara’ya dökersiniz. Marmara zaten ölüyor, Marmara da sizi öldürür” dedi.
“GERÇEK BEKA MESELESİ DEPREM”
Prof. Dr. Görür, Türkiye’deki gerçek beka meselesinin deprem olduğunu, İstanbul’da büyük deprem meydana gelmesinin ekonomik anlamda ülkeyi zora sokacağını söyledi. Deprem riski nedeniyle Marmara Bölgesi ve İstanbul’un stratejik yapısından dolayı hükümete öneride bulunduğunu anlatan Prof. Dr. Görür, “Marmara Bölgesi’ndeki sanayiyi Anadolu’ya taşıyın. Anadolu’ya altyapı yapın, sanayiyi teşvik edin. Deprem nedeniyle sanayi aynı anda tehdit altına girmez, İstanbul’un nüfusu azalır. Her şeyi Marmara Bölgesi’ne toplamışız. Stratejik olarak doğru değil” dedi.
Kahramanmaraş depremleri öncesi yıllarca o bölgede deprem beklendiğini anlatmaya çalıştığını kaydeden Prof. Dr. Görür, şunları söyledi:
* “Şimdi Tunceli, Pülümür, Bingöl yöresinin tehdit altında olduğunu düşünüyorum. Erzincan ile Bingöl, Karlıova arasında Kuzey Anadolu Fayı’nın bir kısmı geçiyor. O fay, en son 1794 yılında kırılmış. 7.2 büyüklüğünde deprem üretmiş. Her 250 senede bir ortalama deprem üretiyor. Onun için oradan endişe ediyoruz.
* 6 Şubat depremleri Arap levhasını Doğu Anadolu’ya 7-10 metre kaydırdı, sıkıştırdı. Kahramanmaraş’tan Hakkari’ye kadar olan kentlerde deprem riski fazlalaştı. Arap levhasının kuzeye ittirmesinden dolayı. Doğu Anadolu fayı, Kahramanmaraş’ın kuzeyi, Elbistan kuzeyinden Adana havzasında saçaklanıyor. 6 Şubat depremleri Adana’ya giren faylara stres yüklemiş olabilir. O bölgelerin dikkatli olması lazım.”
]]>Gelecek süreçte de özellikle fay hatlarının sıkışması sonucu oluşacak kırılmaların sonunda da depremlerin meydana geleceğini ifade eden Kavak, Doğu Anadolu Fay Hattı başta olmak üzere özellikle Bingöl ve çevresinin enerjinin biriktiği alanlar arasında bulunduğunu aktardı.
“BİNGÖL’DE DE 6’NIN ÜZERİNDE BİR DEPREM BEKLENİYOR”
Kavak, “Önümüzdeki süreçte Hakkari’de depremler gerçekleşecektir. Kahramanmaraş ve Malatya’dan Bingöl’e doğru bir enerji transferi gerçekleşti. Bingöl’de de 6’nın üzerinde bir deprem bekleniyor.” dedi.
Depremin ne zaman ve ne şekilde olacağının tespit edilemeyeceğini ancak sıkışmalar olduğunu ve enerji transferi gerçekleştiğinin belirlendiğini dile getiren Kavak, burada da depremin gerçekleştiği yerden çok yansımalarının önem kazandığına işaret etti.
Kavak, depreme dayanıklı yapılar ve uygun teknikte yerleşim yerlerinin yapılması gerektiğine dikkati çekerek, bu sayede yaşanacak depremlerin etkisinin de daha hafif hissedileceğini belirtti.
Doğu ve Güneydoğu’nun sürekli depremlere maruz kalınan bir alan olduğunu ifade eden Kavak, “Afetler insanı öldürmez, insanları öldüren kötü yapılan binalardır. Eğer önlemimizi alırsak, binaları uygun teknikte yaparsak, yapıların etkilenmesi minimuma düşecek, 8 veya 9 büyüklüğündeki depreme maruz kalındığı takdirde bile etkileşim minimum düzeyde olacaktır. Her dakika, her saniye depreme hazır olmamız lazım.” diye konuştu.
“EN RİSKLİ BÖLÜM GÖKDERE İLE BİNGÖL ARASI”
Fırat Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ercan Aksoy da merkezi Sivrice ilçesi olan 24 Ocak 2020’de meydana gelen 6,8 büyüklüğündeki depremin, Doğu Anadolu Fay Zonu’nda esas aktivitenin başladığının ilk belirtisi olduğunu ifade etti.
Sonrasında 6 Şubat 2023’teki Kahramanmaraş merkezli depremlerin yaşandığına işaret eden Aksoy, bu depremlerden sonra başlayan artçıların sayısının 40 bine ulaştığını aktardı.
Kuzey Anadolu Fay Zonu ve Doğu Anadolu Fay Zonu’nun Bingöl’ün Karlıova ilçesi yakınlarında birleştiğini vurgulayan Aksoy, Gürün, Darende, Malatya’nın Pütürge ilçesi çevresinde, Yeşilyurt bölgesinde ikinci olarak da Kahramanmaraş Göksun’dan Adana’ya doğru inen Doğu Anadolu Fay Zonu’nda, 6 Şubat 2023’teki depremlere bağlı olarak çok sayıda artçı deprem yaşandığını dile getirdi.
Aksoy, bu fay zonunun güney kolunun devamında Hatay, Kahramanmaraş, Adıyaman Çelikhan civarlarında ve Malatya ile Adıyaman’ın Sincik ilçesi arasında meydana gelen artçı sarsıntıların da bir süre daha kendini hissettireceğini söyledi.
Doğu Anadolu Fay Zonu’ndaki Elazığ’ın kuzey doğusu olan Palu’dan sonra Bingöl’e kadar olan bölümde kırılmayan bir bölüm olduğunu, bunun da risk taşıdığını öngördüklerini dile getiren Aksoy, şunları kaydetti:
“Faylar üzerlerinde yeterli enerji birikip kırıldıkları zaman deprem üretiyorlar. Bunlara fayların deprem tekrarlanma aralığı deniyor ama üzerinde çalışma yapılmayan faylarda bu deprem tekrarlanma aralığını bilemiyoruz. Kaç yılda bir deprem üretir, hangi büyüklükte deprem üretir, bunun hakkında fikir yürütmek mümkün olmuyor.”
Aksoy, Bingöl Karlıova’da hem Kuzey Anadolu Fay Zonu hem de Doğu Anadolu Fay Zonu’ndan kaynaklanan deprem riskinin daha fazla olduğunu belirterek, şöyle dedi:
-İki fay zonu arasında kalınması Tunceli ve Bingöl’ü daha riskli hale getiriyor. Dolayısıyla iki fay zonundan kaynaklanan risklerin bir süre daha devam edeceğini öngörebiliriz. Doğu Anadolu Fay Zonu’nda en riskli bölüm Gökdere ile Bingöl arası.
-Çünkü uzun zamandan beri deprem üretmemiş, bu da bize yakın gelecekte deprem üretme potansiyelinin varlığını gösteriyor. Bölge için risk oluşturan bir diğer fay segmenti Yedisu. Kuzey Anadolu Fay Zonu, 1939’da Erzincan depreminde Erzincan’dan başlayıp batıya doğru kırıldı.
-1992’de meydana gelen depremde de Erzincan’dan Yedisu’ya kadar olan bölüm kırıldı.
-Dolayısıyla Yedisu segmenti diye adlandırılan bölüm üzerinde uzun zamandır ki; o bölge için 230 yıl kadar bir deprem tekrarlanma aralığı belirlenmişti, bu aşıldığından dolayı bu fay segmentinin de risk taşıdığını söyleyebiliriz.
]]>Seçilen belediye başkanlarının kentlerine yönelik tehlike analizi çıkartmaları gerektiğini belirten Prof. Dr. Görür, şu tavsiyelerde bulundu:
– Tehlike analizi demek, bir fay analizi demektir. O kenti etkileyecek fayların bütün özelliklerini inceleyecek. O fayların boyunu, derinliğini, tekerrür periyodunu, deprem kapasitesini, bütün bunları öğrenecek. Ondan sonra bu fay harekete geçerse meydana gelecek depremde, deprem dalgalarının kendi kentinin altında nelere mal olacağını, nerelerde hızlanacağını, nerelerde yavaşlayacağını, nerede depremi büyüteceğini, nerede depremi küçülteceğini, nerelerde çok fazla yıkıma sebep olacağını veya olmayacağını araştırmalarla bulacak.

BAŞKANLARA TAVSİYELER
– Bu araştırmalar, jeolojik, jeofizik ve sismolojik araştırmalar olacak. O bölgenin mikro bölgeleme çalışmasını yapacak; işin özeti bu. Demek ki önce fay analizi yaptı, tehlikeyi buldu. Sonra deprem dalgalarının yer altındaki davranış şekillerini ayrıntılarıyla öğrendi. Kentin mikro bölgeleme çalışmasını yaptı. Ondan sonra da bu deprem olursa, kentin nasıl zarar görür? Bu da halkın ne kadar zarar göreceği, altyapının, yapı stokunun, ekosistem ve çevrenin ve ekonominin ne kadar zarar göreceğini anlamak, hesaplamak, araştırmak demektir. Bunları da araştırır; ondan sonra artık bilir, kafası nettir.
– Benim kentimde şu kadar deprem olur, o deprem olursa benim alanımda deprem dalgaları şuna sebep olur. Ve sonuç olarak da şu kadar insan ölür, şu kadar altyapı yıkılır, bu kadar yapı stoku zarar görür gibi kafasında bir şey belirir. Bunlar olmasın diye deprem gelmeden önce bu olabilecekler için önlem almaya başlar. Ona da zarar azaltıcı önlemler diyoruz. Deprem gelmeden önce zarar azaltıcı önlemler yapar ve o kent depreme dirençli hale gelir. Deprem geldiği zaman da o kente minimum hasar verir; günlük yaşam bile değişmez.
“300 MİLYON TON MOLOZU NEREYE GÖMECEKSİNİZ?
Prof. Dr. Görür “İstanbul depreminde 300 milyon tona yakın malzemenin, inşaat malzemesinin açığı çıkacağını düşünüyoruz. Peki, bu 300 milyon ton deprem molozunun nereye gömeceksiniz; bana söyleyin. Bunu bugünkü hükümet de bilmiyor, bugünkü belediye de bilmiyor. Belediyeye aday olanlar da bilmiyor, iddia ediyorum” dedi.
Olası Marmara depreminde Trakya Bölgesi’nin de etkileneceğini söyleyen Prof. Dr. Görür, şöyle devam etti:
– Trakya bölgesi dediğin zaman, bakın şimdi deprem üretecek fay denizde. Bu nereden başlıyor, körfezden başlıyor diyelim Tekirdağ’a kadar denizin içerisinde devam ediyor. 160 kilometre bunun uzunluğu var. Şimdi özellikle kırılmasını beklediğimiz yerler, Silivri açıklarından Yeşilköy açıklarına kadar ve adaların orada bulunduğu faylar. Bunlar, 7.2 ile 7.4 arasında büyüklükte bir deprem üretir. Böyle bir deprem olduğu zaman, Marmara Bölgesi’ni tümüyle etkiler.
“AKLIMIZI BAŞIMIZA ALALIM”
– Trakya bölgesi dediğin, Marmara Denizi’nden yaklaşık 100 kilometre o faydan 100 kilometre kuzeye, 100 kilometre güneye git; buralar, ciddi bir şekilde etkilenebilir. 1999 depremlerini düşünün; bu depremler Gölcük’te oldu ama Avcılar’da 1000 kişi öldü. Avcılar da Gölcük’e yaklaşık 100 kilometre yakın bir mesafeydi. Marmara Bölgesi, büyük ölçüde etkilenir. Onun için aklımızı başımıza toplayıp, bu bölgede depreme uygun önlemler almamız lazım.

“MARMARA’DA DEPREM BEKLİYORUZ”
Prof. Dr. Görür, Marmara Bölgesi’nde deprem beklediklerini belirterek, şunları söyledi:
– Marmara’da deprem bekliyoruz, bunun birçok nedeni var. Kuzey Anadolu Fayı, Bingöl Karlıova’dan başlayıp, Marmara Denizi’ne kadar gelen Kuzey Anadolu Fayı her nerede bir deprem oluşturursa; oranın batısı bir sonraki deprem için hedef haline gelir ve hep öyle olmuştur. 1939’da Erzincan’dan başlayan deprem 42,43, 44, 57, 67, 99 hep doğudan batıya doğru olmuş. İşte Niksar, Erbaa, Adapazarı, Gölcük gibi doğudan batıya gelmiş ve depremler oluşturmuştur.
– Kuzey Anadolu Fayı, depremleri doğudan batıya doğru taşımaktadır, alışkanlığı böyledir. Yüzyıllarca bu şekilde çalışmış bir sistem. En son deprem Kocaeli olunca dedik ki, eyvah oranın batısında Marmara Denizi var, dolayısıyla İstanbul var ve hükümeti, insanları uyardık. ‘Önlem alın’ dedik, işin hikayesi bu ve o uyaranların en başında da ben geliyorum. Çünkü o zaman bütün Marmara’daki deniz araştırmalarını yapan ekibin Türk tarafının başkanıydım. O zaman TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi’nin de başkanıydım.
“SANAYİMİZ DEPREME HAZIR DEĞİL”
Çorlu’ya da değinen Görür, sözlerini şöyle tamamladı:
– Gördüm ki Çorlu’ya da bu hastalık sirayet etmiş. Çorlu’da da gökdelene benzer binalar yükselmeye başlamış. Bu rant hastalığıdır, Çorlu’da asla olmaması gereken bir yapı stokudur. Çorlu daha işin başında; umarım ki işi düzeltirler ve deprem dirençli Çorlu’yu yaratılar. Deprem, Çorlu’ya zarar nasıl verir?
– Bu bölge sanayi bakımından, iş dünyası bakımından Marmara Bölgesi’nin en önemli bölgelerinden bir tanesi. Bu bölgenin sanayisinin, ekonomisinin depremde çökmemesi lazım. Eğer burası çökerse, o zaman Çorlu’yu ayağa kaldırmakta zorluk çekeriz. Sanayisi, ekonomisi çökmemeli ki deprem yaraları hızla sarsın; eskiye doğru gelebilsin kendini düzeltsin. Onun içinde sanayimizin de depreme hazır olması lazım. Bizim sanayimiz maalesef depreme hazır değil.
]]>Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (Van YYÜ) Afet Yönetimi ve Deprem Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Azad Sağlam Selçuk, Hakkari bölgesinde 2 fayın olduğunu belirterek, bunlardan birinin Yüksekova diğerinin ise Şemdinli fay zonu olduğunu söyledi.
Bu fayların 2012 yılında MTA’nın diri fay haritasında işaretlendiğini belirten Prof. Dr. Sağlam, “6 Şubat 2023 depremlerini yaşadıktan sonra maalesef ülkemiz biraz daha bu konularda hassas duruma geldi.

Bölgede kuzey-güney yönlü bir sıkışma var biliyoruz. Yüksekova ve Şemdinli’de ise daha önceki yıllarda yapılan araştırmalarda zaten sismik boşluk olarak adlandırılmış. Sismik boşluk belli bir süredir deprem üretmeyen ve önümüzdeki yıllarda deprem üretme potansiyeli yüksek olan faylardan biri durumunu gösteren en önemli yerlerden biri” dedi.
Bölgede daha önce de küçük depremlerin olduğunu da anlatan Prof. Dr. Sağlam, “6 Şubat depremlerinden sonra da gerilimin Bitlis-Zagros Sütur Zonu ile bu bölgeleri aktarıldığı bilgisi de geldikçe bu bölgedeki deprem olma riski de yükseldikçe bölge olarak daha hassas bir duruma geldik. Evet, Yüksekova, Şemdinli fay zonu sismik boşluklardan bir tanesi, yani deprem üretme potansiyeli olan yerlerden bir tanesi” dedi.
‘TARİHÇESİ BİLİNMEYEN, MERAK EDİLEN FAYLARDAN’
Bu yıl bölgede kapsamlı bir çalışma yapılacağını da anlatan Prof. Dr. Sağlam, şöyle konuştu:
-Van YYÜ, TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi, Maden Tetkik ve Arama (MTA), AFAD ile hazırlanan ‘Türkiye Diri Faylarının Paleosismolojik Özelliklerinin Belirlenmesi: Yüksekova-Şemdinli Fay Zonu, Başkale, Erciş ve Tutak Fayı Projesi’, kapsamında Yüksekova-Şemdinli fay zonunun aslında en son ne zaman deprem ürettiğini bulacağız.
-Ondan önceki tarihsel dönemlerde ne zaman deprem ürettiğini bulup bundan sonra ne zaman deprem olabilir veya deprem yenilenme aralığı yani deprem tekrarlanma aralığı ne kadar süredir bunlarla ilgili bilgilere ulaşmış olacağız. Bu hem Türkiye için hem bizim için önemli bir bilgi olacak.
-Çünkü Yüksekova, Şemdinli fay zonuna baktığınız zaman 1900’lü yıllardan günümüze kadar hiç büyük bir deprem üretmedi. Bizim aletsel dönem dediğimiz. Tarihsel dönem kayıtlarında da tam bir veri yok aslında.
-Yüksekova ile ilgili yani, büyük bir deprem var mı yok mu bunun bilgisi yok. Sadece şöyle bir bilgi var.
-1930’larda Salmas fayına bağlı olarak deprem meydana geliyor. Bu bölge içerisinde 2 bin 300 kişi hayatını kaybediyor. Ama sadece Türkiye’de değil toplam olarak o bölge içerisinde. Bir tek bu bilgi var. Onun dışında aslında tarihçesi bilinmeyen merak edilen faylardan bir tanesi.

Azad Sağlam Selçuk
HENDEKLER KAZIP ANALİZLER YAPILACAK
Hazırladıkları proje kapsamında, yapılacak çalışmanın önemine değinen Prof. Dr. Sağlam, bunun sonunda imara esas çalışmalarda kullanılmak üzere deprem senaryoları üretileceğini, bu nedenle şehirleşme, kentleşmenin bu anlamda tekrar revize edileceğini söyledi.
Prof. Dr. Sağlam, şöyle konuştu:
-Bir fay sadece bir deprem üretip bitmiyor. Deprem tekrarlanma aralığı var. Belli bir gerilim birikimi var.
-Bu birikim tekrarlarının ortaya çıkarılması için faylar boyunca hendek kazıları yapıyoruz. 30 metre uzunluğunda kısmen 4 ile 6 metre derinliğinde hendekler açıyoruz. Bu hendekler içerisinde faya ait öz geçmiş bilgilerine ulaşmaya çalışıyoruz. Bu bilgelerle çeşitli analizler ve tarihlendirme yaparak diyoruz ki örneğin, Çaldıran fayı üzerinde deprem tekrarlanma aralığı yaklaşık 500 ile 700 yıl arasında.
-Bunun bilinmesi önemli bir şey. Çünkü siz buna göre bütün planlamalarınızı yapıyorsunuz. En önemli şey TÜBİTAK Başkanı Hasan Mandal, AFAD Başkanı Orhan Tatar’ın sayesinde 2023 depremlerinden sonra fayların öz geçmişlerinin çıkartmak için Türkiye geneli başlatılmış bir proje” diye konuştu.
‘YÜKSEKOVA’DA ZEMİN KÖTÜ’
Bu yıl yapacakları çalışmalarla eğer doğru veriler elde ederlerse birçok bilgiyi gün yüzüne çıkartmış olmayı düşündüklerini anlatan Prof. Dr. Sağlam, “Fayın nerden geçtiğini haritalayacağız. Yüksekova, zemini aslında kötü olan bölgelerden bir tanesi. Şemdinli, Yüksekova’ya nispeten daha iyi, daha kayalık zemin üzerindedir. O yüzden depremler olduğu zaman Şemdinli depremleri daha az hissediyor, Yüksekova’da bu kadar tedirgin olmasının sebebi biraz da zemin özellikleri. Yüksekova’da en fazla dikkat edilmesi gereken şeylerden bir tanesi zemine bağlı olarak deprem yönetmenine uygun evler yapılmış mı, yapılmamış mı? Şu anda Yüksekova’da binaların deprem performansıyla ilgili çalışmalar yapılıyor. Bazı okullar boşaltıldı. Bu önemli bir şey. Evet doğrudur Yüksekova’da her an büyük bir deprem olabilir ama bu depremin tarihi ve kaç büyüklüğünde deprem üretebileceği ile ilgili bilgiler elimizde mevcut değil” diye konuştu.
]]>KRDAE Müdürü Prof. Dr. Haluk Özener’in başkanlığında, 6 Şubat’taki depremlerin ardından bölgedeki hareketliliğin değerlendirildiği toplantıya, Bölgesel Deprem-Tsunami İzleme ve Değerlendirme Merkezi Müdürü Doç. Dr. Doğan Kalafat ile KRDAE Müdür Yardımcısı Dr. Öğr. Üyesi Tülay Kaya Eken katıldı.
Toplantıda 11 ili etkileyen depremin ardından geçen bir yıllık gelişmeler anlatılırken, beklenen İstanbul Depremi hakkında da bilgiler verildi.

“123 YILDA OLAN DEPREM SAYISINI 6 ŞUBAT DEPREMLERİNDEN SONRA KAYDETTİK”
6 Şubat depremlerinde ve Türkiye’deki tüm depremlerde hayatını kaybedenlerin yakınlarına baş sağlığı dileyerek sözlerine başlayan Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Haluk Özener, “1900 yılından 6 Şubat depremlerinden bir gün öncesine kadar olan 4’ten büyük deprem sayısı 672. Yine bu bölgede 1900 yılından 6 Şubat tarihine kadar olan deprem toplam sayısına baktığınız zaman bu rakamda yaklaşık 40 bin civarında olduğunu görüyorsunuz. 6 Şubat depremlerinden bugüne kadar geçen sürede sadece bu bölgede 670 tane deprem meydana geldi. Yani 123 yılda olan deprem sayısını 6 Şubat depremlerinden sonra kaydettik. Dolayısıyla ne kadar büyük bir afetle karşı karşıya olduğumuzu görüyorsunuz” dedi.
“GÜNLÜK 50 CİVARINDA DEPREMİMİZ VAR”
Deprem bölgesinde sismik aktivitelerin bir süre daha devam edebileceğinin altını çizen Haluk Özener, “Bölgede 6 Şubattan itibaren haftalık 4 bin deprem; artçı deprem sayısı bugün geldiğimiz noktada 300-350 civarına düşüyor. Yani günlük 50 civarında depremimiz var. Bu depremler bir süre daha devam edecek. 48 tane 5 ile 5.9 arasında, 3 tanede 6 ile 6.9 arasında artçı şokumuz, depremimiz var” ifadelerini kullandı.
“HER FAY AYNI HIZDA ENERJİ BİRİKTİRMİYOR”
Türkiye genelindeki fay hattı ve deprem istatistikleri hakkında bilgiler de veren Prof. Dr. Özener,
şöyle konuştu:
-Ülkemizde MTA’nın diri fay haritasına göre 500’ün üzerinde, 5 buçuk üzeri deprem üretebilecek diri fay var.
-Şimdi, faylar deprem üretebilecek ama her fay aynı, her uzunluktaki fay aynı sürede mi deprem üretiyor. Yani bir fayın 7 buçukluk deprem üreteceğini söylemek tek başına doğru ama tam bir bilgi değil.
-Ülkemizdeki yer kabuğu, yer değiştirme hızlarını görüyorsunuz. Bu hızlar her yerde aynı değil, Türkiye’nin her yerinde aynı değil. Ege’ye baktığımız zaman yıllık 3 buçuk – 4 santimlik hızlar varken, Anadolu plakasına, Anadolu’nun ortalama hızı yıllık 2- 2 buçuk santim, Doğu-Güneydoğu’ya gittiğiniz zaman 5-7 milimetrelik yıllık hızlar veriyor. Her fay aynı hızda enerji biriktirmiyor.
-Dolayısıyla deprem tekrarlama aralıkları da aynı değil. Yani bir fayın 7 buçuk büyüklüğünde bir deprem üretebileceğini söylemek, o fayın uzunluğuna bakarak doğru olabilir. Ancak son depremden bu yana geçen süre artı o fayın ne hızlı enerji biriktiğini bilmek lazım.
-Eğer o fay 7 buçukluk deprem üretebilecek bir fay, 1500 yıllık bir süre ihtiyaç varsa ve en son deprem bin yıl önce olduysa önümüzdeki 500 yıl aslında bir süre var o depremin, 7 buçukluk deprem üretmesi için. Dolayısıyla bu bilgileri bu şekilde paylaşmak toplumda doğru yönlendirme anlamına gelir.
“MARMARA DENİZİ İÇERİSİNDE BİR SİSMİK BOŞLUK VAR”
Yapılan basın toplantısının ardından beklenen Marmara depremi hakkında soruları yanıtlayan Prof. Dr. Haluk Özener, şöyle konuştu:
-Kuzey Anadolu fayı, Erzincan’da 1939’da kırılmaya başlayarak depremler batıya doğru göç ediyor.
-En son 17 Ağustos ve 12 Kasım 1999 depremleri var ve bunlar da Hersek deltasına kadar kırıldığı bilim insanları tarafından ifade ediliyor. Ve Marmara Denizi içerisinde bir sismik boşluk var.
-Bu sismik boşlukta yaklaşık olarak 130 kilometrelik bir mesafeden bahsediyoruz. Bir gün kırılacak çünkü oraya enerji dolmaya devam ediyor.
-Bu fayın tek parçada mı, 3 parçada mı, 2 parçada mı kırılacağı tabii ki bir soru işareti ama bu coğrafyada 7’nin üzerinde bir deprem yaşayacağımız açık.
-Bununla ilgili binlerce bilimsel çalışmalar ve farklı verilere dayanarak, farklı sonuçlar elde edilebiliyor.
-Dolayısıyla kimi hocamıza göre bu deprem çok yakın belki 1-2 yıl içinde olacak, kimine göre 30 yıl daha olmayabilir, kimine göre de 50 yıl olmayabilir. Ama şunu biliyoruz ki burada bir deprem olacak.
-Biz daha çok ne zaman olacağına değil, biz ne kadar hazırız ona bakmamız lazım. Dolayısıyla da bunun çarelerini aramamız lazım.
“ZAMANA BAĞLAMANIN ÇOK DOĞRU OLDUĞUNU DÜŞÜNMÜYORUM”
Marmara Denizi’nde olan deprem periyotlarını değerlendiren Özener, “Marmara’da 250 yıllık periyotlardan bahsediliyor. Artı, eksi 25-30 yıl farklar veren bilimsel çalışmalar var. Baktığınız zaman aslında bu Marmara depremi çok çok uzakta değil. Yani önümüzde bir 100 yıl daha yok. Belki 10 saniye sonra da bu depremle karşılaşabiliriz, belki 20 yıl sonra da olabilir. Bunu zamana bağlamanın çok doğru olduğunu düşünmüyorum. Bunu bilim insanları bizler tartışalım ama vatandaş, sizler lütfen bunu tartışmayın. Yarın deprem olacakmış gibi psikolojinizi bozmayın ama olabildiğince hazır olun” dedi.
]]>Türkiye coğrafi konumu ve jeolojik yapısı nedeniyle dünyanın en aktif deprem kuşaklarından biri üzerinde yer alıyor. Ülkenin en önemli deprem kaynaklarından biri olan yaklaşık 1600 kilometre boyundaki Kuzey Anadolu Fayı Bingöl Karlıova’dan başlayarak batıya doğru Erzincan-Niksar-Tosya-Bolu yönünde uzanıyor.
Bolu’dan batıya doğru kollara ayrılan fayın kuzey kolu Düzce ve Sakarya’dan geçerek İzmit Körfezi’nden denize giriyor ve Adalar açığından geçip Kumburgaz-Silivri-Tekirdağ açıklarından geçerek Mürefte’de tekrar karaya çıkıp Saros Körfezi’nden Kuzey Ege ve Yunanistan’a kadar uzanıyor.
Ölçümlere göre bu kolda fayın 15-20 mm/yıl olan hareket hızı diğerlerine göre çok daha fazla ve bu nedenle de “Ana Kol” olarak adlandırılan bu kolda depremler daha sık oluyor. Bolu-Geyve-İznik Gölü’nden geçen güney kol ise Gemlik körfezinden Marmara suları altına girip sahile paralel uzanıyor. Erdek’te karaya çıkarak Edremit Körfezi’ne doğru uzanıyor. Bu kol da büyük depremler üretiyor ancak daha geniş zaman aralıklarıyla.
İSTANBUL’UN DEPREM TARİHİ
Ülkemizin en kalabalık ve ekonomik anlamda da can damarı kabul edilen kadim şehri İstanbul’un deprem tarihi hakkındaki bilgilerimiz binlerce yıl geriye gidiyor. Bizans ve Osmanlı dönemi kayıtlarında İstanbul’u kimileri önemli oranda etkileyen 100’den fazla deprem var.
1900 yılı öncesinde sismik ölçüm cihazları olmadığından bu depremlerin nerede, hangi fay üzerinde ve hangi büyüklükte oldukları net olarak bilinemiyor ancak yarattıkları hasarın tarihteki kayıtları dikkate alınarak bu özellikleri konusunda tahminler yürütülüyor. Bu bilgilerin net olarak bilinmesi gelecekteki deprem olasılıklarının hesaplanmasında son derece önemli. Buna rağmen en azından 1509 ve 1766 (elbette öncesi ve sonrası da var) depremlerinin İstanbul ve çevresinde önemli hasar yaratan 7’den büyük depremler olduğu ve bunların Ana Kol’dan kaynaklandığı genel kabul görüyor.
Öte yandan 17 Ağustos 1999 Gölcük depreminin doğu ve batıdaki faylarda gerilim artışına neden olduğu bu depremin hemen ardından yapılan çalışmalarla ortaya konmuştu. Nitekim 12 Kasım 1999 Düzce depreminin bu nedenle geliştiği biliniyor ve batıdaki kesimde yani Marmara Denizi’nde de o tarihten bu yana bir büyük deprem beklentisi var.
“MARMARA’DA TEKRARLAMA ARALIĞI DOLDU”
Deprem biliminde genel kuraldır: Bir yerde geçmişte büyük bir deprem olmuş ise belli bir süre sonra orada yine benzer depremler olacaktır. Marmara için deprem tekrarlama aralığı dolmuştur ve her ne kadar zamanını belirlemek mümkün değilse de büyük deprem olasılığı yüksektir. Böyle bir deprem gerçekleştiği takdirde nerede ne kadar hasara yol açacağı da senaryolar vasıtası ile ortaya konmuştur. Bu senaryolarla ortaya konan durum pek de iç açıcı değildir. Olası bir depremde en büyük hasarı alması beklenen yerler Marmara Denizi kıyılarına en yakın alanlardır.
Deprem ile mücadelenin altın kurallarında biri depremin en şiddetli olması beklenen yerlerde nüfusun ve sanayinin artırılmaması ve bunların tehlikenin yüksek olduğu alanların dışına taşınmasıdır. Ancak İstanbul’da ve Marmara çevresindeki diğer yerleşimlerde bu altın kurallar hiçe sayılmış, bunun sonucunda da en yoğun yerleşim ve sanayi, zemin koşulları en zayıf olan ve depremi oluşturması beklenen faylara en yakın konumdaki yerlerde yoğunlaşmıştır.
“İMAR AFFI AFETLERE DİRENÇSİZ YAPILARI TEŞVİK ETTİ”
Bir depremde bir bölgede ortaya çıkan sarsıntıyı etkileyen başlıca faktörler depremin büyüklüğü, derinliği, depremi oluşturan fayın türü; bulunulan yerin deprem odağına ve faya olan uzaklığı ve zemin koşullarıdır. Hasarı etkileyen ana faktör ise bu yapıların deprem sonucu ortaya çıkan sarsıntıya ve zemin koşullarına dayanabilecek nitelikte olmamasıdır. Deprem büyüklüğü ile hasar oranı arasında kıyaslama yapan istatistiklerde ortaya çıkan manzara ülkemizde deprem gerçeğini gözetmeden inşa edilen yapıların kalitesinin son derece düşük olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
6 Şubat 2023 tarihinde aynı günde yaşanan 2 büyük depremde ortaya çıkan felaket de kentlerimizin ve yapılarımızın depreme ne kadar dirençsiz olduğunu ağır bir bedelle ortaya koymuştur. Nüfusumuzun artmasına ve kırsaldan kente göçün hızlanmasına bağlı olarak 1950’li yıllardan bu yana giderek ivmelenen plansız kentleşme ve bir türlü gelişmiş ülkeler seviyesine çıkartılamayan yapı işçiliği ve denetimi, deprem dirençsiz kent sorununun kar topu gibi giderek büyümesini sağlarken büyük ölçüde siyasi beklentilerle çıkartılan onlarca imar affı da afet dirençsiz yapıları önlemek bir yana aksine teşvik eden bir unsur olmuştur.
Bugün gelinen noktada İstanbul’da 1 milyon 120 bin binanın en azından 700 bin tanesinin olası bir depremde hasar alacağı, bunların 70 ila 80 bin tanesinin ise ya çökeceği ya da çok ağır hasar alacağı bilinmekte ise de bilhassa ülkemizin içinde bulunduğu zor ekonomik koşullar altında bu büyük sorunun nasıl ve ne sürede aşılabileceği konusunda toplumda güven oluşturan ve inanılan bir yol haritası oluşturulamamıştır.
]]>BİR YILDA 44 BİN ARTÇI
Geçen yıl 6 Şubat’ta meydana gelen Kahramanmaraş merkezli depremlerden sonra bölgede çalışmalar yapan Özkaymak, yaklaşık bir yıllık süre zarfında bölgede 44 binin üzerinde artçı yaşandığını, azalarak da olsa bunların 3-4 yıl devam edeceğinin öngörüldüğünü söyledi.

Bölgede yaptıkları çalışmalarda, depremler nedeniyle 450 kilometreye yakın bir yüzey kırığının oluştuğunu gözlemlediklerini aktaran Özkaymak, şöyle konuştu:
– 6 Şubat’taki depremler bize, bilimsel anlamda beklemediğimiz durumları da öğretti. Aynı anda birden fazla fay segmentinin kırıldığını gördük. İlk depremde 4, ikinci depremde 2 fay segmenti kırıldı. Bu segmentlerin aynı anda kırılması da bizim beklediğimiz büyüklüğü de artırdı. Bizim Kahramanmaraş’ta beklediğimiz deprem 7,2-7,3 büyüklüğündeydi, 7,7 ile 7,6 değil. Yine, aynı gün 9 saat arayla iki büyük deprem, bölgedeki yıkımı oldukça artırdı.
DEPREM POTANSİYELİ ARAŞTIRILACAK
Gelecek yıllarda kırılmanın meydana geldiği alanlarda yeni bir kırılma beklemediklerine işaret eden Özkaymak, şunları kaydetti:
– Kırılmamış olan segmentlerin bu anlamda araştırılması çok önemli. Bu yıl ‘Türkiye Diri Faylarının Paleosismoloji Projesi’ kapsamında Antakya Fayı ile Ölüdeniz Fayı üzerindeki Yesemek, Narlı ile Sakçagöz segmentlerinde araştırmalar yapacağız. Çünkü, bu faylar hakkında günümüzde yeterince veri yok. Bu araştırmaların sonucunda, bu fayların deprem üretme potansiyeline yönelik yeni veriler üreteceğiz. Projede, Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hasan Sözbilir ile Araştırma Görevlisi Dr. Mustafa Softa ve Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Volkan Karabacak ile çalışacağız.

“HANGİ FAYDA MEYDANA GELDİĞİ BİLİNMİYOR”
Özkaymak, sismolojik ve deprem davranışları açısından Hatay ve güney bölgesindeki fayları çok iyi tanımadıklarını dile getirdi. Ölüdeniz Fayı’nın kuzey kolları üzerinde 1800’lü yıllarda yıkıcı deprem kayıtlarının olduğuna dikkat çeken Özkaymak, şöyle devam etti:
– O depremlerin hangi faylar üzerinde meydana geldiği, şu ana kadar bilinmiyor. Dolayısıyla Antakya’nın güney tarafına yoğunlaşarak bu bilinmeyen fay üzerindeki konuları ortaya çıkarmaya çalışacağız. Çünkü, Antakya’nın güneyinde ve doğusunda gelecek yıllarda 7,3-7,4 ve hatta faylar birlikte kırıldıklarında 7,6-7,7’ye varan büyüklükte deprem üretme potansiyeli olan büyük faylar var. Ölüdeniz Fay Zonu, Doğu Anadolu Fay Zonu’yla Antakya bölgesinde birleşme eğilimi gösteriyor.
– Güneye doğru da Kızıldeniz ve İsrail’e doğru devam eden çok büyük bir kırık. Bu kırık, Arap ile Afrika plakasının arasındaki tektonik sınırı da oluşturuyor. Antakya Fayı ise güneybatıya doğru devam ederek Kıbrıs Adası güneyinden geçen ve Afrika okyanusal litosferinin Anadolu plakası altına daldığı Kıbrıs yayına bağlanmaktadır.
Özkaymak, Kıbrıs Adası ve doğusundaki bu alanda da özellikle deniz altında yıkıcı deprem ve tsunami oluşturma potansiyeline sahip kırıkların olduğunu sözlerine ekledi.
]]>Yazılımda, bölgelerdeki tarihsel depremler ile yıllık yeryüzü hareket verileri, coğrafi bilgi sistemi destekli programa aktarılarak, fay hatlarının ‘mavi’, ‘yeşil’ ve ‘kırmızı’ tonlarına göre değerlendirilen ‘fay gerginlikleri’ belirlendi.
“MARMARA BÖLGESİ’NDEKİ FAYLAR ÇOK DAHA GERGİN”
Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın analizini tamamladıklarını, diğer fay hatları için de çalışmaların devam ettiğini belirten Prof. Dr. Kutoğlu, geliştirdikleri yapay zeka destekli dijital model ile gergin fayları tespit edebildiklerini söyledi.
1’i Doğu Anadolu’da, 3’ü Marmara’da olan 4 faya dikkat çeken Prof. Dr. Kutoğlu şunları kaydetti:
“Erzincan’ın 40-50 kilometre doğusunda kalan Yedisu Fayı zaten biliniyordu. En doğuda, en gergin fay olarak burası gözüküyor. Marmara Denizi’ne kadar, Yedisu Fayı’ndan daha gergin bir fay görmüyoruz.
Ancak Marmara Bölgesi’nde çok daha gergin faylar olduğunu görüyoruz. 1999’da İzmit Düzce’de deprem meydana gelen hattın çok soğuk olduğunu görüyoruz. Koyu lacivert görüyoruz.
Çünkü 24 senelik yer hareketi sebebiyle enerji biriktiriyor, o yüzden burası soğuk. Gerginliğin artması için çok daha uzun yıllara ihtiyaç var. Ama onun altında Sakarya’dan Pamukova- Geyve’ye doğru dönen bir hat var.
Onun kırmızı renkte olduğunu görüyoruz. Burada en son depremin 1000’li yıllardan önce olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla yıllık yer hareketlerini buraya uyguladığımızda fayın oldukça gergin durumda olduğu tabloda ortaya çıkıyor.”

Prof. Dr. Şenol Hakan Kutoğlu
“BANDIRMA VE ERDEK’TEKİ KOLLAR, HEPSİNDEN DAHA GERGİN”
Doğudan Marmara’ya kadar gergin hat gözlemlemediklerini belirten Prof. Dr. Kutoğlu, şöyle konuştu:
“99 depreminden sonra kuzey kollardaki fayların üzerinde duruluyor. Çınarcık segmentinin gerginlik seviyesinin artmış olduğunu, hemen batısında da Marmaraereğlisi, Silivri önlerindeki hattın ondan daha da gergin olduğunu, turuncu renkte olduğunu görüyoruz.
Bu orta kol üzerinde, Çınarcık’tan Tekirdağ’a olan kısımda Marmaraereğlisi ve Silivri önlerindeki kısmın daha gergin olduğu, yer hareketlerine göre ortaya çıkıyor.
Ama buralar, her ne kadar gergin olsa da güneyde özellikle Gemlik Körfezi’nden denize dalan ve Mudanya önlerinden devam eden hattın kuzeydeki koldan daha da gergin olduğunu ama biraz daha batıya geçtiğimizde Bandırma ve Erdek’teki kolların ise hepsinden daha da gergin olduğunu görüyoruz.”

İSTANBUL İÇİN KRİTİK 2 HAT
İstanbul ile ilgili güneydeki hatlara da dikkati çeken Prof. Dr. Kutoğlu, “Çalışmamızdan hareketle baktığımızda İstanbul anlamında sadece kuzey koldan değil; Sakarya’dan güneye dalan Geyve-Pamukova hattında devam eden yine Gemlik’ten Mudanya önlerinden devam eden Bandırma- Erdek hattına da son derece dikkat edilmesi gerekiyor. Çünkü bizim yaptığımız çalışmaya göre, tarihsel depremlerden yola çıkarak ve yıllık hareket hızlarına bakarak elde ettiğimiz gerginlik değerlerine göre, bu hatlar diğerlerinden çok daha gergin durumda gözüküyor” dedi.
“7’NİN ÜZERİNDE BÜYÜK DEPREM ÜRETMİŞLER”
Fay uzunluğu 30 kilometre üzerine çıktığında, deprem büyüklüğünün de 7 ve üzeri deprem üretme potansiyelinin arttığını anlatan Prof. Dr. Kutoğlu, “Bölgede de bu potansiyel var. Geçmişteki depremlere baktığımız zaman da bu faylar zaten tarihin değişik zamanlarında 7’nin üzerinde büyük depremler üretmişler. Mesela Mudanya önündeki Gemlik’teki fayın tarihsel dönemine baktığımız zaman 6.6 büyüklüğünde bir deprem üretmiş. Bandırma tarafında 7.2 gibi bu civarda depremler var. En gergin Bandırma ve Erdek tarafı, 2’nci sırada Sakarya, 3’üncü sırada Gemlik tarafı, 4’üncü sırada Marmara Denizi bölgesini koyabiliriz” diye konuştu.
]]>