Yılmaz Güney’in senaryosunu yazdığı, Şerif Gören’in ise yönetmen koltuğunda oturduğu Yol filmi, 1981’de çekildi. Film vizyona girdiğinde büyük beğeni kazandı.
Türk Sineması’nın önemli yapımları arasına kısa sürede girmeyi başardı. Filmde Seyit karakterini canlandıran ve aramızdan ayrılan oyuncu Tarık Akan’ın atı vurma sahnesi var ki; izleyince etkilenmemek elde değil.
Tarık Akan’ın yazdığı Anne Kafamda Bit Var kitabında anlatıyor. Akan,atı vurmak istemediğini söyledi. Önce ata bir iğne yapıldığını, at biraz gittikten sonra düşüp bayılacak ve kendisi atın kafasına tek kurşun sıkacaktı. Senaryo bu şekildedir fakat Tarık Akan buna asla cesaret edememiş.
Gerisini yazdığı kitaptan okuyalım;
“BAŞÇAVUS BİR KURŞUNDAN FAZLA VERMİYORDU”
“Atı vuracağım sahne çekilirken, hayvancığa uyuşturucu iğne yapıldı. At yere yığıldı. Yakın planların hepsi çekildi: Donmuş bir el, ateş edemeyen bir el, ısıtılmaya çalışılan bir el ve atın yakın planları böylece aradan çıktı. Sıra öldürme planının çekimine gelmişti. Kamera uzağa gitti, genel bir plan çekilecekti. Silah elimdeydi ve içinde bir tek kurşun vardı. Başçavuş bir kurşundan fazla vermiyordu. Şerif Gören, “Kamera!” diyecekti ve ben kısa bir süre sonra atın kafasına bir kurşun sıkacaktım. Karların ortasında ben ve yerde yatan atım trajik bir şekilde yerlerimizi almıştık.”


Sayfa: 176
“YAPAYACAĞIM ŞERİF, STOP”
Tarık akan o etkileyici sahneyi şöyle anlatıyor;
Kamera uzakta hazırlanırken at gözlerini açıp bana yalvarır gibi baktı. Kafasını kaldırmak istedi. Sanki bana doğru gelmek istiyormuş gibime gelmişti. Bu arada Şerif Gören, “Kamera!” diye bağırdı.
Bekledi. Burada tabancamı çekmeli ve kurşunu atın kafasına sıkmalıydım. Ama yapamıyordum işte.
“Ateş etsene! Ateş et!” diye bağırdı Şerif.
“Yapamayacağım Şerif, stop!” diye seslendim.

YILMAZ GÜNEY ARAYA GİRİYOR
Tarık Akan atı vuramayınca Yılmaz Güney’in yeğeni araya girip görevi üstleniyor ve sahneler onunla tekrar çekiliyor. Lakin at ölmüyor, başçavuş da başka mermi vermeyince ortalık karışıyor ve Tarık Akan başçavuşun yakasına yapışıyor. Uzun uğraşlar sonucu ikna edilen başçavuşun verdiği mermiyle at öldürülüyor ve sahnenin çekimi bitiyor. Filme dikkatlice bakarsanız atı vuranın sadece eli görünüyor ve yüzü saklanıyor.
Ergül Tosun
Editör
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
MÜJDE AR’A ONUR ÖDÜLÜ
Bu yıl odak noktasına tüm engelleri aşan güçlü kadınları koyan festival, 50. yılını kutlayan Türk sinemasının yıldızlarından Müjde Ar’ı ‘Yaşam Boyu Başarı ve Onur Ödülü’ne değer gördü. München Royal Film Palast’ta gerçekleştirilen galaya Müjde Ar ile eşi Ercan Karakaş, Münih Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Verena Dietl, Avrupa Sosyal Demokrat Halk Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Necip Şahin de katıldı.

DİETL: MÜJDE AR BÜYÜK BİR İDOL
Sunuculuğu Esra Şahin ve Erkan Taşkıran’ın, çevirileri Şükran Atay ve Aylin Romey’in yaptığı galada sahneye davet edilen Belediye Başkanı Verena Dietl, “Münih Türk Film Günleri bugüne kadar pek çok tanınmış başarılı sanatçıyı ağırladı. Fakat Müjde Ar gibi bir şöhret sanırım ilk kez burada. O Türkiye’de büyük bir film idolü ve Türkiye’de yaşamış ya da orada kökleri olan herkes ona saygı duyuyor. Kariyeri 1974 yılında başlamıştı. Bugün sadece Münih Türk Film Günleri’nin 35. yılını değil, Müjde Ar’ın da sahnelerdeki 50. yılını kutluyoruz. Çok
saygıdeğer Müjde Ar, yıl dönümünüzü Münih kentiyle ve şehrin bu festivaliyle paylaştığınız için mutluyum” dedi.
LİNDNER: PEK ÇOK KADINA ROL MODEL OLDU
Sinema Türk’ün ve festivalin kurucularından Margit Lindner, “Müjde Ar konformist olmayan, asi, aynı zamanda şehvetli kadınları canlandırarak Türk sinemasında yeni bir kadın tipi yarattı. Bunu yaparken sinemaseverlerin kalbini kazandı ve Türk sinemasının ikonu haline geldi. 85 fazla filmde önemli karakterlere can veren Müjde Ar, kadının toplumdaki konumunu, cinsiyet eşitsizliğini ve erkek egemen bakış açısını benzersiz bir şekilde sorgulama ve hicvetme cesaretine sahipti. Pek çok kadın için rol model oldu ve kendisinden sonra gelen
pek çok oyuncuyu etkiledi. Sadece rolleri ile Türk sinema tarihinin yarım yüzyılını şekillendirmekle kalmadı, kişiliği ve karakteriyle Türkiye’de kadınların bağımsızlığı ve eşitliği için de bir öncü oldu” diye konuştu.

MÜJDE AR: BEN SIKI BİR FEMİNİSTİM
Daha sonra gecenin yıldızı Müjde Ar alkış sağanağı altında sahneye çıktı ve “Şunu anladım ki, başka hayatlarda var olmak inanılmaz bir zenginlik. 50 yıl boyunca boynunu eğmeden dimdik ayakta durabilmek çok da kolay değil. Ben yorulmaz ve yılmaz bir insan hakları savunucusu ve kadın hakları savunucusuyum. Sıkı bir feministim. Onun için bu ödülü annem Deli Aysel (Gürel) ve ablam Mehtap Ar dahil bütün kadınlara adıyorum. Acı çeken, şiddet gören, haklarını alamayan bütün güzel kadınlara…” ifadelerini dile getirdi.
Konuşmanın ardından yönetmenliğini Kartal Tibet’in yaptığı, Müjde Ar’ın Şener Şen’le başrolü paylaştığı ‘Şalvar Davası’ filminin gösterimi yapıldı.
‘KOMÜNİST OSMAN’ BELGESELİNE YOĞUN İLGİ
Festivalin ikinci gününde yönetmen Gökmen Ulu imzalı ‘Komünist Osman’ belgeseli izleyiciyle buluştu. İzmir Dikili’deki dört dönem süren belediye başkanlığında yerel devrim gerçekleştiren Osman Özgüven ve yoldaşlarının emek, demokrasi, barış mücadelesinin anlatıldığı belgesele Münih yaşayanları ilgi gösterdi.
Salonun tamamen dolduğu etkinlikte, belgesel gösteriminin ardından Gökmen Ulu ve dönemin tanığı olan eski Kültür Bakanı Ercan Karakaş izleyicilerin sorularını yanıtladı.
KARAKAŞ: CHP PARTİ OKULU’NDA DERS OLARAK GÖSTERİLMELİ
Eski Kültür Bakanlığı ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin Avrupa Örgütleri Sorumluluğu yapan SODEV Onursal Başkanı Ercan Karakaş, siyasi yaşamını SODEP, SHP, CHP’de sürdüren yol arkadaşı Osman Özgüven’in sosyal belediyecilikte çığı açtığını vurguladı. Belgeselin, CHP Parti Okulu’nda ders olarak gösterilmesini öneren Ercan Karakaş, “Bu teklifimi Özgür Özel’e de iletmiştim ve olumlu bakmıştı. Başta belediye başkanları olmak üzere bütün belediyecilerin ve partililerin izleyerek feyz alması gerekir” dedi.

ULU: İNSANLARIN KİMLİĞİNE DEĞİL YÜREĞİNE BAKMAK GEREKİR
Gökmen Ulu da gelen bir soru üzerine şöyle konuştu: “Biz Dikili’nin şanslı çocuklarıydık, çünkü Osman Özgüven ve yoldaşlarından iyi şeyler öğrendik. Örneğin, komşumuz Yunan halkına karşı sürekli bir düşmanlaştırma vardı. 1980’lerin darbe yönetiminde bu had safhadaydı. Özgüven ve arkadaşları ise geçmişin acılarından ders çıkarmayı ancak kin gütmemeyi yaşatarak öğretti. Çünkü kin insan yüreğine yüktür. Onlar ‘Savaşın kazananı,
barışın kaybedeni yoktur’ şiarıyla Ege’de dostluk kapısını yeniden açtılar. Karşı kıyıdaki Midilli’den Yunan heyeti gelirken limanda toplanan çocuklar olarak kaygılıydık. O çocuklar arasında arkadaşımız Özgür Özel de vardı. Midilli’den ellerinde çiçekler, yüzlerinde gülücükler, dillerinde şarkılarla geldiler, kucaklaştılar. Gördük ki, gelenler öcü değilmiş, bizim gibi insanlarmış. İşte o zaman anladık, insanların kimliğine değil, yüreğine bakmak gerekir.”
Festival, Tunahan Kurt’un ‘Karganın Uykusu’ Ziya Demirel’in ‘Ela ile Hilmi ve Ali’, Fikret Reyhan’ın ‘Cam Perde’, Kerem Soyyılmaz’ın ‘Rodakis’i Ararken’, Erdem Şenocak’ın ‘Son Hasat’, Katja Bürkle’nin ‘Son Noktada’, Can Merdan Doğan’ın ‘En Uzun Gece’ filmlerinin gösterimleriyle devam edecek.
]]>14-25 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşecek festivalde birbirinden başarılı yönetmenler yarışırken, dünyaca ünlü yıldızların da etkinlikte göz kamaştıracağı düşünülüyor.
Organizatörlerin yaptığı açıklamada, yönetmenler Francis Ford Coppola, David Cronenberg ve Yorgos Lanthimos’un gelecek ay Cannes Film Festivali’nin büyük ödülü için yarışacaklarını belirtildi. Coppola, Adam Driver’ın başrolde olduğu, uzun zamandır üzerinde çalıştığı projesi “Megalopolis”i yarışmaya getirirken Lanthimos, “Poor Things”in başarısının ardından “Kinds of Kindness”la ve Cronenberg de Vincent Cassel’in başrol oynadığı “The Shrouds” ile kendini gösterecek.

Yarışmada yeni filmlerini görücüye çıkaran diğer yönetmenler arasında, Napoli’de geçen “Parthenope” filmiyle İtalyan Paolo Sorrentino, Brezilyalı Karim Ainouz’un erotik gerilim filmi “Motel Destino” ve Fransa’dan Jacques Audiard yer alıyor.
“Kutsal Örümcek”le (Holy Spider) tanınan İranlı-Danimarkalı yönetmen Ali Abbasi, “The Apprentice”ta Donald Trump’ın emlak kralı olarak ilk yıllarına bakıyor ve süper kahraman filmleriyle ünlü Sebastian Stan eski ABD başkanını canlandırıyor.
Festival direktörü Thierry Fremaux gazetecilere verdiği demeçte, bu yılın aynı zamanda birçok ünlü Çinli yönetmenin de geri dönüşünü simgelediğini söyledi. Ana yarışmada “Caught By The Tides” ile Cannes’ın duayeni Jia Zhangke yer alacak.

Festival, daha önce duyurusu yapılan açılış filmi Quentin Dupieux’nun yönettiği, Lea Seydoux’nun başrolünde yer aldığı Fransız komedisi “The Second Act” ile başlangıç yapacak.
Ayrıca Hollywood efsanesi George Lucas, bu yıl Palme d’Or’u almak için hazırlanıyor.
2024 CANNES SEÇKİSİ
Açılış filmi:
The Second Act
Yarışma dışında yer alan filmler:
Furiosa – George Miller
Horizon: An America Saga – Kevin Costner
She’s Got No Name- Peter Ho-sun Chan
Rumours – Guy Maddin, Evan Johnson, Galen Johnson

Yarışmada yer alan filmler:
Megalopolis – Francis Ford Coppola
The Apprentice – Ali Abbasi
Motel Destino – Karim Aïnouz
Bird – Andrea Arnold
Emilia Perez – Jacques Audiard
Anora – Sean Baker
The Shrouds – David Cronenberg
The Substance – Coralie Fargeat
Grand Tour – Miguel Gomes
Marcello Mio – Christophe Honoré
Caught by the Tides – Jia Zhangke
All We Imagine as Light – Payal Kapadia
Kinds of Kindness – Yorgos Lanthimos
Beating Hearts – Gilles Lellouche
Wild Diamond – Agathe Riedinger
Oh, Canada – Paul Schrader
Limonov – Kirill Serebrennikov
Parthenope – Paolo Sorrentino
The Girl with the Needle – Magnus von Horn

“Belirli bar bakış” olarak yer alan filmler:
The Shameless – Konstantin Bojanov
Norah – Tawfik Alzaidi
Le Royaume – Julien Colonna
Vingt Dieux – Louise Courvoisier
Le Proces du Chien – Laetitia Dosch
The Village Next to Paradise – Mo Harawe
Black Dog – Guan Hu
September Says – Ariane Labed
The Damned – Roberto Minervini
L’Histoire de Souleymane – Boris Lojkine
On Becoming a Guinea Fowl – Rungano Nyoni
My Sunshine – Hiroshi Okuyama
Viet and Nam – Minh Quý Trương
Santosh – Sandhya Suri

Özel Gösterimler
La Belle de Gaza – Yolande Zauberman
Apprendre – Claire Simon
The Invasion – Sergei Loznitsa
Ernest Cole, Lost and Found – Raoul Peck
Le Fil – Daniel Auteuil

Cannes Prömiyerler
Miséricorde – Alain Guiraudie
C’est Pas Moi – Leos Carax
Everybody Loves Touda – Nabil Ayouch
The Marching Band – Emmanuel Courcol
Rendez-Vous Avec Pol Pot – Rithy Panh
Le Roman de Jim – Arnaud Larrieu, Jean-Marie Larrieu
Gece Yarısı Gösterimleri
Twilight of the Warrior – Cheang Pou-soi
I, the Executioner – Ryoo Seung-wan
The Surfer – Lorcan Finnegan
The Balconettes – Noemie Merlant
]]>İşsiz genç Octavio, aşık olduğu ağabeyinin eşi Susana ile kaçarak yeni bir hayat kurmak ister. İhtiyacı olan parayı toplayabilmek için uysal köpeği Cofi’yi dövüştürür. Daniel, manken Valeria ile birlikte yaşamak için ailesini terk eder. İdealleri uğruna eşi ve kızını terk eden eski komünist gerilla El Chivo ise cezaevi yıllarından sonra hayatına yapayalnız bir kiralık katil olarak devam eder. Birbirlerine uzak, ama aslında yakın bu 3 hikayenin yolu bir trafik kazasında kesişir. Bir ülke eleştirisi sunarken varoluşçu sinemaya yeni bir soluk getiren Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzalez Inarritu’nun ilk uzun metrajlı filmi olan Paramparça Aşklar Köpekler, Cannes ve BAFTA’dan ödüllerle dönmüştü. Aynı zamanda “Ölüm Üçlemesi”nin de ilk filmi… Latin Amerika sinemasının yeniden ayağa kalkmasında büyük katkısı olan Inarritu üçlemenin devam filmlerinde ise yüzünü Hollywood’a döndü.
TANRI KENT (CİDADE DE DEUS – 2002)

Keskin, acımasız gerçekliğin öyküsüdür Tanrı Kent… Brezilya favelalarında doğan çocukların makus talihine soğukkanlı bir bakıştır. 60’larda hükümet eliyle kent dışına sürülen gecekondu mahalleleri nasıl oldu da Rio De Janeiro’da polisin bile giremediği gettolara dönüştü? Organize suç ağının pençesindeki o masum yüzlerden nasıl katiller yaratıldı? İşte o favelalardan biri olan Cidade de Deus’da mahallenin gerçek çocuklarıyla çekilen film, hakimiyet savaşındaki çetelerin ortasında yetişen bir grup getto çocuğunun 60’lardan 80’lere uzanan suçla örülü öyküsünü anlatıyor. Fernando Meirelles ve Katia Lund’un yönettiği sinema tarihinin bu en kanlı ‘çocuk’ filminin senaryosu bizzat filme konu olan favelada yetişen Paulo Lins’in romanından uyarlandı.
MACHUCA (2004)

Yönetmen Andres Wood’un Şili’deki ekonomik eşitsizliği, sosyal ayrımcılığı hedef tahtasına oturttuğu film, Pinochet’nin Allende’yi devirdiği 1973 darbesini farklı sınıflardan 2 çocuğun gözünden anlatıyor. İdealist bir peder sayesinde özel okulda eğitim şansı yakalayan “kenar mahalle” çocuğu Machuca, okulun varlıklı öğrencilerinden Gonzola ile yakın arkadaş olur. Gonzola, bıçkın Machuca sayesinde çekingenliğini üzerinden atmaya başlar. Machuca ise Gonzola sayesinde ilk kez bisiklete biner. İlk aşkı aynı kızda tadan, birbirlerinin yaralarını iyileştiren farklı dünyalardan bu iki masum arasında kurulan denge, sınıfsal çatışmanın ortasında mevcudiyetini koruyabilecek mi?
NO (2012)

Yıl 1988… Şili’de askeri darbe ile iktidara gelen Augusto Pinochet diktatörlüğünün 15. yılı. Şili halkı, ülkenin “yüce başkanı”nın 8 yıl daha iktidarda kalıp kalmayacağını oylamak üzere referanduma gider. Susturulmuş bir muhalefet, büyük ölçüde kontrol altına alınmış bir medya ve çaresizliği kabullenmiş bir toplum söz konusuyken büyük çoğunluk bu referandumdan ‘evet’ çıkacağında hemfikirdir. Oysa ki yalnızca 1 ay süren bir reklam kampanyası bir ülkenin makus talihini ters yüz edecektir. Peki genç reklam uzmanı Rene Saavedra’nın yönettiği bu kampanya, dikta rejiminin sonunu nasıl getirdi? Şili tarihinin akışını değiştiren o sürecin perde arkasını anlatan No, “Korkular değil, fikirlerdir güçlü olan” diyor.
HAL VE GİDİŞ (CONDUCTA – 2014)

Küba’nın “öteki” yüzüne eleştirel bir gözle bakan Ernesto Daranas imzalı Conducta, okulunda sorunlu bir çocuk olan 11 yaşındaki Chala’nın yaşamı üzerinden ülkenin sosyo-politik meselelerine, işçi sınıfının uğradığı ayrımcılığa odaklanıyor. Alkol ve uyuşturucu bağımlısı annesiyle yaşayan Chala, köpeklerini dövüştürerek ya da eğittiği güvercinlerini satarak evin geçimini tek başına sırtlanıyor. Bir çocuğun kaldıramayacağı zorluklarla boğuşan Chala, kendisini tek ifade biçimi şiddet olunca okulun istenmeyeni haline geliyor. Onun elinden tutan yegane isim olan idealist öğretmen Carmela, hem Chala’yı hem de onun kadar zorlu bir hayatı olan öğrencisi Yeni’yi kurtarmak isterken kendisini de riyakarlığın ortasında buluyor.
UZAKTAN (DESDE ALLA – 2015)

Armando orta yaşlı, varlıklı ve yalnız bir adamdır. Gizli bir tutkusu vardır; o da para karşılığı tuttuğu genç erkekler… Ama onlara dokunmaz, sadece belli bir mesafeden çıplak bedenlerini izlemek ister. Armando, bu fakir gençlerden biri olan Elder’den gördüğü şiddete rağmen, onu reddeden delikanlıya saplantılı derecede tutulur. Giderek birbirlerine yakınlaştıklarındaysa davranışlar dönüşür ve final sahnesinde zirveye ulaşılır. Yıllardır içinde gizli bir intikam duygusu besleyen Armando’nun bambaşka bir amacı vardır. Venezuela’da ataerkil bir toplumun tabularına ‘uzaktan’ bakan, bu nedenle soğuk bir anlatım dilini tercih eden film, ensest, eşcinsellik, homofobi kavramlarını sorgularken, ülkedeki sosyo-ekonomik adaletsizliğe dair de eleştiriler yöneltiyor. Uzaktan, Lorenzo Vigas’ın ilk yönetmenlik deneyimi olmasına rağmen Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan’a uzandı.
]]>Kur’an-ı Kerim’in okunup duaların edildiği törenin ardından basın mensuplarına açıklamada bulunan Kerem Alışık, yıllar geçmesine rağmen babasına duyduğu sevgi ve hasretin bitmediğini dile getirdi.
“Gözleri Türkçe konuşan bir adamdı”
Sadri Alışık’ın derinliği yüksek ve çarpıcı bir sanatçı olduğunu vurgulayan Alışık, “Bugün babamın doğum günü. Hem ramazan ayındayız hem de Kadir Gecesi’ni idrak ediyoruz. Böyle bir vakitte bu anmayı yapıyor olmamız çok güzel. Sadri Alışık, gözleri Türkçe konuşan bir adamdı. Filmlerindeki kadar serseri, resimlerindeki kadar naif, şiirlerindeki kadar filozof insandı.
O, karşısındakinin aklına uğramadan, doğrudan kalbine inen bir kişiydi. Komediyi de hüznü de bir arada yaşayan ve yaşatan bir sanatçıydı. Bu geçen zamanda anladım ki babalar duvar gibiymiş, görünmese de dokunurlarmış evlatlarına. Buraya kadar gelip, bizleri yalnız bırakmayan herkese de tekrar teşekkür ediyorum” dedi.

Sadri Alışık kimdir?
Tiyatro ve sinema oyuncusu Sadri Alışık, 5 Nisan 1925’te İstanbul’da doğdu. Çocukluk yıllarında tiyatroya ilgi duyan ve okul piyeslerinde rol alan Alışık, İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra, bir süre Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’ne devam etti.
Amatör olarak 1939’da sahne tozunu yutan Alışık, 4 yıl sonra “Raşit Rıza Topluluğu Tiyatrosu”nda profesyonel olarak sahneye adım attı.
Alışık, Muhsin Ertuğrul yönetimindeki “Küçük Sahne”nin yanı sıra “Karaca”, “Site”, “Çevre”, “Oda”, “Kent”, “Oraloğlu” tiyatrolarının çok sayıda oyununda rol aldı.
Tiyatrodan sinemaya ilk adımı 1944 yılında Faruk Kenç’in yönettiği “Günahsızlar” filmiyle atan sanatçı, eğri selamıyla “Turist Ömer”, bir türlü gol atamayan “Ofsayt Osman” karakterleriyle dikkati çekti. Alışık, rol aldığı yüzlerce filmde seyirciyi bazen güldürdü, bazen ağlattı.
Sadri Alışık, fakir ama gururlu, neşeli ve zeki, mülayim aynı zamanda kararlı karakterlere hayat verirken, filmlerde kullandığı replikler seyircinin diline pelesenk oldu. Şair Attila İlhan’ın kardeşi, oyuncu Çolpan İlhan’la 1959’da dünya evine giren Alışık’ın oğlu Kerem 1960’ta dünyaya geldi.
Sanatçı, “Afacan Küçük Serseri”deki rolüyle 1971 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” ödülünü aldı.
Rol aldığı son film olan, Yavuz Özkan’ın yönettiği “Yengeç Sepeti”ndeki rolüyle de 1994 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü kazanan Alışık, 18 Mart 1995’te hayata gözlerini yumdu.

Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedilen sanatçının, rol aldığı başlıca filmler şöyle:
“Günahsızlar” , “Çakırcalı Mehmet Efe”, “Vatan ve Namık Kemal”, “İstanbul Çiçekleri”, “Hürriyet Şarkısı”, “Tanrı Şahidimdir”, “Yavuz Sultan Selim Ağlıyor”, “Battal Gazi Geliyor”, “Yalnızlar Rıhtımı”, “Hicran Yarası”, “Küçük Hanımefendi”, “Küçük Hanımın Şoförü”, “Ayşecik Yavru Melek”, “Küçük Hanım Avrupa’da”, “Helal Olsun Ali Abi”, “Ayşecik Çıtı Pıtı Kız”, “Ayşecik Cimcime Hanım”, “Avare”, “Turist Ömer”, “Turist Ömer Dümenciler Kralı”, “Berduş Milyoner”, “Ah Güzel İstanbul”, “Turist Ömer Almanya’da”, “Bitirimsin Abi”, “Serseri”, “Kız Kolunda Damga Var”, “Agora Meyhanesi”, “Ağlama Değmez Hayat”, “Turist Ömer Arabistan’da”, “Altın Kalpler”, “Ah Müjgan Ah”, “Darıldın mı Cicim Bana”, “Turist Ömer Yamyamlar Arasında”, “Afacan”, “Kavanoz Dipli Dünya”, “Ali Baba ve Kırk Haramiler”, “Ayıp Ettin Şemsettin”, “Turist Ömer Boğa Güreşçisi”, “Gelinlik Kızlar”, “Afacan Harika Çocuk”, “Balıkçı Osman”, “Turist Ömer Uzay Yolunda”, “Ne Hakem”, “Ben Sana Mecburum”, “Saffet Beni Affet”, “Çapkın Baba”, “Kız Babası”, “Yengeç Sepeti.”
]]>‘Bay Sinema’ olarak bilinen yönetmen, senaryo yazarı ve Erler Film’in kurucusu İnanoğlu, 18 yıldır yayınlanan ‘Arka Sokaklar’ dizisinin de eski yapımcısıydı.
Türker İnanoğlu, Yeşilçam’ın ünlü oyuncusu Gülşen Bubikoğlu ile evliydi.
İnanoğlu, yarın saat 10.00’da TİM’de yapılacak törenin ardından son yolculuğuna uğurlanacak.
Türker İnanoğlu’nun ölümünün ardından ünlü isimler sosyal medyadan duygularını paylaştı.
TÜRKAN ŞORAY
“En yakın dostum ,arkadaşım Türker İnanoğlu’nu kaybettik. Yokluğunu şimdiden hissetmeye başladım. Sinema kariyerimi başlatan, hayatımda özel bir yeri olan, değerli setdaşımın kaybından dolayı çok ama çok üzgünüm. Türk sinemasına kendini adamış, yaptığı katkılarla,verdiği emeklerle yapıtlarıyla ve filmleriyle sonsuza kadar yaşayacak unutulmayacak.”
FİLİZ AKIN
“Uzun süredir hastalıklarla uğraşıyordu. Doktorları ve ailesinin bütün gayretine rağmen kurtarılamamış. Hayatında pek çok şeyden de fazla sinemayı seven, gerçekten de son günlerine kadar üreten, önce yönetmen sonra sadece prodüktör olarak devam eden son çınarı, oğlumun babasını kaybettik. Başta eşinin, çocukları Zeynep ve İlker’in, torunlarının ve tüm sinema camiasının başı sağ olsun, sabırlar diliyorum… “Bay Sinema” maalesef yok artık…”
HÜLYA KOÇYİĞİT
“Ah Türker ah… Canım dostum, canım arkadaşım… Gerçek bir sinema emekçisini, Türker İnanoğlu’nu az önce kaybetmişiz… Çok derin bir üzüntü içindeyim. Güle güle ‘Bay Sinema’…. Türk sinemasının temel taşlarından, varlığıyla hep güven veren , huzur veren, mutluluk veren gerçek bir dosttun sen. Türk sineması; ömrünü sinemaya adamış, gece gündüz sadece sinema için yaşayan, sinemaya adeta oyuncu fabrikatörü olmuş önemli bir ismi kaybetti bugün….”
“Ah Türker, geride muhteşem bir dostluk bıraktın öncelikle benim için. Açtığın sinema salonları, ülkemize kazandırdığın video, kurduğun stüdyolar, Erler Film, Türvak, Tim Show Center, Karabük Ünivsetistesi Türker İnanoğlu İletişim Fakültesi ve daha nicesi… Ne kadar önemli izler bıraktın gönlünü bu sektöre vermiş insanlara…”
“Türker İnanoğlu’na Allahtan rahmet, tüm sevenlerine sabır diliyorum. Biricik evlatları sevgili İlker ve sevgili Zeynep size sıkı sıkıya sarılıyorum. Türk sinemasının başı sağ olsun.”
MÜJDE AR
“Türker İnanoğlu’nu sinemanın bir bireyi olarak ifade etmek hafif kalır. Türker İnanoğlu sinemanın kendisiydi. Onun için önce sinema vardı, sonra hayat vardı. Bütün yakın çevresindeki arkadaşlarına inanılmaz bir vefa duyan insandı.”
ERDAL ÖZYAĞCILAR
“Türker ağabey meslek hayatımda bana gösterdiğin sevgiyi, bana gösterdiğin güveni, bana verdiğin öğütleri, Yeşilçam filmleri ve dizi film dünyasında bana öğrettiklerini helal et. Beraber çalıştığımız yapımlarda katkılarım helal olsun. Seni ve kulağıma küpe olan sözlerini unutmayacağım. Hep yüreğimdesin. Nurlar içinde yat.”
EROL EVGİN
“Türk sinema ve televizyon dünyamızın duayeni, değerli dostum Türker İnanoğlu’nu kaybettik. Yapımcı, yönetmen, senarist olarak ömrünü sanata adamış Türker İnanoğlu’na Allah’tan rahmet, ailesine ve sevenlerine sabır ve başsağlığı dilerim. Mekânı cennet olsun.”
ALİ SUNAL
“Hoşçakal Türker ağabey. Küçük bir çocukken benimle arkadaşlık yaptığını, Zeynep ile oynayalım diye beni evden alıp kendi evinizde yatılı ağırlamanızı ve uyuyana kadar korktuğum için başımda bekleyip bana masal anlatmanı asla unutmayacağım…”
HAMDİ ALKAN
“Canım Türker ağabeyim mekânın cennet olsun.Huzur içinde uyu.”
EROL EVGİN
“Türk sinema ve televizyon dünyamızın duayeni, değerli dostum Türker İnanoğlu’nu kaybettik. Yapımcı, yönetmen, senarist olarak ömrünü sanata adamış Türker İnanoğlu’na Allah’tan rahmet, ailesine ve sevenlerine sabır ve başsağlığı dilerim. Mekânı cennet olsun.”
AJDA PEKKAN
“Bir duayeni daha kaybetmenin derin üzüntüsüyle, sinema dünyasınin ve İnanoğlu ailesinin başı sağ olsun, mekânı cennet olsun.”
YILMAZ ERDOĞAN
“Güle güle Türker Ağbi… Seninle çalışmanın, ağbi- kardeş sohbetleri yapmış olmanın onurunu hep taşıyacağım.”
]]>
Oppenheimer ve bir grup bilim insanının atom bombası tasarlama sürecini anlatan film, Temmuz 2023’te başta ABD olmak üzere birçok ülkede gösterilirken, Japonya’da 29 Mart’ta izleyiciyle buluştu. Atom bombasının “insani bedelini örtbas ettiği” gerekçesiyle eleştirilen filmin, içeriği ve tanıtımına ilişkin tartışmalar nedeniyle Japonya’da geç gösterime girdiği belirtiliyor.

Japonya’da atom bombası mağdurları olarak tanınan “hibakuşalar” ile halk, “Oppenheimer” filminin, 79 yıl sonra da olsa atom bombası gerçeklerinin anlaşılmasına bir nebze katkı sunacağını ifade ediyor.
Filmi izleyen Japon Kikuçi, sinema çıkışında AA muhabirine yaptığı açıklamada, “Japonlar için oldukça önemli bir eser” diye nitelediği filmin, ülkede şimdiye kadar neden vizyona girmediğini merak ettiğini söyledi. Kikuçi, “Japonlar açısından histerik duyguları incitecek ya da bu tarzda bir film olduğunu düşünmüyorum. Bence önemli olan Japonya-ABD gibi ülkeler arası ilişkilerle ilgili olmak yerine daha küresel ölçekte hikayeleri tasvir etmesi” dedi.

Üniversitede tarih bölümde eğitim alan ve sinema salonunda çalışan Nakahara, “Japon tarihi açısından önemli” olduğunu düşündüğü filmde, bölge halkının acılarına değinilmemesini “Acıyı yaşayan bilebilir, yabancılar bunu hayal bile edemezler” sözleriyle değerlendirdi.
Nakahara, “Doğrudan zarar görenlerin duyguları ile filmin senaryosunu yazanların duyguları birbirinden farklı olunca hakikat sinemaya eksik yansıyabiliyor” dedi.
Filmin ikincisinin çekilmesi halinde de Nakahara, bombalama sonrası bölgeye yağan ve “Kuroi-ame” diye bilinen radyoaktif yağmur dahil atom bombalarının halkın yaşamına olumsuz etkilerine değinilmesi çağrısı yaptı. Hiroşima ve Nagazaki kentinde yaşayan atom bombası mağdurları “hibakuşalar” da ulusal basına verdikleri demeçlerde, filmin, atom bombasının gerçekleri konusunda farkındalık yaratma açısından fayda sağlayacağını dile getirdi.

Yaşadığı Nagazaki kentine atom bombası atıldığında 13 yaşında olan Tanaka Terumi, 5 aile üyesini kaybettiği olayı halen unutmadığını ancak filmin atom bombalarına sahip olmanın ne anlama geleceğine yönelik insanları düşünmeye sevk edeceğini belirtti. “Ne kadar fazla sayıda insan bu filmi izlerse o kadar iyi” diye konuşan Tanaka, modern politik dünyada nükleer bombaların rolü ile bu bombaların insanlığın yok edilmesine neden olabileceğinin halen yeterince anlaşılmadığını söyledi. Tanaka, “Neredeyse 80 yıl oluyor ancak insanların bu silahların gerçekte toplumları nasıl etkileyebileceğini düşünmediği bir döneme girdik” ifadesini kullandı.

79 yaşındaki Sakuma Kunihiko da atom bombalarının atılmasından sonra yaşanan dönemi anlatmamasına rağmen filmin olup bitenler hakkında yalnızca yüzeysel bilgiye sahip olanlar için hala bir öğrenme fırsatı olabileceğini söyledi. Yaşadığı Hiroşima kentine atom bombası atıldığında 9 aylık olduğunu, dolayısıyla olayı hatırlamadığını belirten Sakuma, filmin, Hiroşima’yı yansıtmadığı eleştirilerini anladığını kaydetti. Sakuma, “Film, atom bombasının geliştirilmesi sürecini ‘anlaşılması kolay’ hale getirdi. Hibakuşa ya da değil, herkes bunun farkında olmalı” dedi.
11 Mart’ta düzenlenen Oscar töreninde Christopher Nolan’ın Amerikalı fizikçi J. Robert Oppenheimer’ın hayatını konu alan “Oppenheimer” filmi, “En İyi Film” dahil 7 dalda ödül kazanmıştı.

13 dalda aday gösterilen filmin yönetmeni Christopher Nolan ise ilk kez Oscar alarak “En İyi Yönetmen” ödülüyle büyük başarı elde etmişti. Filmde Oppenheimer’ı canlandıran İrlandalı aktör Cillian Murphy ise “En İyi Erkek Oyuncu” ödülüyle büyük sevinç yaşamıştı.
Oppenheimer’daki rolüyle dikkatleri çeken ve “Iron Man” karakteriyle ünlenen Robert Downey Jr. ise ilk Oscar’ına “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” ödülüyle ulaşmıştı.
]]>Sinemaya adım attığı yıllarda henüz video kameraların, internetin olmadığını belirten Ceylan, “Çocukluğum Çanakkale Yenice’de geçti. O küçücük kasabada bir sinema vardı ve her gün film değişirdi. Nasıl yaşamamız gerektiğini ve ne olmak istediğimizi o sinemadan öğrendik. Filmler değiştiği için de her gün hayallerimiz değişirdi. Mehmet Eryılmaz’ın bana çok büyük faydası olmuştur. O olmasaydı ben sinemaya başlamamış bile olabilirdim” dedi.
Ceylan, Eryılmaz’ın çektiği bir kısa filmde kendisini başrolde oynatmak istediğinden bahsederek, “Bütün aşamalara dahil olmak koşuluyla, sinema yapmayı öğrenebilirim düşüncesiyle kabul ettim. Filmi çektik, montajına girdim. Her şey mucize gibi geliyordu. Sonra bir kamera satın aldım. Aklıma gelen fikirleri not ediyordum ve onları çekiyordum. Öğrenmenin en iyi yolu kesinlikle hata yapmaktır. Çünkü hatalar doğruyu öğretiyor insana” ifadelerini kullandı.
“HAYATIN SIRLARI KAFAMA TAKILIYOR VE ONLARIN PEŞİNDEN GİDİYORUM”
Sinemanın bir arayışı temsil ettiğine dikkati çeken usta yönetmen, şöyle devam etti:
“İnsan bir yere gelip de bir şey olmuyor, devamlı arıyorsun, anlamaya çalışıyorsun. İnsan bedenen yaşlanıyor ama ruhu çocuk. Bilinç daha çok bilmediği bölgelere yoğunlaşıyor. Ben mesela öğretmen olamam. Çünkü bildiklerim beni ilgilendirmiyor. Bilmediğim, kendi ruhumun, dünyanın veya hayatın sırları kafama takılıyor ve onların peşinde gidiyorum. Dolayısıyla film yapmak da asla bir bildiri ya da bildiklerimi diğer insanlara aktarmak gibi bir eylem olamaz. Film yaparken kendim de bir şey arıyorum. Ancak o şekilde motive olabilirim. Film yapmak bir tür araştırma, terapi, anlamaya çalışmak benim için.”
RUS EDEBİYATI VURGUSU
Filmlerinde Rus edebiyatının etkilerinin olduğuna işaret eden Nuri Bilge Ceylan, “Cemal Süreya gibi söyleyecek olursam ‘Suç ve Ceza’yı okudum, o gün bugündür huzurum yoktur. Aslında bu romanı çok beğendiğimden değil, beni anlatıyor gibi geldi. ‘Kış Uykusu’ temel olarak Dostoyevski’nin iki hikayesinden yola çıkarak, onlara dayanarak yazılmış bir film. Kendimi tanımama, insan denen şeyi anlamama yardım ettiği için Rus edebiyatını seviyorum” diye konuştu.
Ceylan, kendisine göre benzer ruha sahip insanların kardeş olduğunu söyleyerek, “Mesela Tarkovski’nin filmlerinde Eric Rohmer’dan şeyler görürüz. Bu çok normal ve hoşuma gidiyor. Sadece filmler değil, kitaplar, hayattaki her şey insanı etkiliyor. Bütün bunların toplamıyız aslında. Abbas Kiarostami de bana çok kapı açtı. Onun filmlerinde de mutlaka büyük hikayeler bulmak gerekmediğinin örneğini görmek çok heyecanlandırmıştı beni” dedi.
İlk filmlerine ilişkin eleştirileri olduğunu belirten Ceylan, şunları kaydetti:
“‘Kasaba’ Berlin’de gösterildiğinde çok kötü gelmişti, diyalogların çalışmadığını düşünmüştüm. Diyalogların çalışmıyor oluşu, bende tuhaf bir korku yarattı diyaloglara karşı. Hala ‘Kasaba’yı izleyemem. Bu meseleyi halletmem için radikal çözümler aramaya başladım ve bir daha dublajla film yapmadım. Diyalog korkusu bende öyle bir travmaya neden oldu ki, son filmime kadar ‘Acaba burada bu diyaloğu çalıştırabilir miyim?’ gibi korkular yaşadım.”
“ZAMAN BENİM İÇİN DÜNYADAKİ EN TRAJİK ŞEY”
Sinemada zaman kavramının altını çizen Nuri Bilge Ceylan, “Zaman benim için dünyadaki en trajik şey. Zaman kavramı, benliğime hakim olduğunda her şey anlamını yitiriyor benim için. Zaten her şeyi çok anlamlı bulan değilim. O yüzden biraz anlamı yaratmak zorunda kalıyorum belki de. Her şeyin boş gelme duygusu beni çok kolay etkisi altına alabiliyor. Dolayısıyla edebiyat, sanat, sinema, film yapmak, bunların hepsi benim bu tarafıma çok iyi geldi. Çünkü aksi takdirde melankolik yapım bünyeme egemen olabilirdi” dedi.
Ceylan, gelecekteki çalışmalarına ilişkin de şunları anlattı:
“Şu an ne yapacağımı bilmiyorum. Çekmecesinde bir sürü projesi olan yönetmenlerden hiçbir zaman olamadım. Çünkü bir film yapmak insanı değiştiriyor. Mesela iki tane projem olsa, birinciyi çektiğim zaman öyle bir pozisyona geliyorum ki ikinciyi çekmeyi istemez bir halde oluyorum. Dolayısıyla duygularıma bırakıyorum, bekliyorum, kitap okuyorum, geziyorum sonra kendiliğinden bir şey yavaş yavaş hakimiyet kuruyor üzerimde. Film çekmek için onu bekliyorum. Belki de artık hiç film çekmem, bilmiyorum. Proje bazlı film çeken biri değilim. Bu aralar fotoğrafla uğraşıyorum, daha çok hoşuma gidiyor.”
]]>Yıldız dergisinin 1952’de İstanbul Film ile düzenlediği yarışmada, genç kızlar arasında birinci seçilen Doruk, aynı yıl Faruk Kenç’in senaryosunu yazıp, yönetmenliğini üstlendiği “Çakırcalı Mehmet Efe’nin Definesi” adlı filmle sinemaya adım attı.
Sanatçı, 1953’te gerçekleştirilen güzellik yarışmasında Türkiye İkinci Güzeli seçildi, “Köroğlu/Türkan Sultan” ve Ömer Lütfi Akad’ın yönettiği, Ayhan Işık ile ilk kez kamera karşısına geçtiği “Öldüren Şehir” filmlerinde rol aldı.
Ailesinin engellemelerine rağmen Enver Paşa’nın yeğeni, yönetmen Kenç ile 1954’te evlenen Doruk’un kızı Gül, 1955’te dünyaya geldi. Çift, 5 yıllık evliliğin ardından boşandı.
Başarılı sanatçı, 1955’te Neriman Köksal ve Kenan Pars ile “Ölüm Korkusu”, Zeki Müren’le “Son Beste”, 1957’de ise Turan Seyfioğlu ile “Çölde Bir İstanbul Kızı” filmlerinde başrol oynadı. Son Beste sinemada büyük ilgi gördü.
“Küçük Hanımefendi” en beğenilen filmlerinden oldu
Oyuncu Doruk, Nejat Saydam’ın yönettiği, sinemanın unutulmazları arasında yer alan 1961 yapımı “Küçük Hanımefendi” filminde başrolleri Ayhan Işık ve Sadri Alışık ile paylaştı.
Film, yılın en çok izlenen ve en beğenilen filmlerinden birisi olup, çok olumlu eleştiriler alınca, aynı kadroyla 1962’de “Küçük Hanım Avrupa’da” ve “Küçük Hanımın Kısmeti”, 1970’te ise “Küçük Hanımın Şoförü” adlı devam filmleri çekildi.
Sanatçı Zeki Müren ile de bir dizi sinema filminde rol alan sanatçı, 1959’da “Kırık Plak”, 1961’de “Hep O Şarkı”, 1962’de “Bahçevan”, 1963’te “İstanbul Kaldırımları”, 1964’te “Hayat Bazen Tatlıdır” adlı yapımlarda oynadı.
Yönetmen ve senarist Özdemir Birsel ile 1961’de evlenen Doruk, 1964’te çekilen “Duvarların Ötesi” filminde Tanju Gürsu ve Erol Taş ile başrolü paylaştı. Sanatçının oğlu Aydın 1967’de dünyaya geldi.
Özellikle melodramlar ile duygusal güldürülerin değişmez oyuncularından biri haline gelen sanatçı, 1950 ve 1960’lı yılların en beğenilen yapımlarında rol aldı.
Başarılı oyuncu, 1969 yapımı “Ayşecik-Yuvanın Bekçileri” filmiyle 1970’te Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Kadın Oyuncu” ödülüne layık görüldü.
Zayıflama ilaçlarıyla sağlığını kaybetti
Aldığı kiloları vermek amacıyla kullandığı ilaçların yan etkisi ve yaşadığı psikolojik sorunlar nedeniyle zor günler geçiren sanatçı, bir süre akıl hastalarının tedavi gördüğü Fransız Lape Hastanesinde yattı.
Yaşadığı sağlık sorunlarının yanı sıra 1970’li yılların başında eşi de iflas edince, ekonomik olarak sarsılan sanatçının evindeki eşyalar haczedildi.
Kariyeri boyunca Ayhan Işık, Zeki Müren, Göksel Arsoy, Eşref Kolçak, Ekrem Bora, Tamer Yiğit, Ediz Hun, Cüneyt Arkın ve İzzet Günay ile başrol oynayan sanatçı, 1972’de son filmi “Gecekondu Rüzgarı”nda rol aldı.
Sinemayı 1975’te bıraktı
Zeki Müren’in “Burnunun ucundan, kirpiğinin gölgesine kadar güzel” dediği sanatçı, 1975’te sinemayı bıraktığını açıkladı.
Sadri Alışık’ın vefatından bir hafta sonra 26 Mart 1995’te hayata veda eden Doruk, Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.
Belgin Doruk, 1987’de konuk olduğu TRT ekranlarında yayınlanan Kamera Arkası programında 1960’lı yılların Türk sinemasına dair şunları anlatmıştı:
“Bir arz talep melesi oluyordu. O filmleri yapıyorduk, çünkü halk bayılıyordu. İzleyici gülmek, ağlamak istiyordu. Hatta filmler ikişer kere çekiliyordu. Bütün romanlar falan. Bir yılda oynadığım filmler 12’yi geçmedi. Fakat bir ara zannediyordum 1958’ler falandı. 3 filmde bir gün içerisinde çalıştığımı biliyorum.
Sabah gidip öğlene kadar bir sette, öğleden akşama kadar bir sette, akşamdan sabaha kadar 3. sette çalıştığımı hatırlıyorum. Biz şunu yaşadık, ‘Altın Çağ’ diyoruz o döneme, seyircimizle kucak kucağa, o büyük coşkuyu içimizde hissederek, onlar bizle, biz onlarla. Bir film çekildiği zaman polis kordonu altında çalışırdık. O ne büyük bir izdihamdı birimizi görmek için. Sinemaların prömiyerlerinde camlarının kırıldığını hatırlıyorum.”
Sanatçının oynadığı filmler şöyle:
1952’de “Çakırcalı Mehmet Efe’nin Definesi”, “Kanlı Çiftlik”, 1953’te “Köroğlu/Türkan Sultan”, “Öldüren Şehir”, 1954’te “Çalsın Sazlar, Oynasın Kızlar”, 1955’te “Kader”, “Son Beste”, “Ölüm Korkusu”, 1957’de Mahşere Kadar”, “Çileli Bülbül”, “Lejyon Dönüşü”, “Çölde Bir İstanbul Kızı Şermin”, 1958’de “Daha Çekecek miyim?”, “Beraber Ölelim”, “Hayat Cehennemi”, 1959’da “Kederli Yıllar”, “True Romance”, 1959’da “Annemi Arıyorum”, “Binnaz Binnaz”, “Kırık Plak”, “Ömrümün Tek Gecesi”, “Ölmeyen Aşk”, 1960’ta “Ayşecik Şeytan Çekici”, “Gece Kuşu”, “Kanlı Firar”, “Satın Alınan Adam”, “İlk Aşk”, “Yeşil Köşkün Lambası”, 1961’de “Aşkın Saati Gelince”, “Bir Demet Yasemen”, “Düğün Alayı”, “Kızıl Vazo”, “Bir Yaz Yağmuru”, “Tatlı Günah”, “Zavallı Necdet”, “Özleyiş”, 1962’de “Bülbül Yuvası”, “Küçük Hanımefendi”, “Aşka Karşı Gelinmez”, “Daima Kalbimdesin”, 1963’te Akdeniz Şarkısı”, “Gönül Avcısı”, “Aşk Tomurcukları”, “Bahçevan”, “Kadınlar Hep Aynıdır”, 1964’te “Bitirimsin Hanım Abla”, “Duvarların Ötesi”, “Evcilik Oyunu”, “Aşk ve Kin”, “Şoförler Kralı”, “Suçlular Aramızda”, “İstanbul Kaldırımları”, 1965’te “Bir Gönül Oyunu”, “Hep O Şarkı”, “Kırık Hayatlar”, “Satılık Kalp”, “Sayılı Dakikalar”, “Yasak Cennet”, “Şoförün Kızı”, “Toprağın Kanı”, 1966’da “Bozuk Düzen”, “Allahaısmarladık Yavrum”, “Sevgilim Bir Artistti”, “Toprağın Kanı”, “Güzel Bir Gün İçin”, 1968’de “Atlı Karınca Dönüyor”, “Kanlı Nigar”, “Yıkılan Gurur”, “İstanbul’da Cümbüş Var”, “İstanbul’u Sevmiyorum”, 1969’da “Şahane İntikam”, “Ayşecik Yuvanın Bekçileri”, 1970’te “Küçük Hanımın Şoförü”, “Gönül Meyhanesi”, “Pamuk Prenses ve 7 Cüceler”, 1973’te ise “Gecekondu Rüzgarı”
]]>2021 yılında bu rolden emekli olan Craig, Bıçaklar Çekildi: Gizemli Bir Serüven’de (Glass Onion) rol alıp hayatına devam ederken, havalı ajanın geleceğiyle ilgili de çeşitli söylentiler alıp başını gidiyor. Son olarak da bu ikonik rol için 33 yaşındaki oyuncu Aaron Taylor-Johnson’a teklif edildiği konuşuluyor.

TÜM OKLAR ONU GÖSTERİYOR
Tenet, Avcı Kraven (Kraven the Hunter), Suikast Treni (Bullet Train), Yenilmezler 2 (The Avengers) gibi yapımlarda rol alarak dikkat çeken oyuncuya resmi bir teklif yapıldığı ve artık kendisinin yanıtının beklendiği basına yansıdı.
Taylor-Johnson’ın yeni Bond olacağına dair söylentiler ilk defa Ocak 2023’te, yapımcı Barbara Broccoli’nin, aktörle yapılan ekran testinden etkilendiği bildirildiğinde ortaya çıktı. Ancak yeniden alevlenen iddialar karşısında henüz Taylor-Johnson’dan net bir bilgi alınmış değil.
Taylor-Johnson, yakın zamanda verdiği bir röportajda şunları söyledi: “Gerçekten yalnızca göstereceğim ve anlatacağım şeyler hakkında konuşabilirim. Yani The Fall Guy, Nosferatu, Avcı Kraven. Benim için bir geleceğin çizilmesine ihtiyacım olduğunu düşünmüyorum. Benim için ne zorlayıcı olursa olsun, daha iyisini yapabileceğimi hissediyorum.”

Ayrıca ünlü oyuncu, röportajda Bond olabileceğiyle ilgili iddiaları çürütürcesine; markası olmak için arka arkaya aksiyon filmleri çekmek istemediğini de söyledi.
Bu yorumlar, Ağustos 2015’te Taylor-Johson’ın Bond oynamayı düşünmenin heyecan verici olup olmadığı sorulduğunda verdiği yanıta benzemesiyle dikkat çekti: “Sadece şu anda elimde olabilecek şeylere odaklanıyorum.”
Taylor-Johnson’ın yorumlarına rağmen, The Sun’ın haberine göre Eon Productions, 26. Bond filminin çekimlerine bu yılın sonlarında başlamayı umuyor ve yapımcıların bu rol için tercihi 33 yaşındaki Taylor-Johnson. Hatta bir kaynak şunları söyledi: “Eğer kabul etmek isterse Bond, Aaron’un işi. Resmî teklif masada ve onlar da yanıt bekliyor.”

62 YILDIR VAZGEÇİLMİYOR
Daniel Craig’in ayrılışı ve ardından yeni James Bond arayışının bu kadar heyecan yaratmasının nedeni ise neredeyse 62 yıldır beyaz perdede ikonik bir karaktere sahip serinin sinemaseverler tarafından benimsenmiş olması.
Bundan seneler önce centilmen, yakışıklı ve karizmatik bir casus ünlendi. Başarılı kariyerine rağmen sürekli sigara içen ve hatta zaman zaman şovenist tutumuyla kadınların tepkisini çeken bir karakter ortaya çıktı. Yine de kimse onu sevmekten vazgeçmedi.
Yazar Ian Fleming, Casino Royale adlı kitabında James Bond karakterini tanıttığından beri dünya sonsuza dek değişti desek, abartmış da olmayız.

İngiliz Gizli İstihbarat Servisi’nde (MI6) Ajan 007 olarak adlandırılan James Bond, ilk defa İngiliz romancı Ian Fleming’in 1953’te yayımladığı Casino Royale adlı kitabında ortaya çıktı. Bond, aslında Soğuk Savaş dönemi ajanı olarak tasarlandı. İstihbarat ve özel kuvvetler konusunda eğitim almış olan süper casus, her zaman en yeni cihazları kullanarak dikkat çekti.
Maceralarında Sovyet ajanlarını engelledi, uluslararası gangsterleri adalete teslim etti ve daima güzel kadınlarla birlikte oldu. Heyecanlı bir kumarbaz, İngiliz tacına ve İskoç köklerine olduğu kadar, votka martinisine de son derece sadık… Ancak tüm bu karizmasına rağmen oldukça da yalnız…

Fleming, Bond’a 12 romanda ve ek kısa öykü koleksiyonlarında yer verdi. 1962’de Dr. No filme uyarlandı. Yapımcılığını Albert Broccoli ve Harry Saltzman’ın üstlendiği film, tarihteki en başarılı film serilerinden birinin başlangıcı oldu. Fleming’in ölümünden sonra diğer yazarlar seride yeni romanlar ve orijinal film hikayeleri üretmeye devam ettiler.
Bond, 1960’lı yıllarda Sean Connery, 70’li ve 80’li yıllarda Roger Moore ve 90’lı yıllarda Pierce Brosnan gibi birçok sinema oyuncusu tarafından canlandırıldı. Ancak Daniel Craig’in Casino Royale’de başrolü üstlenmesiyle ikonik karakter yeniden hayat buldu.

KİMLER JAMES BOND OLDU?
Tüm zamanların en ikonik film casusu James Bond, 1962’den bu yana birçok oyuncu tarafından canlandırıldı. Sevgili casusumuzun rolünü oynayan toplam yedi oyuncu var: Sean Connery, David Niven, George Lazenby, Roger Moore, Timothy Dalton, Pierce Brosnan ve Daniel Craig. Hepsi de karaktere kendi benzersiz dokunuşlarını kattı.
1. SEAN CONNERY
James Bond rolüyle karşımıza çıkan ilk isim efsane oyuncu Sir Thomas Sean Connery oldu. Connery birbiri ardına 1962’de Dr No, 1963’te Rusya’dan Sevgilerle (From Russia with Love), 1964’te James Bond: Altın Parmak (Goldfinger), 1965’te Yıldırım Harekatı (Thunderball), 1967’de İnsan İki Kere Yaşar (You Only Live Twice) filmlerinde çapkın ajanı canlandırdı.

Ardından farklı isimlerle çalışılsa da seriye yeniden döndü ve 1971’de Ölümsüz Elmaslar (Diamonds Are Forever) ve 1983’te İnsan Gibi Yaşa (Never Say Never Again) ile Bond takımlarını giyerek beyaz perdede göründü.
Bu yüzden de James Bond denilince akla gelen ilk isimlerden biri hâlâ hiç kuşkusuz Sean Connery…
2. DAVID NIVEN
Oscar ödüllü oyuncu komedi yeteneği ile karaktere farklı bir soluk getirse de 1967 yapımı Casino Royale, maalesef EON yapımı olmadığı için James Bond serisinden bile görülmez.

3. GEORGE LAZENBY
James Bond hayranlarını ikiye bölen aktör, sadece bir filmde rol aldı. 1969 yapımı Kraliçe’nin Hizmetinde’de (On Her Majesty’s Secret Service) 007 ajanını canlandırdıktan sonra yerine yeniden Sean Connery geldi.

4. ROGER MOORE
Bond serisinde Sean Connery gibi dikkat çeken bir diğer oyuncu da hiç şüphesiz Roger Moore… Moore, 12 yıllık ajanlık kariyerini yedi filmle taçlandırdı.

Rol aldığı Bond filmleri ise şu şekilde: 1973 yapımı Yaşamak İçin Öldür (Live and Let Die), 1974 yapımı Altın Tabancalı Adam (The Man With The Golden Gun), 1977 yapımı Beni Seven Casus (The Spy Who Loved Me), 1979 yapımı Ay Harekatı (Moonraker), 1981 yapımı Yalnız Gözlerin İçin (For Your Eyes Only), 1983 yapımı Ahtapot (Octopussy), 1985 yapımı Ölüme Bir Bakış (A View To Kill), 1987 yapımı Gün Işığında Suikast (The Living Daylights)
5. TIMOTHY DALTON
Roger Moore’un ajanlık kariyeri sona ererken yerine Timothy Dalton geldi. Bond’u son derece rahat bir ajan olarak canlandıran Moore’un aksine, Dalton’un Bond tasviri daha karanlık ve daha ciddiydi. Dalton, fantastik olay örgüleri ve mizah yerine Ian Fleming’in romanlarının cesur gerçekçiliğine yeniden vurgu yapılması için baskı yapmasıyla dikkat çekti.

1987 yapımı Gün Işığında Suikast’te (The Living Daylights) ve 1989 yapımı Öldürme Yetkisi’nde (Licence To Kill) rol aldı.
6. PIERCE BROSNAN
James Bond serisinin parlayan bir diğer ajanı da Pierce Brosnan oldu. Brosnan, hem eleştirmenlerden hem de izleyicilerden tam not almayı başardı.

Jilet gibi görüntüsüyle kendinden önceki ajanların özelliklerini benimseyerek adeta 007 ajanını yeniden inşa etti.
1995 yapımı Altın Göz (GoldenEye), 1997 yapımı Yarın Asla Ölmez (Tomorrow Never Dies), 1999 yapımı Dünya Yetmez (The World Is Not Enough), 2002 yapımı Başka Gün Öl (Die Another Day) filmlerinde rol alan Pierce Brosnan’dan sonra seri dört yıl ara verdi ve sonunda Daniel Craig ile devam etti.
7. DANIEL CRAIG
Daniel Craig’in, Pierce Brosnan’dan ikonik ajan rolünü devralacağı duyulduğunda tartışmalar da birbirini izledi. Şimdiye kadarki ajanlardan çok daha farklı görünen Craig ile karakter üzerinden yeniden geçildi.
Pierce Brosnan’ın 2002’de Bond rolünü son kez oynamasının ardından yöneticiler karakteri yeniden gözden geçirme ihtiyacı hissettiler.

Broccoli, Craig ile başlayan yeni dönemi ise şu sözlerle anlatıyor:
“Yirmi birinci yüzyıl Bond’u yapmak ve klasik bir erkek kahramanın nasıl olması gerektiğini yeniden tanımlamak istedik. Casino Royale bize Bond’un iç dünyasına girme fırsatı verdi. Yirmi birinci yüzyıl insanının ikonik bir imajı olabilecek ve çok fazla diyalog olmadan duygusal iç yaşamını sunabilecek oyunculuk becerilerine sahip bir aktör istedik. Çünkü Bond çok içsel bir karakter. Bu çok ama çok zorlu bir görevdi ve düşünülen yüzlerce kişi vardı.”

Craig ile birlikte karakterin işkence görmüş psikolojisini keşfetmek için daha karanlık, daha gerçekçi bir ortam kullanıldı.
Craig ilk olarak 007 ajanı olarak 2006 yapımı Casino Royale filmiyle karşımıza çıktı, ardından 2008 yapımı Quantum of Solace, 2012 yapımı Skyfall, 2015 yapımı Spectre ve son olarak 2021 yapımı No Time to Die (Ölmek İçin Zaman Yok) filmlerinde rol aldı.
NEDEN HÂLÂ BU KADAR ÇEKİCİ?
Sadece beyaz perdedeki 60 yıllık serüveni, bazıları için eskimiş gibi görünse de birçokları için ise heyecan verici. Hâlâ tüm dünyada hayranları yeni James Bond’u kimin canlandıracağı konusunda son derece sabırsız. Peki bu hikâyenin bunca zaman ardından ilgi uyandırmaya devam etmesinin nedeni ne olabilir?

Kuşkusuz bu durumun en önemli nedeni Ian Fleming’in oluşturduğu esrarengiz ve çekici casus hikâyesi. Gizli bir hayat, karmaşık bir iç dünya, kadınların karşı koyamadığı çekicilikte bir ajan…
James Bond’un cazibesi aslında maceraları boyunca karşı karşıya kaldığı rakipleriyle de ilişkiliydi. Blofeld, Le Chiffre ve Silva gibi düşmanlar karakterimize meydan okurken izleyicinin de 007 ajanının yanında olmasını sağladı.

Bunların yanı sıra artık serinin klasikleşmiş müziğini duymak, Bond’u Aston Martin ile yeniden görmek, yeni filme özel yapılan şarkıyı beklemek ve tabii ki yeni Bond kızıyla tanışmak da seneler içinde sinema tutkunlarının seriye bağlılığını artırmaya yetti.
AZ BİLİNEN GERÇEKLER
Yeni James Bond’un kim olacağını hâlâ bilmesek de en azından bu ikonik seriyle ilgili az bilinen birkaç gerçeği sıralayalım…

1. ‘James Bond’ adı aslında Ian Fleming’in mümkün olduğunca sıradan bir isim ararken eline geçirdiği bir kuş gözlem kitabından alınmış ve kuş bilimci Dr. James Bond’un adı efsane bir karakterle anılmaya başlamış.
2. Skyfall’un açılış sahnesi için Daniel Craig’e Bond’un Tom Ford kostümünün 85 aynı versiyonu verilmiş.
3. Goldfinger, Bond’un Aston Martin kullandığı ilk filmdi.
4. Kayıp 00’ların (002, 003, 004 ve 009) hepsi farklı filmlerde öldürüldü. Öldüğü varsayılan 006, imha edilmeden önce Goldeneye’deki kötü adam olarak geri döner. 001 ve 005’ten hiç bahsedilmezken isimsiz 008’den çeşitli noktalarda Bond’un ölmesi veya itaatsizlik nedeniyle görevden alınması durumunda yerine geçecek kişi olarak bahsediliyor.

5. Fleming kahramanını yaratırken 16. yüzyılın dikkat çeken isimlerinden İngiliz bilge John Dee’den de esinlenmiş. Dee, Kraliçe I. Elizabeth’e yazdığı mektupları, yalnızca onun görebileceğini belirtmek için ‘007’ karakteriyle imzalıyordu.
6. Pierce Brosnan en ölümcül Bond’du. Yalnızca Goldeneye’da 47 kişinin hayatına son verdi. Buna karşılık Roger Moore’un Altın Tabancalı Adam filminde yalnızca bir kişiyi öldürmesiyle serinin en az kan dökülen filmi çekilmiş olabilir.
7. Yedi Bond filminde rol almasına rağmen Roger Moore aslında hoplofobiden (ateşli silah korkusu) muzdarip.

8. Rusya’dan Sevgilerle, Başkan John F. Kennedy’nin izlediği son film. Başkan, 1961’deki bir röportajda Rusya’dan Sevgilerle’yi en sevdiği roman olarak adlandırdıktan sonra kitabın satışları hızla artmış ve yapılacak bir sonraki Bond filmi olmasına karar verilmiş.
9. Yarın Asla Ölmez (1997) filminin çekimleri sırasında 15’ten fazla BMW 750 imha edilmiş.
10. 2. Dünya Savaşı’nda ajan olarak görev alan Krystyna Skarbek (diğer adıyla Christine Granville), Casino Royale’deki Vesper Lynd karakterinin arkasındaki ilham kaynağı.

11. Dünya Yetmez (The World Is Not Enough) filminin açılış sahnesinde 35 tekne kullanıldı ve çekimleri yedi hafta sürdü.
12. Romanlarda James Bond 38 yaşında 007 oldu. Bu rolde yer alan aktörler arasında Daniel Craig, aynı yaşta ’00’ statüsünü kazanan tek kişi.
]]>“BANA NE OLDUYSA O PERDE KAPANDIKTAN SONRA OLDU”
Paşabahçe 39. İlkokulu’nda öğrenciyken bir sünnet töreninde izlediği Naşit Özcan Tiyatrosu’nun gösterisiyle tiyatro sanatıyla tanışan Alışık, verdiği bir söyleşide, “İşte bana ne olduysa o perde kapandıktan sonra oldu. Benim içimde müthiş bir heyecan ve merak başladı. Perde açıldığında, yalancıktan yaptıklarını biliyordum. Şimdi perde kapandı ve gerçek hayatları başladı. ‘Acaba bu perdenin arkasında ne var?’ İşte bu laf, ileriki yıllarda beni oyuncu yaptı” ifadelerini kullanmıştı.
Sadri Alışık, kendi piyeslerini hazırlayarak mahalle arkadaşlarına gösteriler sunmaya başladı. Ailesinin tiyatrocu olmasına karşı çıkmasına rağmen oyunculuktan vazgeçmeyen sanatçı üçüncü sınıftayken “İstiklal” adlı piyesteki başrol “Adalı Halil”i canlandırdı.
ROLÜ BÜYÜDÜKÇE DİKKATLERİ ÜZERİNE ÇEKTİ
Sonraki yıllarda Ziya Ünsel İlköğretim Okulu adını alan Beykoz Ortaokulu’nda okuyan usta oyuncu, İstanbul Erkek Lisesi’nde eğitimine devam etti.
Sanatçı, lise yıllarında Cağaloğlu Halk Evi’nde tiyatro eğitimine başladı, oyunculuk çalışmalarını bugünkü ismiyle Sadri Alışık Tiyatrosu olan Muhsin Ertuğrul yönetimindeki Küçük Sahne’de sürdürdü.
Rolleri büyüdükçe dikkatleri üzerine çeken Alışık, 17 yaşında rol aldığı “Zehirli Kucak” oyunundaki rahip rolünü başarıyla canlandırdığı için ilk kez basında yer aldı.
Usta sanatçı, bir süre Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nde öğrenim gördü. Çeşitli dergilerde grafikerlik de yapan sanatçı, hayatı boyunca pek çok yağlı boya ve kara kalem çalışmasına imza attı.
Sadri Alışık 1940’ta Eminönü Halkevi’nde amatör tiyatro çalışmalarına katıldı.
Profesyonel olarak ilk kez 1943’te Raşit Rıza Topluluğu ile sahneye çıkan sanatçı ardından Karaca, Site, Oraloğlu, Çevre, Oda ve Kent tiyatrolarında çalışmalarını sürdürdü.
1959’DA ÇOLPAN İLHAN İLE EVLENDİ
Başarılı oyuncu kısa bir süre gazinolarda da sevenleriyle buluştu. Halkevindeki bir oyunda Alışık’ı izleyen ve beğenen yönetmen Faruk Kenç, 1944’te “Günahsızlar” filminde başrol teklif edince sinema kariyerine başladı. Alışık filmde kimsesiz zavallı bir kıza yardım eden ve ona aşık olan balıkçıyı canlandırdı.
Vatani görevini 1946-1949’da tamamlayan sanatçı, 1951’de ilk evliliğini yaptığı tiyatro sanatçısı Neriman Esen’den 1957’de ayrıldı.
Alışık 1951’de bir film setinde tanıştığı ve çok sayıda filmde rol aldığı Ayhan Işık ile 1979’da sanatçının vefatına kadar yakın dost oldu.
“Turist Ömer”, “Ofsayt Osman” ve “Ali Baba” gibi karakterlerle unutulmazlar arasına giren usta oyuncu, 1959’da “Yalnızlar Rıhtımı” filminde canlandırdığı “Rıdvan Kaptan” rolüyle dikkati çekti. Alışık hikayesi Attila İlhan’a ait filmde başrolü paylaştığı sinema ve tiyatro oyuncusu Çolpan İlhan’la tanıştı.
Çolpan İlhan ile 20 Ağustos 1959’da evlenen Alışık’ın oğlu Kerem Alışık, 1960’ta dünyaya geldi.
Usta oyuncu, dram rolleriyle başladığı oyunculuk kariyerini canlandırdığı komedi karakterleriyle zirveye taşıdı.
Kariyeri boyunca 200’ü aşkın yapımda rol alan sanatçının Ayhan Işık ve Belgin Doruk ile 1961-1962 arasında rol aldığı “Küçük Hanımefendi” serisiyle Türk sinemasının ilk güldürü karakteri olarak gösterilen “Turist Ömer” filmleri ve “Ayşecik” serisi izleyicinin gönlünde yer edindi.
‘TURİST ÖMER’İ HAYRANINDAN ESİNLEREK HAYAT GEÇİRDİ
Sadri Alışık 1964-1973’te çekilen komedi serisinin ana karakteri Turist Ömer’e ilişkin Halit Kıvanç’a yaptığı bir açıklamada, şunları söylemişti:
“Karıma doğum günü hediyesi alacaktım. Ekonomik durumum biraz kısıtlıydı. Yazıhanelerden hakkım olan parayı almaya gidiyordum ama endişeliydim. Bir dolmuşa bindim. Tanınmaktan da rahatsız oluyordum. Şoförün arkasında oturdum. Dolmasını bekliyordum. Şoför sakallı bereli bir adamdı. En son binen, kendi tabiriyle ’40 ayak bir adam’, genç, delikanlı bir çocuk. Girer girmez göz göze geldik, ‘Sadri abi merhaba, naber?’ dedi. Tanınmamak istediğim için ‘Benzettin kardeşim, yanlış’ dedim. ‘Olur mu ya, dün akşam bahçe sinemasında filmini seyrettik icabında. Bize yapma’ falan dedi. ‘Değilim kardeşim’ dedim. Yol boyu bu sürdü… O bana ilham verdi. Sonra Hulki Saner ile rahmetli Ayhan Işık’ın oynadığı bir filmde böyle bir tip gerekiyordu. Ben bunu anlatmıştım ona. ‘Daha detaylandır.’ dedi ve Turist Ömer öyle doğdu.”
Rol aldığı yapımlarda, güzelliğe tutkun, umutlu, yaşama sevinciyle dolu, dürüstlüğü ve doğruluğu özleyen karakterler sergileyen usta oyuncu, 1964’te “Avare-Dalgamıza Bakalım” ile “Tophane Rıhtımında-Turist Ömer” ve 1970’te “Turist Ömer Arabistan’da” adlı 45’lik plaklar da doldurdu.

UNUTULMAZ REPLİKLERE İMZA ATTI
“Şaka ile Karışık”, “Fıstık Gibi Maşallah”, “Helal Olsun Ali Abi” ve “Ah Güzel İstanbul” adlı önemli filmlerde rol alan oyuncu, “Yalvarmaktansa kaybetmeyi tercih ederim. Prensip meselesi…”, “Hayat demek, ölümü beklemek demektir. Az çok hepimiz denizi, yıldızları, ağaçları, işte falanları, filanları göreceğiz. Birçok şeyin tadına bakacağız. Sonra da ister istemez, ‘Gidiyorum Elveda’ şarkısını söyleyeceğiz. Öyle ise gidenin de kalanın da gönlü hoş olsun.”, “Şu hayatın falanları filanları malum…” ve “Ama kabahat bende değil, şarkıdaki o kızda.” gibi unutulmaz birçok repliğe de imza attı.
Alışık 44 yıllık sanat hayatında birçok ödüle de değer görüldü. “Afacan Küçük Serseri” filmindeki “Hüsnü” karakteriyle 1971 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü”nü, 1994’te oynadığı son film “Yengeç Sepeti” ile de yine “Antalya Altın Portakal Film Festivali”nde, Mehmet Aslantuğ ile “En İyi Erkek Oyuncu Ödülü”nü aldı.
Yaşamı boyunca aile yaşantısından ve karakterinden taviz vermeyen Alışık, yakın dostu Ayhan Işık’ı 16 Haziran 1979’da kaybettikten sonra büyük bir sarsıntı geçirdi. O yıllarda “Seyahatname” adlı dizide rol alan sanatçı 1983’te “Kartallar Yüksekten Uçar”, 1986’da “Çalıkuşu” ve 1987’de “Saat Sabahın Dokuzu” adlı dizide oynadı.
Sanatçı, Yeşilçam’da belirli bir karakter ya da film türüyle sınırlı kalmayan karakter oyuncularından biri oldu. Farklı nitelikteki rolleri canlandıran Alışık, her yıldızın rol sınırlarının belli ve personalarının dışına çıkmasının imkansız olduğu Yeşilçam sinemasında yıldız kurallarını esneten isim olarak öne çıktı.
İSTANBUL’A OLAN SEVDASINI KALEME ALDI
Kendine özgü üslubu ve selamıyla halen Türk izleyicisinin seyretmekten keyif aldığı isimlerden olan sanatçı, “Bir Ömürlük İstanbul” adlı şiir kitabıyla da İstanbul’a sevdasını kaleme aldı.
Karaciğer yetmezliği nedeniyle dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın desteğiyle 1990’da ABD’ye giden sanatçıya Prof. Dr. Münci Kalayoğlu ve ekibi tarafından organ nakledildi. Karaciğer, böbrek ve solunum yetmezliği ile kemik iliği hastalığı için tedavi gören Alışık 18 Mart 1995’te İstanbul’da yaşama veda etti.
Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verilen sanatçının anısına, eşi Çolpan İlhan tarafından kurulan Sadri Alışık Kültür Merkezince her yıl “Sadri Alışık Sinema ve Tiyatro Ödülleri” veriliyor.
Usta oyuncunun rol aldığı bazı filmler şöyle:
“Fato-Ya İstiklal Ya Ölüm”, “İstanbul Geceleri”, “Çakırcalı Mehmet Efe”, “İstanbul Çiçekleri”, “Hürriyet Şarkısı”, “Allah’a Ismarladık”, “Kendini Kurtaran Şehir-Şanlı Maraş”, “Tanrı Şahidimdir” “Vatan ve Namık Kemal”, “Yavuz Sultan Selim Ağlıyor”, “İki Süngü Arasında”, “Suçlu Benim”, “Soygun”, “Halıcı Kız”, “Daima Kalbimdesin”, “Çalınan Aşk”, “Korkusuz Kabadayı”, “İlk Göz Ağrısı”.
]]>Hiç şüphesiz bu yıla damga vuran yapımlardan biri de Barbie idi. Hatta Cristopher Nolan’ın biyografik filmi Oppenheimer ile gişede karşı karşıya gelen ve “Barbenheimer” gibi bir fenomeni ortaya çıkaran film, hem oyuncularının performansına hem de yönetmen Greta Gerwig’e övgüler getirmişti.

Ancak tüm bunlar Gerwig’in de Margot Robbie’nin de Akademi tarafından aday olarak belirlenmesine yetmedi. Film, “En İyi Film” kategorisinde yarışsa da sinema dünyasının bu iki güçlü kadını adaylık alamadılar.
Bu durum da akıllara daha önce Oscar’da “En İyi Film” ödülünü alan ancak “En İyi Yönetmen” kategorisinde adaylık alamayan yapımları hatırlattı.
İşte o filmler…
CODA – 2021
CODA, işitme engelli yetişkinlerin çocuğu anlamına gelir ve bu derinden etkileyici film de ailesindeki tek işiten kişi olan bir kız hakkında. Film, aile bağları ve büyümeyle ilgili bir hikaye sunulurken “En İyi Film” ödülünü de sonuna kadar hak ediyor.

Başrollerinde ağırlıklı olarak işitme engelli oyuncuların yer aldığı ilk film olan CODA’nın senaryosu ve yönetmenliği ise Sian Heder’a aitti ve Heder bu yapımla “En İyi Yönetmen” kategorisinde aday gösterilmedi.
YEŞİL REHBER (GREEN BOOK) – 2018
Başrollerini Viggo Mortensen ve Mahershala Ali’nin olağanüstü performansıyla Afrikalı-Amerikalı piyanist Donald Shirley ile İtalyan-Amerikalı fedai Tony Lip’in hikayesini anlatıyor.

Salak ile Avanak ( Dumb and Dumber) ile tanınan 43 yaşındaki yönetmen Peter Farrelly’nin Oscar kazanmak bir yana Oscar’a aday olacak herhangi bir yapım ortaya çıkarması bile beklenmiyordu. Ancak Farrelly, Yeşil Rehber ile “En İyi Film” ve “En İyi Uyarlama Senaryo” ödüllerini kucakladı.
Yine de bu üstün başarıya “En İyi Yönetmen” adaylığı alamadı.
OPERASYON: ARGO (ARGO) – 2012
1979’da İran’daki ABD rehine krizi sırasında Tahran’daki altı Amerikalıyı kurtarmaya yönelik riskli operasyon beyazperdeye uyarlanıyor ve hem başrolde hem de yönetmen koltuğunda Ben Affleck’i görüyoruz.

Film, rakiplerine karşı kazanarak Oscar heykelciğini alsa da bu durum, tartışma da yaratmıştı. Ayrıca “En İyi Yönetmen” dalında Affleck’in adaylık alamaması da dikkat çekmişti.
BAYAN DAISY’NİN ŞOFÖRÜ (DRIVING MISS DAISY) – 1989
Bayan Daisy’nin Şoförü, kimi eleştirmenler tarafından 1980’lerin ve hatta tüm dönemlerin en zayıf filmlerinden biri olarak görülse de izleyicinin ilgi gösterdiği bir yapım oldu.

Jessica Tandy ve Morgan Freeman’ın başrolleri üstlendiği Bruce Beresford’un yönetmenliğini yaptığı filmde, yaşlı bir Yahudi kadın ile onun Afrikalı-Amerikalı şoförü arasında gelişen ilişki konu alınıyor.
Film; Düşler Tarlası, Doğum Günü 4 Temmuz, Ölü Ozanlar Derneği ve Sol ayağım gibi birbirinden iddialı filme karşı Oscar’ı kazanarak herkesi şaşkınlığa uğratsa da Beresford, “En İyi Yönetmen” dalında aday gösterilmeyerek dikkat çekti.
BÜYÜK OTEL (GRAND HOTEL) – 1932
Hiçbir oyunculuk adaylığı olmadan “En İyi Film” ödülünü kazanan çok az filmden biri olan Grand Hotel, Berlin’de lüks bir otelde konaklayan birbirinden çok farklı insanlardan oluşan renkli bir grubun anlatıldığı romantik bir trajedi.

Greta Garbo ve Joan Crawford gibi yıldızlarla dolu bir oyuncu kadrosu olsa da hiçbir oyuncu gibi filmin yönetmeni Edmund Goulding de “En İyi Yönetmen” adaylığı alamadı.
KIRIK KANATLAR (WINGS) – 1927
Amerikan yapımı sessiz film, ilk defa düzenlenen Akademi Ödülleri’nde “En İyi Film Akademi Ödülü”nü kazandı ve aynı zamanda da Gary Cooper’ın bir yıldız olmasına yardımcı oldu.

Belki de şimdiye kadar yapılmış en romantik savaş filmi olan Wings, inanılmaz performansları ve etkileyici teknik özellikleriyle hem izleyicilerden hem de eleştirmenlerden tam not alan filmlerden biri oldu. Ancak yönetmeni William Wellman filmde harika bir iş çıkarmasına rağmen “En İyi Yönetmen” adaylığını alamadı.
]]>Forbes da 2023’ün en çok kazanan isimlerini açıkladı. Listenin ilk 10’unun toplamda 449 milyon dolarlık şaşırtıcı bir kazancı var. İşte o isimler…
10. DENZEL WASHINGTON – 24 MİLYON DOLAR
2023’te tecrübeli oyuncu Denzel Washington, yaşın sadece bir sayıdan ibaret olduğunu kanıtladı. 69 yaşındaki oyuncu, Equalizer’ın üçüncü filminde de rol alarak en çok para beyazperde yıldızları listesinde kendine yer edindi.

9. BEN AFFLECK – 38 MİLYON DOLAR
Jennifer Lopez’in The Greatest Love Story Never Told kitabının yayınlanmasının ardından son haftalarda tüm gözler Ben Affleck’in aşk hayatında olabilir.
51 yaşındaki oyuncu, girişimi Artists Equity’nin CEO’su olarak Hollywood’da en çok kazanan 10 kişi arasında yer aldı.

Girişimi yakın arkadaşı Matt Damon’la birlikte yaratıcı vizyonu güçlendirmek ve kâr katılımına erişimi genişletmek için film yapımcılarıyla ortaklık kuran sanatçı liderliğindeki bir stüdyo olarak kurdu.
Bu, Affleck’in aynı zamanda spor draması Air’de yönetmenlik ve başrol oynaması nedeniyle istikrarlı bir gelir akışı da oldu.
Spor pazarlama yöneticisi Sonny Vaccaro’nun ve onun Nike ile olan ilişkisinin hikayesini anlatan film, Amazon Prime Video’da yayınlanmadan önce gişede 90 milyon dolar hasılat elde etti.
8. JASON STATHAM – 41 MİLYON DOLAR
Jason Statham, 20 yılı aşkın süredir aksiyon filmlerinin vazgeçilmezleri arasında. 56 yaşındaki oyuncu, hepsi yüksek bütçelere sahip üç popüler seride rol aldı.

Ve son olarak rol aldığı The Beekeeper adlı aksiyon-gerilim filmi şimdiden 2024’ün en çok hasılat yapan filmi oldu.
7. LEONARDO DICAPRIO – 41 MİLYON DOLAR
49 yaşındaki aktör ve yapımcı, geçen yıl Martin Scorsese’nin Killers of the Flower Moon filmindeki rolü nedeniyle sağlıklı bir bilançoya sahip.

Gerçek bir hikayeye dayanan film, 1920’lerde Oklahoma topraklarında petrol bulunmasının ardından Osage Ulusu üyelerine karşı gerçekleştirilen bir dizi cinayeti konu alıyor.
6. JENNIFER ANISTON – 42 MİLYON DOLAR
Friends hayranları Jennifer Aniston’ı her zaman Rachel Green rolüyle bağdaştıracak; ancak 54 yaşındaki oyuncu hiçbir zaman arkasına yaslanıp sitcom’dan kazandıklarıyla yetinmedi ve çalışmaya devam etti.
Hem büyük hem de küçük ekranlardaki çeşitli performansları sayesinde 2023’te en çok kazanan yıldızlar listesinde yerini aldı.

Forbes, yıldızın AppleTV+’daki The Morning Show’un her bölümünden 2 milyon dolara kadar kazandığını açıkladı.
Ayrıca Netflix’in Murder Mystery 2 filminde Adam Sandler’la birlikte rol alan Aniston bir dizi marka anlaşması da yaptı.
4. MATT DAMON – 43 MİLYON DOLAR
Ünlü oyuncu ve yapımcı, yakın dostu Ben Affleck ile ortak girişiminde kreatif direktör olarak görev yapmaya devam ediyor. İkilinin ilk projeleri de Air filmi.
53 yaşındaki Damon ayrıca, filmin kârından pay almayı kabul ettikten sonra Christopher Nolan’ın Oppenheimer filminde oynadığı rol için 4 milyon dolar maaş aldı.

Cillian Murphy, Florence Pugh ve Emily Blunt gibi isimlerin de rol aldığı atom bombasının babasının biyografisi 950 milyon doların biraz üzerinde hasılat elde etti.
4. RYAN GOSLING – 43 MİLYON DOLAR
Ryan Gosling, Greta Gerwig’in Barbie’sinde son derece başarılı bir performans sergileyerek dikkat çekti.
Temmuz ayında gösterime girdikten sonra gişe rekorları kıran film, yalnızca açılış haftasonunda 300 milyon doların üzerinde hasılat elde etti ve yılın en büyük gişe hasılatı ödülünü aldı.

43 yaşındaki oyuncu, “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” dalında da Oscar adaylığı kazandı. Filmle ilgili dikkat çeken bir diğer durum da Gosling’in “I’m Just Ken” adlı şarkısının hit olması ve Spotify’da 100 milyondan fazla dinlenmesi oldu.
3. TOM CRUISE – 45 MİLYON DOLAR
Geçtiğimiz yıl Cruise, son Mission: Impossible filmine geri döndü ancak film gişede umduğu kadar iyi performans gösteremedi.

Yine de ünlü oyuncu, Top Gun: Maverick (2022)’den hem yayın hem de isteğe bağlı platformlardan sağlıklı kazanç elde etmeye devam etti.
2. MARGOT ROBBIE – 59 MİLYON DOLAR
Avustralyalı aktris Margot Robbie gişe rekorları kıran Barbie filminin hiç şüphesiz en beğenilen ismi oldu.

Ancak 33 yaşındaki başrol oyuncusu, Barbie’nin başarısının ardından oyunculuktan geri adım atmayı planladığını açıklayarak hayranlarını şaşırtı: “Ayrıca muhtemelen şimdilik herkesin beni görmekten bıktığını düşünüyorum. Muhtemelen bir süre ekranlardan kaybolmalıyım.”
1. ADAM SANDLER – 73 MİLYON DOLAR
Listenin bir numarası ise pek çok kişi için sürpriz bir isim… 57 yaşındaki Adam Sandler, 2023’ün en çok kazanan yıldızı oldu.

Komedyen, Netflix’te üç ay içinde dünya çapında toplam 173 milyon saat izlendiğini belirtilen devam filminde rol aldı.
Sandler, 2023’ü bol bol çalışarak geçirdi ve hatta 2024 Halkın Seçimi Ödülleri’nde Halkın İkonu Ödülü’ne layık görüldü.
]]>Adalet Bakanı Marco Buschmann, Berlinale’nin ödül törenindeki söylemleri “antisemitik” bularak kovuşturma tehdidinde bulundu. Buschmann, Funke Medya grubuna yaptığı açıklamada, “Suç teşkil eden eylemleri ödüllendirmek ve bunlara göz yummak cezalandırılması gereken bir suçtur” dedi.
Bakan Buschmann, ayrıca X sosyal medya platformundan yaptığı paylaşımında, “Berlinale bu hafta sonu ciddi hasar gördü. Antisemitizm tahammül edilemez ve yeri yoktur. Özellikle de özgür fikir ve kültür alışverişinin olması gerektiği yerde. Yahudi karşıtı nefret söylemi Almanya’da korunan bir görüş değildir.” ifadelerine yer verdi.
Kültürden Sorumlu Devlet Bakanı Claudia Roth, geçen cumartesi akşamı düzenlenen ödül töreninde yapılan açıklamaları “şok edici derecede tek taraflı ve derin bir İsrail nefreti” olarak nitelendirdi. Roth, Berlin Belediye Başkanı Kai Wegner ile Berlinale’deki söz konusu olay hakkında soruşturma başlattıklarını duyurdu.
Roth’un sorumluluğundaki Bakanlığın sosyal medya hesabından yapılan açıklamada, Bakan’ın “Başka Ülke Yok” filminin İsrailli yönetmeni Yuval Abraham’ı alkışladığı vurgulanarak, Filistinli yönetmen yardımcısı Basel Adra’yı alkışlamadığı ima edildi. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Ödül töreninde Claudia Roth’un alkışları, bölgede siyasi bir çözüm ve barış içinde bir arada yaşama lehinde konuşan Yahudi-İsrailli gazeteci ve film yapımcısı Yuval Abraham’a gitti.”
Bu açıklama, birçok sosyal medya kullanıcısı tarafından sert şekilde eleştirildi. Roth ayrıca Abraham’ın Berlin’deki ödül töreninde yaptığı konuşmanın ardından ölüm tehditleri almasının son derece endişe verici olduğunu kaydetti.
NE OLMUŞTU?
İsrailli yasa dışı yerleşimcilerin işgal altındaki Filistin topraklarında uyguladığı şiddeti konu alan “Başka Ülke Yok” adlı film, 74. Uluslararası Berlin Film Festivali’nde “En iyi belgesel” ödülünü kazandı. Filmin yardımcı yönetmeni Adra, ödül töreninde yaptığı konuşmada, Almanya’ya İsrail ve Gazze’ye yönelik politikasını değiştirme çağrısında bulundu. Alman hükümetini Birleşmiş Milletlerin (BM) çağrılarını desteklemeye davet eden Adra, “Burada ödülü kutluyorum ama aynı zamanda benim için kutlama yapmak çok zor. Gazze’de on binlerce insan İsrail tarafından katlediliyor” dedi.
Adra, “Burada, Berlin’de olduğum için Almanya’dan tek bir şey istiyorum, BM’nin çağrılarına saygı göstermeleri ve İsrail’e silah göndermeyi durdurmaları.” diye konuştu.
Filmin İsrailli yönetmeni Abraham ise film üzerinde kolektif olarak 5 yıl çalıştıklarını belirterek, “Ben İsrailliyim, Basel ise Filistinli ve aynı görülmediğimiz bir ülkeye döneceğiz. Ben sivil düzen altında yaşıyorum ve Basel ise askeri işgal altında. Birbirimize sadece 30 dakika uzaklıktayız. Benim oy kullanma hakkım var, onun yok, benim bu ülkede özgürce hareket etmeme izin veriliyor, Basel ise milyonlarca Filistinli gibi kilit altında ve işgal altındaki Batı Şeria’da. Aramızdaki bu eşitsizlik sona ermeli.” ifadelerini kullandı.
“Doğrudan Eylem” adlı belgesel filmiyle ödül alan ve sahneye Filistin atkısı ile çıkan yönetmen Ben Russell de konuşmasında, “Elbette biz de burada yaşam için ayağa kalkıyoruz. Ateşkes hemen şimdi! Elbette soykırıma karşıyız. Tüm yoldaşlarımızla dayanışma içindeyiz.” dedi. Russell’in ve diğer konuşmacıların İsrail’i “soykırım” ve “apartheid” ile suçlamaları ve Filistin’e destek vermeleri yoğun alkış aldı.
]]>The Zone of Interest işte o “birileri”nden Auschwitz komutanı Rudolf Höss ve ailesinin hikayesi. Höss, Nazi dehşetinin sembolü olan Polonya’daki Auschwitz toplama ve imha kampında en uzun süre görev yapan isimdi. Film kampın hemen yanı başında, yüksek duvarlar ve çitlerle çevrili masal gibi bir evi mesken tutuyor. Duvarın ardındaki kan donduran atmosferi tüyleri diken diken edecek derecede sıradanlaştırmış Rudolf Höss, eşi Hedwig ve beş küçük çocukları neşe içinde nehirde yüzüyor, ormanda yürüyüş yapıyor, Yahudilerin küllerinin gübre olarak kullanıldığı bahçede ve kaydıraklı havuzda keyif yapıyor, komşularını ağırlıyor ya da zengin sofralarının tadını çıkarabiliyor.
Cadıyı fırında yakan Hansel ve Gretel’in masalını küçük kızlarına okuyan “aile babası” Rudolf, sadece birkaç saat sonra tek seferde nasıl daha fazla Yahudi’yi yakabileceğini tasarlayan bir soykırımcıya dönüşüyor. Yakınlardan yükselen çığlıklara, alevlere, silah seslerine değil de kuş seslerine kulak kabartan, leylakları zarar görmesin diye talimatlar yağdıran komutan, doğaya ve ailesine olduğu kadar köpeğine ve atına da büyük bir şefkatle bağlı. “Auschwitz kraliçesi” dediği eşi Hedwig de yaşadığı yuvayı öylesine benimsemiş ki tayin zamanı geldiğinde dünya başına yıkılıyor, mutlu ve sıcak evini terk etmek istemiyor. Varlıklı bir Yahudi’nin kürkünü sırtına geçirip yarım kalan bir kırmızı ruju dudaklarına keyifle süren Hedwig, Yahudi hizmetçilerini aşağılayıp tehdit ederek geçiriyor günlerini.
Açılış sahnesinden itibaren seyircinin sabrını sınayan yönetmen Jonathan Glazer, tüyler ürpertici gerçekleri doğrudan seyirciye göstermeden, sadece bu evde yaşananlara odaklanarak anlatıyor hikayesini. Öyle ki şiddet sadece tek bir sahnede o da sözlü olarak kendini gösteriyor. Kimsenin kendini suçlu hissetmediği ev metaforuyla aslında düşünme yetisini kaybetmiş koca bir ülkenin içine düştüğü toplu delilik halini gözlemliyor. Bu rüya evin tepesine yağan küller de kampın bacalarından yükselip masmavi gökyüzünü kaplayan kara duman da son derecede normal geliyor ev halkına. Tek dertleri yükselen ağır koku olan bu evde neyse ki pembe döşeli çocuk odasının penceresinden bile görülebilen dehşetten rahatsızlık duyan, o perdenin ardına bakma cesaretini gösterebilen biri var. Rengarenk çiçeklerle örtülmek istenen canilikleri henüz sıradanlaştıramamış birisi.
Jonathan Glazer’ın Under the Skin‘den 10 yıl sonra sinemaya döndüğü The Zone of Interest, Martin Amis’in aynı adlı romanından uyarlandı. Filmde oyunculuğu ile öne çıkan isimse Sandra Hüller. Hedwig karakterini kusursuz oyunculuğuyla canlı kılan Hüller, sinir uçlarına sık sık dokunarak sıradan kötülüğün gerçekçi portresini çiziyor. Cannes Film Festivali’nde Büyük Ödül dahil 4 ödül kazanan film, 10 Mart’ta dağıtılacak Akademi Ödülleri’nde de İngiltere adına En İyi Uluslararası Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Uyarlama Senaryo da dahil 5 kategoride Oscar için yarışacak…
]]>Yönetmen Ekin Pandır filme çok emek verdiklerinin altını çizerek, şunları söyledi:
“Herkes bana güvendi, inandı. Hep beraber benimle bu yolda emek verdi. Herkese teşekkür ederim. Burada gördüklerinizin dışında da yüzlerce kişilik bir ekip var. Hepsi aynı şekilde çok ciddi emek verdi. Hepsine çok teşekkür ederim. Başta Barış’ın filmiydi bu tabii ki ama filme başladığımızda sadece Barış’ın değil, bütün engelliler ve Barış’ın durumundakiler için umut kaynağı olabilecek bir film olduğunu fark ettik. Umarım kimseyi utandırmamış, hakkını verebilmişizdir.”

“GERÇEKTEN ÇOK UĞRAŞTIK”
Filmde Telli’yi canlandıran oyuncu Taner Ölmez, çok heyecanlı olduğunu belirterek, şu ifadeleri kullandı:
“Bugün burada olmak gerçekten bizim için bir hayaldi. Çok önce başladık filmin masa başı çalışmalarına. Biz ilmek ilmek dokuduk, gerçekten çok uğraştık, çok ter döktük. O yüzden bugün burada olmamız benim için hakikaten bir hayal. Çok mutlu ve inanılmaz heyecanlıyım. Bugün izleyeceksiniz. Umarım beğenirsiniz. Ben filmi izlediğimde gurur duydum hem çalıştığım arkadaşlarımla hem yönetmenimle hem yapımcımla. Umarım bu değeri hak ediyordur ve siz de beğenirsiniz.”
“Barış’ı ve ailesini tanıyınca hem inanılmaz derecede iş yüküm omuzlarımdan kalktı hem de açıkçası bana bir misyon yüklendi. Biliyorsunuz lakabı ‘ampute Messi.’ Çok yetenekli bir insan. Onun hayatını oynamak benim için bir gururdu ve çok mutluyum açıkçası.”
Oyuncu Sinan Tuzcu da dünyanın en yetenekli sporcularından birinin hayatını canlandırmaya çalıştıklarını vurgulayarak, “Özel bir hikaye ve çok da özel oyuncularla canlandırıldı. Benim için böyle bir ekibin içinde olmak, Barış ile tanışmak büyük bir şans. Perspektifiniz, hayata bakışınız değişiyor. Çok mutluyum” dedi.
Oyuncu Gürkan Uygun da filme dair şu bilgileri verdi:
“Ne yaptığını bilen bir yönetmen, yapımcı, oyuncular ve ekiple çalışmak, bir oyuncu olarak bize çok büyük keyif verdi. Her zaman o fırsatı yakalayamıyorsunuz. Tabii ki bir umut filmi. Hayalleri yıkılan bir çocuğun o hayalleri yeniden inşa ederken yanında umudunun, arkasında ailesinin olması ve bir tane koltuk değneğinin onunla olması… Onunla birlikte hayallerini gerçekleştirebildiğini görüyoruz. İnsana olan umudumuz artıyor tabii ki.”
Oyuncu Nazan Kesal da filmin mottosunu çok önemsediğine vurgu yaparak, “Barış kendi öyküsü içinde, bana, bize hepimize çok önemli bir şey söylüyor. Diyor ki; ‘En değerli şey hayatın kendisidir. En kutsal şey yaşamdır. Yaşamın önündeki her türlü zihinsel ve bedensel engelleri kaldırın.’ Bunu dediği için de dünya şampiyonu oldu” diye konuştu.
Yapımcı Hünkar Doğan, duygusal bir an yaşadığına işaret ederek, “İlk hayal ettiğimde Barış’ın hayatıyla insanlara umut olabilmek, dünyanın en ücra köşelerinde, engeli kendisine engel olarak görenlere umut olmak, ilham kaynağı olan bir içeriğe sahip olmak, hakikaten benim için çok gurur verici bir olay. Bugün onun karşılığını burada fazlasıyla alıyorum. Tabii ki Barış’ı anlatmaya bir film yetmez, yetersiz kalır.” ifadelerini kullandı.
Sanatçı Orhan Gencebay ise hayatla ilgili anlatılan güzelliklere herkesin ihtiyacı olduğunu söyleyerek, “Çok önemli bir konu bu. İnşallah her şey emek verenlerin gönlünce olur. Biz de mutlu oluruz. Tebrik ediyor, kutluyor, başarılar diliyorum.” dedi.
Gencebay, milli değerlerin önemine dikkati çekerek, şunları kaydetti:
“Milli değerlerimiz temel olarak abide gibi yerinde duruyor. Onu fark ederek, onu daha ileri götürmek boynumuzun borcudur. Geleneğe dayalı yenilikler gelişmişliktir. Bunu unutmayalım. Biz milli değerlerimizi daha öteye götürmeye çalışıyoruz. Benim bir görevim bu. Bunu yaparken bilgiyle özgür duygu ve düşünceyle yapmalıyız. Çok önemlidir bu konu. Bunlara değer versin arkadaşlar. Yeteneği de yanına ilave edelim. Yeteneksiz hiçbir şey olmaz.”
23 ŞUBAT’TA VİZYONA GİRECEK
Senaryosunu Caner Erzincan ile Koray Yeltekin’in kaleme aldığı film, 23 Şubat’ta vizyona girecek.
BARIŞ TELLİ KİMDİR?
Kırıkkale’de 1989’de doğan Barış, dört yaşında oyun oynarken peşinden koştuğu top yüzünden sağ bacağını kaybetti. Barış Telli, çocukken hayatını, hayallerini altüst eden engelinin kendisine “engel” olmasına izin vermedi. Hem forma giydiği kulüpler hem de Ampute Futbol Milli Takımı’nda şampiyonluklar, gol krallıkları, yılın sporcusu ünvanlarını kazanan 34 yaşındaki Barış’ın Japonya da dahil olmak üzere dünyanın dört bir tarafında belgeselleri yapıldı. Yıldız ampute futbolcu, UEFA tarafından Adil Oyun Elçisi (Equal Game) seçildi.
]]>“Zaferin Rengi”, Milli Mücadele’nin zaferle sonuçlanmasının arifesinde, işgal altındaki İstanbul’da, Harington Kupası’nda Birleşik Krallık işgal kuvvetleri karma futbol takımına karşı zafer elde eden Fenerbahçe’nin bu galibiyetini, istiklal mücadelesinde yer alan dönemin önemli isimleri eşliğinde beyaz perdeye yansıtacak.
Abdullah Oğuz imzalı filmde, oyuncu Kubilay Aka, Fenerbahçe’nin kurucu üyesi ve efsane kaptanı Galip Bey’e hayat verirken, Yiğit Özşener Mustafa Kemal Paşa’yı, Birce Akalay ise Halide Edib Adıvar’ı canlandırıyor. Filmde ayrıca Nejat İşler, Gülper Özdemir, Timuçin Esen ve Gonca Vuslateri de rol aldı.
“HATIRAN YETER”
Ömer Faruk Yardımcı’nın yönettiği “Hatıran Yeter”, duyma ve konuşma engelli iki gencin, hayatın farklı engellerine çarpan aşkını odağına alıyor.
Aytaç Şaşmaz ve Belçim Bilgin’in başrollerini paylaştığı filmde, ikiliye Sümeyye Aydoğan, Burak Sevinç, Ferit Aktuğ, Gözde Cığacı, Furkan Kalabalık, Çağdaş Onur Öztürk, Deniz Türkali ve Levent Özdilek eşlik ediyor.
“BOB MARLEY: ONE LOVE”
Reinaldo Marcus Green’in sinema perdesine taşıdığı belgesel film “Bob Marley: One Love”, sevgi ve birlik mesajıyla nesillere ilham veren bir ikon olan Bob Marley’nin hayatını ve müziğini konu alıyor.
Kingsley Ben-Adir’in ünlü müzisyen Bob Marley’e hayat verdiği filmde, James Norton, Lashana Lynch, Michael Gandolfini, Micheal Ward ve Anthony Welsh kamera karşısına geçti.
“MADAME WEB”
Dakota Johnson’un başrolünde oynadığı “Madame Web” macera, bilim kurgu ve aksiyon meraklılarını sinema salonlarına çekmeyi amaçlıyor.
S.J. Clarkson’un yönetmen koltuğunda oturduğu filmde genç ve başarılı oyuncu Dakota Johnson’a Sydney Sweeney, Isabela Merced, Celeste O’Connor, Emma Roberts, Adam Scott ve Tahar Rahim eşlik ediyor.
Film, paramedik olarak çalışırken gelecekte olacakları görmeye başlayan Cassandra Webb’in, ilerleyen dönemde örümcek güçleriyle farklı süper kahramanlara evrilecek üç genç kadını, hayatlarını tehdit eden bir tehlikeden korumaya çalışmasını konu ediniyor.
“DÖRT KIZ KARDEŞ”
Haftanın bir diğer belgesel filmi Kaouther Ben Hania’nın yönettiği Almanya, Fransa ve Tunus ortak yapımı “Dört Kız Kardeş” olacak.
Olfa Hamrouni, Eya Chikhaoui, Tayssir Chikhaoui ve Nour Karoui’nin oynadığı filmde, Olfa’nın filme adını veren dört kızından en büyük iki kızı evi terk edince ailenin yaşadığı acıyı hafifletmesi için yönetmen Kaouther Ben Hania’nın önerisiyle, iki oyuncu kayıp kızların rolünü üstleniyor. Olfa’nın geride kalan iki küçük kızı da kendilerini canlandırıyor.
“C TAKIMI”
Bora Onur’un çektiği, Sera Tokdemir, Murat Akkoyunlu ve Toygan Avanoğlu’nun başrollerini paylaştığı “C Takımı”, 1990’lı yıllarda lisede arkadaş olan bir grubun 30 yıl sonra yaşadığı komik olayları işliyor.
“KRAL ŞAKİR: DEVLER UYANDI”
Haluk Can Dizdaroğlu ve Berk Tokay’ın yönettiği “Kral Şakir: Devler Uyandı”, haftanın animasyonu olarak beyaz perdede yerini alacak.
“PİGMENT”
Metin Kuru’nun filmi “Pigment”, insan kaçakçılığına bulaştığı Fransa’dan 25 yıl sonra dönen ve tutkusu olan ressamlığa geri dönmek isteyen bir adamın, pençesinde olduğu şizofreninin etkisiyle başından geçenleri konu ediniyor.
]]>Toplumsal kuralları kimler, nasıl, ne zaman koydu? Neden her düşündüğümüzü gerçek bile olsa söylememeliyiz? Haz ne demek? Neden erkeğe mübah görülen kadına günah sayılıyor? Erkek, kadın üzerinde tahakküm kurma hakkını nereden alıyor?
Ya da neden birileri kuş tüyü yataklarında yatarken başkaları açlıktan ölmek zorunda? Bu temel sorulara herkesin kendine göre verecek bir cevabı elbette vardır. Ama dünyaya gözlerini yeni açıp doğrudan bu soruların ortasına düşen bir “bebek” için yanıtlar hiç de basit ve anlamlı değil.
Nevi şahsına münhasır tarzını Hollywood’a transfer olduktan sonra da korumayı başaran Yunan Tuhaf Dalgası’nın en ünlü ismi Lanthimos, seyircisine hep yeni sorular soran, bir yandan zihinleri bulandırırken diğer yandan arındıran bir yönetmen. Bunu absürt hikayeler, tuhaf ve karanlık karakterler, gerçeküstü bir atmosfer kurgulayarak, komedi ile dramı birlikte zekice eriterek yapıyor. Kendi filmlerini “problemli çocuklara” benzetiyor.
Filmografisinde ayrı bir yerde duran 2018 yapımı The Favourite’da senaryoya ilk kez dahil olmamış, Tony McNamara’nın metniyle de kendi üslubunu korumayı başarmıştı. İskoç yazar Alasdair Gray’in aynı adlı romanından uyarladığı son filmi Poor Things de yine senarist Tony McNamara’nın kaleminden çıktı ve bu kez “Lanthimos hiç bu kadar komik olmamıştı” diyeceğimiz bir anlatıyla… 1818’de Mary Shelley’nin yazdığı Frankenstein’ın Gelini’nden ilham alan “hoyrat” bir feminist hikayesi, karakterin kendi bedenini ve cinselliğini keşfetme yolculuğu bu.

En az kendisi kadar çatlak olan babasının bilim çılgınlıkları yüzünden insandan çok bir canavara benzeyen ama bir o kadar da duygusal bilim adamı Godwin Baxter, (Willem Dafoe) intihar eden hamile bir kadını, karnındaki bebeğin beynini kullanarak yeniden diriltir. Bella Baxter (Emma Stone) adını verdiği bu genç kadın bebek olarak dünyaya ikinci kez gözlerini açar. Yetişkin bir bedende bir yenidoğan hayal edin! Ama Bella’nın zihinsel gelişimi fişek gibi! Çocukluktan ergenliğe hızlı bir geçiş sonrası tanıştığı Max McCandless’la (Mark Ruffalo) ilk haz macerasını yaşıyor ve seyre doyulmaz bir komedi başlıyor. Bella’nın “Tanrı” dediği bir erkek eliyle yaratılan bir kadın özgür iradesini nasıl elde eder ve erki dize getirir? Yanıtı bu “deli saçması” feminist Frankenstein masalında saklı.
Cinselliğin her aşamasını tadan ve kendi yolunu bulan Bella’yı oynayan Emma Stone, karakterini her sahnede ileri taşıyor. Kendi değimiyle “utanç diye bir derdi olmayan” tamamen özgür bir kadının hikayesi bu. Binbir çeşit duygusal geçiş barındıran epey riskli bir rol. Bella fiziksel ve zihinsel gelişim gösterdikçe Stone’un oyunculuğu da gelişip devleşiyor. Filmi izlerken kendinizi Bella’nın cesaretine öykünürken bulabilir, “Hangimiz zavallı?” sorusunu sorabilirsiniz.
The Favourite filminde de Emma Stone ile çalışan Lanthimos dişil bir bakış açısıyla kadrajına alıyor yaşananları. Filmdeki sınırları zorlayan çıplaklık ve cinsellik sahneleri sinemada alışılageldiği gibi bir kadını sömürü aracı haline dönüşmüyor.
Lanthimos’un zaman zaman kullandığı balık gözü lens de filmin tuhaf anlatım dilini besliyor ve “zavallı” bir dünyada var olmaya çalışan Bella’yı merkezde konumlandırıyor. Dinamik kurgu sayesinde de seyirci filmden bir an olsun kopmuyor.
Köpek başlı tavuk, keçi bedeninde ördek ya da at maketli at arabası gibi absürtlükler de barındıran “fırlama” bir film Poor Things.
Bu dünya Bella için olduğu kadar seyirci için de sürreal. Londra ameliyathanelerinden masalsı şehir Lizbon’a, yoksul İskenderiye’den Paris’te bir geneleve uzanan hikayede mekanların sadece isimleri gerçek. Tüm bu şehirler Lanthimos’un hayal ettiği kendi büyülüğü gerçekliğiyle resmedilen masalsı paralel evrenler gibi. Gotik üslup ilk bakışta dönem filmi gibi görünse de ne mekanlar ne de kostümler belli bir dönemi temsil ediyor. Kostüm tasarımcısı Holly Waddington alabildiğine tuhaf, alabildiğine renkli, gotik ve özgüvenli bir tarz yaratmış.
Venedik Film Festivali’nde “En İyi Film” dalında Altın Aslan’a layık görülen Poor Things, Yorgos Lanthimos’un en büyük bütçeli işi. Film 10 Mart’ta dağıtılacak Akademi Ödülleri’nde de 11 dalda Oscar’a aday gösterildi. “En İyi Yönetmen” kategorisinde güçlü adaylarla yarışacak Lanthimos ödüle uzanır mı bilinmez ama Altın Küre’de “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü kazanan Emma Stone Oscar’a çok yakın. Üstelik ikilinin birlikteliği Lanthimos’un yeni projesi Kind of Kindness’da da sürecek.
]]>Sanatçı, ilk ve ortaöğrenimini İstanbul Aksaray’da tamamladı. Kur’an’ı Kerim’i 9 yaşında ezberleyen Kaynak, küçük yaşlarda sesinin güzelliğiyle çevresinin dikkatini çekti.
Usta sanatçı, ilk musiki derslerini henüz 10 yaşlarındayken Hafız Melek Efendi’den aldı.
Darüşşafaka Cemiyetinde, musiki öğretmeni Kazım Uz’dan nota ve usul eğitimi alan sanatçı, ilahi ve fasıl konularında Şeyh Cemal Efendi’den yararlanarak kendini geliştirdi.
Mercan İdadisi’ni bitiren Kaynak, Balkan Harbi zamanında Darülfünun İlahiyat Fakültesine girdi.
Sanatçı, 1. Dünya Savaşı’nda öğrenim çağındaki gençlerin askere çağrılması üzerine, 1917’de vatani göreve başladı. Diyarbakır’da başladığı askerlik dolayısıyla Mardin, Elazığ ve Harput’ta da görev yaptı.
İlk bestesini 1926’da kaleme aldı
Sadettin Kaynak, Cumhuriyet’in kurulmasının ardından Ukrayna’ya sefer yapan gemilerde bir süre katip olarak çalıştı.
Hüzzam makamındaki “Hicran-ı Elem” adlı ilk bestesini 1926’da kaleme alan usta sanatçı, aynı yıl plak doldurmak üzere Berlin’e gitti.
Aynı yıl Zehra Hanım’la evlenen sanatçının, Cavidan, Yavuz, Feyyaz ve Günaydın adını verdiği dört çocuğu oldu.
Bir süre sonra Yavuz Sultan Camii imamlığına başlayan sanatçı, 1928’de caminin başimamı oldu.
Sanatçı Kaynak, bestekar ve icracı kimliğinin zaman zaman ön plana çıkması nedeniyle bir tercih yapmak zorunda kaldı. İmamlık görevinden istifa ederek, kendini tamamen musiki çalışmalarına verdi.
Viyana, Paris ve Milano’ya da giden Kaynak, yazar İbnülemin Mahmut Kemal İnal’a verdiği mektubunda, yerli ve yabancı filmlere müzik yapmasına ilişkin şunları aktarmıştı:
“İstanbul’a döndükten sonra film musikisi bestelemeye heves ettim, Mısır’dan getirilen 85 adet filmin müziklerini. Her filmde 10 ila 20 eser vardı. Beş yıl süreyle İpekçi Kardeşler film şirketine bağlı kaldım.
Bu esnada yerli filmler için eserler de besteledim. Yerli filmlerden ‘Allah’ın Cenneti’nde, Arap filmlerinden ‘Leyla ile Mecnun’da film sahasında ilk bestelerimi verdim.
Bu esnada rahmetli Atatürk beni çağırttı. Bir Kur’an-ı Kerim verdi. İmzasını koydu. Kur’an-ı Kerim’de muharebeye müteallik ayetlerin tercümelerini tespit ederek, ordu kumandanlarına bir nutuk vermemi emretti. Hazırlandım.
Atatürk’ün karşısında, ordu kumandanlarının hazır bulunduğu bir mecliste bu emri yerine getirdim. Atatürk, ‘Kuran’da neler varmış da bizim haberimiz yok.’ dedi. Müteaddit defalar birçok vesilelerle Atatürk’ün huzuruna kabul olundum”
Halk müziğinin bölgesel motiflerini derinlemesine inceledi
Sadettin Kaynak, 1953’te Sultanahmet Camisi’nin ikinci imamlığına getirildi. “Yavuz Sultan Selim Ağlıyor” filminin müzik çalışmaları sırasında felç oldu. 14 Ağustos 1954’te yapılan jübilesinin ardından Kadıköy Koşuyolu’ndaki evine çekildi.
Usta sanatçı, 3 Şubat 1961’de Haydarpaşa Numune Hastahanesinde vefat etti ve Merkezefendi’deki aile kabristanına defnedildi.
Eserlerinde çok zengin bir folklor yapısı göze çarpan sanatçı, halk müziğinin bölgesel motiflerini derinlemesine inceledi. Şarkı ile türkü arası bir özellik taşıyan üslup kullanarak kendine has bir form oluşturdu.
Kaynak, gezdiği yörelerin özelliği olan uzun havalar ve hoyrat ezgilerin yapısından da etkilenerek hüseyni, gerdaniye ve muhayyer makamlarında da eserler besteledi. Halk ozanları Yunus Emre, Karacaoğlan ve Erzurumlu Emrah’ın şiirlerine ve anonim halk ezgilerine de beste yaptı.
Çile Bülbülüm Çile’nin telifini Safiye Ayla’ya verdi
Eserleriyle Türk sanat müziğinde özel bir yeri olan Kaynak, 1932’de bestelediği ve Safiye Ayla’nın yorumuyla ünlenen “Çile Bülbülüm Çile” şarkısının plak, radyo ve konserlerdeki telif haklarını Safiye Ayla’ya verdi ve bu şarkı ile anılır oldu. Muhayyer makamdaki şarkının güftesini Vecdi Bingöl kaleme aldı.
Usul, ritim, tempo değişiklikleri ve makam geçişleri yönünden zengin eserler ortaya koyan Kaynak, binin üzerinde besteye imza attı.
Sadettin Kaynak’ın bestelerinin çoğu, dönemin ünlü sanatçıları Münir Nurettin Selçuk, Müzeyyen Senar, Safiye Ayla, Hamiyet Yüceses, Şükran Özer ve Mualla Mukadder tarafından seslendirildi ve plakları satış rekorları kırdı.
İstiklal Marşı’nı besteleyenler arasında da bulunan Kaynak, aynı zamanda ezanı Türkçe seslendiren ilk kişi oldu.
Kendi ifadesiyle binin üzerinde besteye imza atan Kaynak’ın unutulmayan eserlerinden bazıları şöyle:
“Benim Yarim Gelişinden Bellidir”, “Tel Tel Taradım”, “Kara Bulutları Kaldır Aradan”, “Muhabbet Bağına Girdim Bu Gece”, “Dertliyim Ruhuma Hicranını”, “İncecikten Bir Kar Yağar”, “Çile Bülbülüm Çile”, “Ben Güzele Güzel Demem”, “Enginde Yavaş Yavaş”, “Gönül Nedir Bilene Gönül Veresim Gelir”, “Leyla Bir Özge Candır”, “Niçin Baktın Bana Öyle”, “Leylakların Hayali”, “Bir Rüzgardır Gelir Geçer Sanmıştım”, “Ela Gözlerine Kurban Olduğum”, “Yanık Ömer”
]]>Bu şarkının adı “Muhtar”… Cem Karaca sözlerde kendisine sesleniyor. Malum, Cem Karaca’nın ilk adı “Muhtar”. 1968 çıkışlı bu şarkısı görece az biliniyor. Çünkü aynı yıl yayınladığı “Resimdeki Gözyaşları” tüm listeleri silip süpürüyor. Bu yüzden midir bilinmez filmde “Muhtar”a başta yer verilmiyor. Cem Karaca’yı canlandıran İsmail Hacıoğlu o kadar çok ısrar ediyor ki sonunda şarkı film müzikleri arasına ekleniyor ve böylece “Muhtar” belki de gölgesinden kurtuluyor.

Cem Karaca 1960’ların başında rock’n roll sevdasıyla başlıyor müzik yolculuğuna. Sanatçı bir ailenin çocuğu. Ünlü tiyatro ve sinema sanatçısı annesi Toto Karaca en büyük destekçisi. Oyuncu ve tiyatro yönetmeni babası Mehmet Karaca’nın ise oğlu için bambaşka idealleri var. “Ben oğlumun hariciyeci olmasını istiyordum” diyor bir röportajında. Öyle ki Cem Karaca’nın müzisyen olmasını engellemek için konserlerinde adam kiralayıp oğlunu yuhalatacak kadar ileri gitmiş!
Karaca’nın 40 yıllık müzik kariyerinde en zorlu dönemi kuşkusuz darbe süreciydi. Yasaklı yıllarda ne kadar itibarsızlaştırılmaya çalışılırsa çalışılsın ne adı ne de eserleri halkın gönlünden silinebildi. İşte film Karaca’nın çocukluğundan, 1987 yılında yurda dönüşüne kadar geçen sürede yaşadıklarını anlatırken aslında ülkenin sosyopolitik ahvalini ekrana taşıyor. Yönetmen Yüksel Aksu’nun da dediği gibi; “Bu film sadece bir müzisyen biyografisi değil, bir Cumhuriyet biyografisi…”

1970’lerdeki müzik çalışmaları büyük kentlerde yaşanan proleterleşmeye odaklanıyordu. 12 Mart Muhtırası sonrası Anadolu rock giderek politikleşti. Muhalif tonu yüksek şarkılarında işçi sınıfının sorunlarına odaklanan Cem Karaca bu süreçte sol kesimin sembolü haline geldi. Ona göre rock müziği bir isyandı. Dünyayı yorumlama şekliydi.
Ama o yıllarda birlikte sahne aldığı Moğollar’ın kurucusu Cahit Berkay şarkıların marşlara dönüşüp politikleşmesinden endişe ediyordu. Müzikal dil konusunda yaşanan bu fikir ayrılığı yolları da ayırdı. Filmde de bu detaylara ayrı bir parantez açılmış. Zaten korkulan da oluyor ve Cem Karaca 1978’de çıkardığı 1 Mayıs plağında komünizm propagandası yapmakla suçlanıyor. Hakkında soruşturma başlatılınca da Almanya’ya yerleşiyor. Darbe sonrasında ise vatandaşlıktan çıkarılıyor. 8 yıl sürüyor memleket hasreti…

Cem Karaca’yı canlandıran Hacıoğlu da tıpkı onun gibi İstanbul-Bakırköy’de doğup büyümüş. “Karaca benim çocukluk kahramanımdı” diyor. Belki de karşılaşmışlardır kim bilir? Bu yüzdendir ki projeyi duyduğunda rolü almayı çok istiyor. Ama başrol için düşünülen isim Erdal Beşikçioğlu. Bir şekilde anlaşma sağlanamayınca rol Hacıoğlu’na gidiyor. O kadar heyecanlanıyor ki hemen kampa giriyor oyuncu.
Yönetmen Yüksel Aksu aslında Hacıoğlu’nun sesini şarkılarda kullanmayı düşünmüyor. Cem Karaca’nın orijinal şarkıları playback yapılacak. Ama İsmail Hacıoğlu öyle hevesli ki… “Şarkıları ben okuyacağım değil mi abi?” diye sorduğunda Yüksel Aksu “Nasıl yani sen mi okuyacaksın?” diye şaşırıyor. Hacıoğlu “En azından bir deneyelim” diyor. Müzik Direktörü Cem Öğet’le birlikte 300 saat kayıt odasına kapanıyorlar. 1974’te Cem Karaca ile Dervişan grubunu kuran Müzisyen Uğur Dikmen de çalışmalara destek veriyor. İsmail Hacıoğlu şarkıları öyle bir söylüyor ki yönetmen playbackten vazgeçiyor.

Filmin senaryo danışmanı Cem Karaca’nın oğlu Emrah Karaca… Yıllarca hasretini çektiği babasıyla bu filmde kucaklaşıyor bir anlamda. Filmde Cem Karaca’nın gönül ilişkilerine de yer veriliyor ama hayatına giren kadınlar gölgede bırakılmış gibi geldi bana. Diyaloglar yok denecek kadar az. Cem Karaca hep mağdur, hayatındaki kadınlarsa hep yolda bırakanlar gibi yansıtılmış. Tamam; bu filmin kahramanı Cem Karaca ama hiç mi hatası yoktu?
Türkiye için önemli figürlerin hayat hikayesi sinemaya aktarılırken yüceltmeye daha fazla odaklanıldığını, bu anlamda riskten kaçınıldığını daha önceki biyografilerde de görmüştük.

Filmdeki renk kullanımı dönemin ruhuna çok yakışsa da kimi sahnelerde fazla koyu görünüyor. Cem Karaca şarkıları dışında dramatizasyonu artırmak için kullanılan enstrümantal şarkılar da fazlaydı. Zaten yeterince dramatik olan sahnelere bir de bu müziklerle yüklenmek gerekli miydi bilemedim. Öte yandan Cem Karaca’nın kendine has nüktedanlığı filmin genel diline de hakim. Sadece bir dram izlemiyoruz yani. Ve tüm film boyunca Cem Karaca şarkılarına doyuyoruz. İsmail Hacıoğlu’nun ses yeteneğine ve oyunculuğuna hayran kalarak.
]]>Kardeşleriyle, tiyatrocu annesinin gölge oyunlarını izleyerek büyüyen sanatçının yeteneği, Ermeni komşularının taklidini yaparken keşfedildi.
Ayşen Gruda, babasının vefatı üzerine lise eğitimini yarıda bırakarak çalışmak zorunda kaldı.
“Kongre Eğleniyor” isimli vodvilde küçük bir rol alarak 1962’de hizmetçi karakteriyle Tevfik Bilge’nin turne tiyatrosunda oyunculuğa başlayan usta sanatçı, 1965’te tiyatro oyuncusu Yılmaz Gruda ile evlendi ve çiftin Elvan ismini verdikleri kızları dünyaya geldi.
PERFORMANSIYLA “DOMATES GÜZELİ” OLDU
Kızı Elvan’ın doğumundan sonra bir süre tiyatroya ara vererek kızıyla ilgilenen Gruda, 1977’de bir televizyon skecinde oynadığı “Domates Güzeli Nahide Şerbet” karakterinin ardından “Domates Güzeli” olarak anılmaya başlandı.

Türk sinemasının az sayıdaki kadın komedyeninden biri olan ve Ertem Eğilmez filmlerinin ana kadrosunda yer alan usta oyuncu, kariyeri boyunca Kemal Sunal, Münir Özkul, Tarık Akan ve Adile Naşit’in de aralarında bulunduğu pek çok ünlü oyuncuyla başrolü paylaştı.
Tiyatro eğitimi almadan henüz 14 yaşındayken başladığı oyunculuk hayatı boyunca onlarca filmde rol alan başarılı sanatçı, 1974’te “Hababam Sınıfı”, 1975’te “Bizim Aile”, “Delisin”, “Bitirimler Sınıfı”, “Bir Araya Gelemeyiz” ve “Hanzo”, 1976’da “Öyle Olsun”, “Aile Şerefi”, “Güngörmüşler”, “Süt Kardeşler” ve “Tosun Paşa”, 1977’de “Çöpçüler Kralı”, “Gülen Gözler”, “Hababam Sınıfı Tatilde”, “İbo ile Gülşah”, “Şabanoğlu Şaban” ve “Sarmaşdolaş”, 1978’de “Avanak Apti” ile “Neşeli Günler”, 1979’da “Doktor”, “Şark Bülbülü”, 1980’de “Renkli Dünya”, 1981’de “Gırgıriyede Şenlik Var”, “Davaro”, “Gırgıriye” ve “Hababam Sınıfı Güle Güle” adlı yapımlarda rol aldı.

Gruda, 1982’de “Çiçek Abbas”, “Doktor Civanım”, “Dolap Beygiri”, “Görgüsüzler”, 1983’te “Şekerpare”, 1984’te “Gırgıriyede Büyük Seçim”, 1985’te “Aşık Oldum”, “Uyanıklar Dünyası”, “Namuslu”, “Fakir Milyoner”, “Şendul Şaban”, 1986’da “Ağa Bacı”, 1987’de “Aile Pansiyonu”, “Seyyar Kamil”, 1988’de “Süper Baba”, 1993’te “Rumuz Sev Beni”, 1994’te “Şenlik Var”, 2003’te “Hababam Sınıfı Merhaba”, 2006’da “Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu”, “İlk Aşk”, “Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?” ve “Keloğlan Karaprens’e Karşı” filmlerinde oynadı.

TİYATRO, SİNEMA VE MÜZİKALLERDE İZLEYİCİ KARŞISINA ÇIKTI
Unutulmaz Yeşilçam filmlerinde canlandırdığı başarılı karakterlerle hatırlanan sanatçı, tiyatro oyunu ve müzikallerde de seyirci karşısına çıktı.
Televizyon dizilerinden “Kaygısızlar”, “İbret-i Alem”, “Peri Masalı”, “Cennet Mahallesi” ve “İki Aile” adlı yapımların kadrosunda da yer alan oyuncu, 2008-2018’de “Gece Gündüz”, “Kağıt”, “Pazarları Hiç Sevmem”, “Seni Seviyorum Adamım”, “Kötü Kedi Şerafettin”, “Dedemin Fişi”, “Babamın Ceketi” ve Cem Yılmaz’ın “Pek Yakında” filmlerinde izleyiciyle buluştu.

Ayşen Gruda, 2006’da Sadri Alışık Ödülleri’nde ve 2010’da Uluslararası Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu”, 2012’de İstanbul Film Festivali’nde “Onur Ödülü”, 2015’te ise “52. Uluslararası Antalya Film Festivali”nde “Yaşam Boyu Onur Ödülü” aldı.
Usta sanatçı, 2017’de “Kırkından Sonra” adlı tiyatro oyununda, 2018’de ise “Sevgili Komşum” filminde rol aldı.
Gruda, 23 Ocak 2019’da 74 yaşındayken hayata veda etti, cenazesi Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.

“SANATÇI ÇOCUĞU OLMAK ZOR BİR ŞEY”
Geçen yıl aralık ayında yaşama veda eden, sanatçının kızı Elvan Gruda sanatçı çocuğu olmanın zor bir şey olduğunu belirterek “Olgunlaştıkça, büyüdükçe çok gurur duyarsınız ama küçükken ona duyulan sevgi ve ilgiyi paylaşmak, anlamak zaman alır. Bir ünlü çocuğu olmak, karakterini, kişiliğini oluşturma çabasındaki bir çocuk için zorlayıcı bir durumdur.” ifadesini kullanmıştı.
Elvan Gruda, annesinin rol aldığı Yeşilçam filmlerindeki başarısının en önemli nedeninin samimiyet olduğunu vurgulayarak “Türkiye’de her kesimden ailenin bir ferdi gibiydi onlar. Annem sinemaya geçtiğinde çok tecrübeli bir tiyatro oyuncusuydu. Özellikle komedinin inceliklerini iyi biliyordu” demişti.
Ayşen Gruda’nın çok iyi bir gözlemci olduğunun altını çizen kızı, “Titizdi, çok disiplinliydi, çok okurdu, gündemi iyi takip ederdi. Bunu sinemada da devam ettirdi. Sürekli kendini geliştirmeye odaklıydı” değerlendirmesinde bulunmuştu.
]]>Filmden elde edilen hasılat ise 170 milyon 239 bin liraya ulaştı.
Filmde, Hayri, Kamil, Sevim, Hale, Akın ve Mert’in dünyada mahsur kalan uzaylı arkadaşlarını, uzay gemisine ulaştırmaya çalışırken yaşadıkları anlatılıyor.
“Oppenheimer”
Amerikalı fizikçi Julius Robert Oppenheimer’ın hayatına odaklanan “Oppenheimer” filmi, 1 milyon 704 bin 369 seyirciyle en çok izlenen ikinci yapım oldu.
Cillian Murphy, Robert Downey Jr. ve Matt Damon’ın rol aldığı film, 181 dakikayla Christopher Nolan’ın şimdiye kadar çektiği en uzun yapım olarak vizyonda yerini aldı.
Film, nükleer bir silah geliştiren Oppenheimer’ın, silahın Hiroşima ve Nagazaki’de kullanılacağını öğrendiğinde verdiği kararı ve daha sonra ABD’de hedef haline gelmesini anlatıyor.
Filmin gişe hasılatı ise 187 milyon 788 bin lirayı geçti.
“Atatürk 1881-1919”
Mehmet Ada Öztekin’in yönetmenliğini üstlendiği “Atatürk 1881-1919″(1. film) 1 milyon 608 bin 483 kişi tarafından izlenerek, yılın en çok seyredilen üçüncü yapımı oldu.
Mustafa Kemal Atatürk’ü Aras Bulut İynemli’nin canlandırdığı filmde, genç oyuncuya Songül Öden, Sarp Akkaya, Esra Bilgiç ve Mehmet Günsür eşlik etti.
İki bölüm olarak izleyiciyle buluşan yapımın ilk kısmında, Atatürk’ün çocukluk yıllarından 1919’a kadar yaşadığı süreç, insani vasıflarını öne koyan bir kurguyla aktarılıyor.
Filmin hasılatı ise 176 milyon 713 bin liraya ulaştı.
“Hızlı ve Öfkeli 10”
Aksiyon ve maceraseverleri sinema salonlarına çeken “Hızlı ve Öfkeli 10”, 1 milyon 577 bin 429 kişi tarafından izlenerek, dördüncü sırada yerini aldı.
Vin Diesel, Michelle Rodriguez ve Jason Momoa’nın başrolleri paylaştığı ABD yapımı filmin yönetmenliğini Louis Leterrier üstlendi.
Filmin hasılatı ise 137 milyon 22 bin lira oldu.
“Ölümlü Dünya 2”
Ali Atay’ın yönetmen koltuğunda oturduğu komedi türündeki “Ölümlü Dünya 2”, 1 milyon 419 bin 65 kişi tarafından izlenerek, beşinci sıraya yerleşti.
“Ölümlü Dünya” serisinin devam filmi olan yapım, kendi sorunlarıyla boğuşan Mermer ailesinin hikayesini beyaz perdeye taşıyor.
Oyuncu kadrosunda Ahmet Mümtaz Taylan, Alper Kul, Doğu Demirkol, Giray Altınok, İrem Sak ve Sarp Apak’ın yer aldığı filmin hasılatı 181 milyon 824 bin lirayı aştı.
“Barbie”
Margot Robbie, Ryan Gosling, Kate McKinnon, Issa Rae, Hari Nef, Simu Liu, Ncuti Gatwa ve Kingsley Ben-Adir’in başrolleri paylaştığı “Barbie”, yılın en çok izlenen altıncı filmi oldu.
Barbie diyarında varoluşsal krizler yaşayan ve kendini bir anda gerçek dünyada bulan ikonik bebek Barbie’nin macera ve eğlence dolu hikayesini konu edinen film, 1 milyon 399 bin 139 kişiyi sinema salonlarına çekti.
Filmin hasılatı 141 milyon liranın üzerine ulaştı.
“Avatar: Suyun Yolu”
Gişe rekortmeni “Avatar”ın 13 yıl sonra vizyona giren devam filmi “Avatar: Suyun Yolu”, en çok izlenen yapımlar arasında yedinci sıraya yerleşti.
James Cameron’un yönetmenliğini üstlendiği, Sam Worthington, Sigourney Weaver ve Zoe Saldana’nın başrollerinde oynadığı film, 16 Aralık 2022’de vizyona girdi.
ABD yapımı filmi 2023’te 1 milyon 362 bin 96 kişi izlerken, toplam izleyici sayısı ise 2 milyon 677 bin 106 oldu. Filmin hasılatı yaklaşık 102 milyona ulaştı.
Film, Pandora gezegeninde Na’vi halkına dahil olup Neytiri ile bir aile kuran Jake Sully’nin, tanıdık bir düşmanın yeniden gezegenlerine tehdit oluşturması sonrası Na’vi halkıyla verdiği mücadeleyi konu ediniyor.
“Kutsal Damacana 4”
Şafak Sezer, Ersin Korkut, Müjde Uzman, Nilgün Belgün ve Erhan Yazıcıoğlu’nun başrollerinde yer aldığı “Kutsal Damacana 4”, en çok izlenen filmler arasına sekizinci sıradan girdi.
Yönetmen koltuğuna Kamil Çetin’in oturduğu filmi 1 milyon 147 bin 111 kişi izledi, hasılatı ise 75 milyon 264 bin lirayı buldu.
“John Wick 4”
“John Wick” serisinin son filmi “John Wick 4” sinemaseverlerin en çok izlediği filmler arasında dokuzuncu sıraya yerleşti.
Hollywood yıldızı Keanu Reeves’in başrolde oynadığı yapımı izleyenlerin sayısı 1 milyon 50 bin 239’a ulaştı. Filmin hasılatı 89 milyon lira oldu.
Gerilim ve aksiyon türündeki film, başına konulan ödülle onlarca kiralık katile karşı savaşan John Wick’in, özgürlüğünü elde etmek için Yüksek Şura’ya karşı mücadelesini anlatıyor.
“Çizmeli Kedi: Son Dilek”
Animasyon sevenleri sinema salonlarına çeken “Çizmeli Kedi: Son Dilek”, 816 bin 621 kişi tarafından izlenerek, listenin onuncu sırasında yer aldı.
Filmin gişe geliri 56 milyon liranın üzerinde oldu.
Januel Mercado ile Joel Crawford’ın yönettiği film, kötülüğüyle nam salmış Dilek Yıldızı’nı bulmak için Kara Orman’a doğru maceraya çıkan Çizmeli Kedi’nin, eski ortağı ve düşmanı Yumuşak Pati Kitty’den yardım istemek zorunda kalması sonrası gelişen olayları anlatıyor.
]]>Kraliyet Ailesi’ni karıştıran skandal kitap, seneler sonra tüm dünyada iki filmin gişede kıyasıya mücadele etmesi derken 2023’ün oldukça hareketli geçtiğini söyleyebiliriz. İşte yıla damga vuranlar…
ÜNLÜ OYUNCU DAĞDA KAYBOLDU
Ocak ayında tüm dünya 65 yaşındaki aktör Julian Sands’in Los Angeles şehir merkezinden 65 kilometre uzaklıktaki Baldy Dağı’ndaki bir patikada kaybolmasıyla sarsıldı.

Ünlü oyuncudan aylarca hiçbir haber alınamamıştı ki haziran ayında Baldy Dağı yakınlarında insan kalıntılarının bulunduğu bildirildi.
PRENS HARRY’NİN SANSASYONEL KİTABI
2023’e hızlı bir başlangıç yapan isimlerden biri de Prens Harry oldu. Ocak ayında anılarını yayınladığında dudak uçuklatan açıklamalarına hiç kimse hazır değildi.

Kraliyet’in yaramaz çocuğu, abisi William ve Kate’i hedef aldığı açıklamalarıyla dikkat çekerken babasıyla ilişkisine değinmeyi ve aile içindeki ırkçı söylemleri kaleme almayı da ihmal etmemişti.
BU YIL, ONLARIN YILI OLDU
Belki pandeminin etkisi belki de dünyanın en çok beğenilen isimleri oldukları için… Hiç şüphesiz Beyoncé ve Taylor Swift turneleriyle bu yılın en çok konuşulan iki ismi oldu.

Müzik dünyasının önde gelen isimlerinden biri olan ve tüm dünyada milyonlarca hayrana sahip olan Beyoncé’nin konserleri yoğun ilgiyle karşılandı. Ancak ünlü şarkıcının konserlerinden herkes memnun değildi. Şarkıcı, konseri için binlerce hayranının İsveç’e akın etmesiyle, Stockholm ve çevresindeki otellerin gecelik fiyatlarının artmasına neden oldu ve beklenen enflasyon düşüşünü engellemekle suçlandı.

Bu yıl konserleriyle sık sık gündeme gelen bir diğer isim de Taylor Swit oldu. Ünlü şarkıcının şarkı sözleri artık üniversitelerde bir dersin konusu bile haline gelirken konser biletleri de yok sattı.
GİŞEDE KIYASIYA MÜCADELE
Özellikle de pandeminin yaşanmasıyla beraber sinema salonları bir türlü eski şaşalı zamanlarına dönmekte son derece zorlanıyorlardı. Ancak bu yıl, seneler sonra ilk defa iki film aynı gün vizyona girerek haftalarca gişede kıyasıya bir mücadele içine girdi. Üstelik iki filmin de tarzları ve konuları oldukça farklıydı.

Bir tarafta Greta Gerwig’in usatlıkla yönettiği, tüm zamanların ikonik oyuncağını sıra dışı bir anlatımla beyaz perdeye yansıtıp Barbie filmi yer aldı. Başrollerde Margot Robbie’nin büyüleyici güzelliği ve Ryan Gosling’in başarılı performansıyla film hem eleştirmenlerden hem de izleyicilerden tam not aldı.
Diğer tarafta ise gişenin başarılı ismi, ünlü yönetmen Christopher Nolan’ın yönettiği Oppenheimer yer aldı. Nolan, her zaman olduğu gibi kaliteden ödün vermeyerek kullandığı teknikle dikkat çekerken filmde yer alan oyuncuların başarılı performansları da ayrıca göz doldurdu. Cillian Murphy, Robert Downey Jr., Matt Damon, Emily Blunt, Florence Pugh, Josh Hartnett ve Gary Oldman gibi yıldızlar karması bir yapımın olumsuz eleştiri alması zaten söz konusu olamazdı.

J. Robert Oppenheimer’ın hayatından bir kesiti konu alan Oppenheimer filmi, küresel gişede 550 milyon doları aşarken şimdiye kadar en yüksek hasılat yapan İkinci Dünya Savaşı filmi oldu.
İki filmin de Oscar’daki performansları şimdiden merak konusu.

Her ne kadar bu iki film, bu yıla damga vursa da aslında bahsedilmesi gereken bir isim daha oldu: Martin Scorsese… Ünlü yönetmen Barbenheimer savaşından birkaç ay sonra Dolunay Katilleri (Killers of the Flower Moon) ile dikkat çekti. Leonardo DiCaprio ve Robert De Niro, Lily Gladstone ve Jesse Plemons gibi ünlü isimlerin başarılı performanslarıyla öne çıkan film ayrıca David Grann’ın kaleme aldığı Dolunay Katilleri: Osage Cinayetleri ve FBI’ın Doğuşu adlı kitabın uyarlamasıydı.
SHAKIRA’NIN İNTİKAM ŞARKISI
2022 yılını özel hayatındaki talihsizliklerle bitiren Shakira, 2023 yılına tüm bu acılardan kurtulmak için kendisini müziğe verdi diyebiliriz. Ünlü şarkıcı, 11 yıldır birlikte olduğu ve iki çocuğunun babası Pique’nin kendisini aldattığını öğrendikten sonra toparlanmak için kariyerine odaklandı ve yaptığı şarkıyla günlerce konuşuldu.

Shakira, eski sevgilisinden yaptığı şarkıyla intikam aldı. Arjantinli DJ Bizarrap ile 11 Ocak Çarşamba günü YouTube’da paylaşılan yeni parçada şarkıcı, Piqué’nin 23 yaşındaki yeni kız arkadaşı Clara Chia Marti’ye atıfta bulunuyor. Şarkı sözlerinde; “Seninle geri dönmüyorum, benim için ağlama ya da bana yalvarma/ Seni eleştirmelerinin benim hatam olmadığını anladım/ sadece ben müzik yapıyorum” derken sözlere şu şekilde devam ediyor: “Yedeğim olduğu varsayılan kişiyle sana iyi şanslar dilerim/ Sana ne olduğunu bilmiyorum bile/ O kadar tuhafsın ki seni tanıyamıyorum bile/ Ben iki tane 22’lik kıza değerim. Bir Ferrari’yi bir Twingo ile takas ettin. Bir Rolex’i bir Casio ile takas ettin/ Bir sürü spor salonuna gittin ama biraz da beynini çalıştır”
SAVAŞLAR, GÖSTERİ VE SANAT DÜNYASINI DA ETKİLEDİ
Rusya ve Ukrayna Savaşı’ndan sonra bu yıl tüm dünya İsrail ve Filistin arasındaki yıkıcı çatışmaya da tanık oldu. Pek çok ünlü isim çatışmalara tepki gösterirken bazıları bu nedenle projelerinden bile oldu.

Oscar ödüllü oyuncu Susan Sarandon Filistin’e destek olunca, ajansı ünlü oyuncu ile yollarını ayırırken Bella Hadid’in de Dior ile anlaşmasının sonlanmasının nedeni olarak aynı durum gösterilmişti. Çığlık filminde yer alan Melissa Barrera’nın Filistin’i desteklediği paylaşımlardan sonra da filmdeki rolüne son verildi. Hatta Barrera’nın filmden çıkarılması üzerine rol arkadaşı olan Wednesday yıldızı Jenna Ortega’nın da filmden çekildiği belirtildi.
Geçtiğimiz günlerde de filmin yönetmeni projeden çekildiğini duyurdu.
HOLLYWOOD, GREVLE SARSILDI
Bu yıl pek çok dizi ve film yayın tarihlerini ertelemek ya da iptal etmek zorunda kaldı. Bunun en büyük nedeni ise seneler sonra Hollywood’da yaşanan en büyük grevdi.
Mayıs ayında, Amerika Yazarlar Birliği (11.500 senaristi temsil ediyor), greve gitti. Bu, pandemiden bu yana ABD’de televizyon ve film yapımında yaşanan en büyük kesintiydi; özellikle de temmuz ayının başlarında aktörlerin de yazarların grevine katılması Hollywood’u durma noktasına getirdi.

Kırmızı halılar boş kaldı, prömiyerler iptal edildi. Margot Robbie, Rosario Dawson, Florence Pugh ve Olivia Wilde gibi birbirinden ünlü isimler bu defa oyuncu değil haklarını arayan aktivistler olarak öne çıktı.
Hiçbir oyuncu ya da yazar yeni filmi ya da dizisi yayınlansa bile projesini tanıtacak paylaşımda bile bulunmadı. Buna Oppenheimer ve Barbie gibi gişede iddialı iki filmin oyuncuları da dahil.
HARRY POTTER HAYRANLARINA MÜJDE
Bu yıl hiç şüphesiz sihir dünyanın hayranları için en mutlu haber geldi. Harry Potter kitapları dizi olarak hazırlanmaya başladı. HBO Max, büyücüler dünyasının yeniden başlatılacağını ve filmlerden tamamen farklı bir oyuncu kadrosuna sahip olacağını duyurdu.

Ünlü kanalın duyurusu üzerine Rowling de şu açıklamayı yaptı: “Max’in kitaplarımın bütünlüğünü koruma taahhüdü benim için önemli ve yalnızca uzun bir televizyon dizisinin sağlayabileceği derinlik ve ayrıntı derecesine izin verecek bu yeni uyarlamanın bir parçası olmayı dört gözle bekliyorum.”
YAPAY ZEKÂ YARDIM ETTİ BEATLES’TAN YENİ ŞARKI
Müzik dünyası Beatles’ın seneler sonra çıkardığı şarkıyla çalkalanadı. Şarkı da klibi de dinleyenlerin tüylerini diken diken ederken yapay zekânın yardımları yadsınamaz.
“Now and Then” isimli şarkının yayınlanmasından sekiz gün sonra Beatles, yeniden listelerde ilk sıraya yerleşti.

Parça, John Lennon tarafından 1970’lerin sonlarında yapılan ve bu yılın başlarında grubun hayatta kalan üyeleri Sir Paul McCartney ve Ringo Starr tarafından tamamlanan özel bir kayıttan oluşuyor.
John Lennon 1980’de vurularak öldürülmeden birkaç yıl önce, 1970’lerin sonlarında evde kasete şarkıyı çekiyor. Lennon’ın eşi Yoko Ono da 1990’ların başında bu kaseti McCartney’e veriyor ve o da daha sonra George Harrison ve Ringo Starr ile kayıt üzerinde çalışıyor. Üçlü, kasetin zayıf ses kalitesinin, özellikle de Lennon’ın piyano eşliğinin öne çıkmasının şarkıyı değerlendirmeye engel olduğuna karar verip rafa kaldırıyor. Gerçekten de Lennon’ın sesini orijinal kayıttan ayırmak için doğru yazılım 2022 yılına kadar mevcut değildi. Nihayet teknolojik koşullar el verdikten sonra kayıt temizlendi, Ringo Star ve McCartney’nin düzenlemeleri eklendi ve son haline kavuştu.
FRIENDS YILDIZININ ÖLÜMÜ ŞOKE ETTİ
Bir dönemin fenomen dizisi Friends’te Chandler Bing karakterini canlandırarak tüm dünyadan hayranlara sahip olan Matthew Perry’nin ani ölümü hayranlarını ve ailesini olduğu gibi rol arkadaşlarını da derinden sarstı.

54 yaşındaki oyuncunun ölümü üzerine ilk olarak Jennifer Aniston, Courteney Cox, Lisa Kudrow, Matt LeBlanc ve David Schwimmer ortak bir açıklama yayınladı: “Matthew’un kaybından dolayı hepimiz büyük bir yıkım yaşadık. Biz birbirimiz için oyuncu kadrosundan çok daha fazlasıydık. Biz bir aileyiz. Söylenecek çok şey var ama şu anda bu anlaşılmaz kaybın yasını tutmak ve işlemek için biraz zaman ayıracağız. Zamanla, elimizden geldiğince daha fazlasını söyleyeceğiz. Şimdilik düşüncelerimiz ve sevgimiz Matty’nin ailesiyle, arkadaşlarıyla ve onu dünya çapında seven herkesle birlikte.”
Oyuncunun ölümüyle bir dönem adeta sona erdi.
]]>Kulislerde bu küslüğün nedenine ilişkin farklı söylentiler yer alırken, Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan ile arasındaki soğukluk hakkında ilk kez konuştu.
“2006’DAN BERİ KONUŞMUYORUZ”
Habertürk televizyonunda konuşan Demirkubuz, 2006 yılında ‘Kader’ adlı filminin Antalya Film Festivali’nde ‘en iyi film’ ödülünü aldığı törende Nuri Bilge Ceylan’ın bayıldığını hatırlatarak şöyle konuştu:
“Hiçbir zaman söylendiği gibi çok yakın arkadaş değildik. Aç kalsam ekmek parası isteyeceğim biri değildi. Ama işte Semih Kaplanoğlu gibi ya da başka arkadaşlar gibi görüştüğüm bir arkadaştı. Ben midem bulanınca uzaklaştım ama ilişkimiz kopmadı.”
“İklimler’in kurgusu sırasında çok çiğ bir hareket yaptı. O onu çekti, ben ‘Kader’i çektim. O sene ‘Kader’ ağlarını Antalya Film Festivali’nde ördü, ‘en iyi film’ ödülünü 300 bin liraya çıkardılar. 230 bin dolar. Dünyada eşi yok. Ödül töreninin açıklanacağı gün otelin lobisinde otururken bu geldi, böyle havalı havalı gevrek gevrek… Jüride de bir Cannes’dan bir lavuk var, bunun bir arkadaşı. Hatta orada bunun esprisi oldu, herhalde sinyal aldı bu ondan keyfi yerinde diye. Benimle de konuşuyor, geldi masamıza oturdu, sohbet ettik.”
“Aynı akşam bunlar geldi yapımcısı, karısı, kendisi, tören sırasında önümüze oturdular, hiç konuşmadılar benimle… Ebru iki gün önce ‘Kader’i izleyince allak bullak olduğunu söyledi, aramız iyiydi. Neyse geldiler, konuşmuyor. Arkasından seslendim bakmadı bile. Neyse vardır bir derdi dedim. İki tane ödül aldı, çıktı acayip küskün falan.”
“Sonra her şeyin üstüne yemin ediyorum bir tane bile ‘Kader’e şey yok… Bizim zaten bir beklentimiz de kalmadı. Tam böyle ‘en iyi film’ ödülü açıklanmadan önce bu pat bayıldı. Gitti kaldırdılar, hatta ben de yardım etmeye çalıştım…”
“Törenden sonra ‘iyi misin’ demek için aradım. Konuşmak istemedi ve o günden itibaren konuşmadı. 2 gün sonra Mis Sokak’ta yüz yüze geldik ‘iyi misin’ dedim. Yüzünü çevirdi. Bir tane tokat atmak istedim…”

Nuri Bilge Ceylan’ın kendisiyle neden konuşmadığını bilmediğini belirten Demirkubuz “Çok yakınındaki bir akrabasına sordum. Cannes Film Festivali aleyhinde konuştuğum için benimle konuşmadığını söyledi. Lan Cannes Film Festivali’nin muhtarı mısın, nesin sen? Sana ne” diye konuştu.
Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan için “Susacak, dişini sıkacak ve bir daha tek kelime etmeyecek. Ederse, Youtube kanalı açarım, her gün düzenli yayın yaparım. Bu ülkenin en sevdiği şey unutmaktır. Her yaptığımız yanımıza kar kalmıyor. Biraz düşüneceksin” ifadesini kullandı.
“AŞAĞILANAN BEN OLDUM”
Nuri Bilge Ceylan’ın 2014’te Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazandığı ‘Kış Uykusu’ filminin kitabı geçen günlerde yayımlandı. Ceylan, kitapta ‘Üç Maymun’ filmini Zeki Demirkubuz’un senaryosundan intihalle çektiği iddiasına yanıt vermişti.
Zeki Demirkubuz’un gerçeği bildiğini belirten yönetmen “Öyle bir şey yok ama nedense öyle bir şey varmış gibi bir izlenim yaratmayı tercih ediyor. Bence çok ayıp ediyor. Bunca yıl arkadaşlık ettik, birbirimize ne yardımlar ettik sonuçta” demişti. Ceylan konuyla ilgili değerlendirmesini “Yıllar sonra yaptığı bir söyleşide ‘Üç Maymun’ filmini seyretmediğini de söylemiş üstelik. İnsan izlemediğini iddia ettiği bir film için nasıl böyle şeyler ima eder? Bilmiyorum. Evet, aşağılanan ben oldum belki burada ama aşağılık olan kesinlikle ben değilim” sözleriyle bitirmişti.
“ADİLİK YAPMASIN”
Zeki Demirkubuz dün akşam, Nuri Bilge Ceylan’ın bu sözlerine de “Üç Maymun’u izlemedim. Adilik yapmasın. Çünkü ben ima etmem, bir şey varsa çat çat söylerim” ifadesiyle cevap verdi.
NURİ BİLGE CEYLAN’DAN YANIT
Nuri Bilge Ceylan, Demirkubuz’un ses getiren açıklamaları sonrası üç yıllık aranın ardından X hesabından ilk mesajını Demirkubuz’a yanıt niyetiyle attı:
“Ne söylerse söylesin cevap vermeyeyim diyordum, ama bu üslup karşısında ne yazık ki bu artık mümkün değil. Kendine şimdiden bir YouTube kanalı açarsa iyi eder. Yakında…”
