Edirne’de her yıl 5-6 Mayıs’ta, Hızır ve İlyas peygamberlerin yeryüzünde buluştuğu anın simgesi, baharın gelişi ve yenilenme ritüeliyle kutlanan Kakava eğlencelerine katılmak için Türkiye’nin dört bir yanından ve yurt dışından kente turist geliyor.
Özel olarak Kakava turları düzenlenirken, turla gelmeyenler ise kendi imkanlarıyla adeta kente akın ediyor.
Kakava’nın yarattığı hareketlilik kentteki ciğerci, şekerlemeci, otel işletmecisi başta olmak üzere esnafın da yüzünü güldürüyor.
Etkinlikler tüm yıla yayılmalı
Edirne Ticaret ve Sanayi Odası (ETSO) Başkanı Sezai Irmak, AA muhabirine, UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Listesi’ndeki Kakava’nın yüzyıllardır kutlandığını söyledi.
Şenlikler öncesi Vali Yunus Sezer başkanlığında yapılan toplantıda ciddi önlemler alındığını belirten Irmak, “Otoparklar, Kakava’ya gidiş ve geliş güzergahları konusunda ciddi düzenlemeler yapıldı. Edirne ekonomisini canlandıran etkinliklerden biri. Kakava’ya yurdun her tarafından geniş katılım olacak” dedi.
Irmak, hem Kakava hem de Tarihi Yağlı Kırkpınar Güreşleri’nin Sarayiçi’nden başka bir alanda, tüm yıla yayılacak etkinlikler kapsamında kutlanması gerektiğini ifade etti.
“Edirne önemli bir destinasyon”
Türkiye Otelciler Birliği Edirne Temsilcisi Gökhan Balta da kentin Kakava zamanı Türkiye’nin dört bir yanından ziyaretçi aldığını söyledi.
Şenlikler dolayısıyla Edirne’nin bayram havası yaşayacağını anlatan Balta, şunları kaydetti:
“Kakava Şenlikleri’yle çok güzel bir hafta geçireceğiz. Her yıl olduğu gibi Kakava’da başarılı bir organizasyon yapıyoruz. Otellerimizde rezervasyonlar devam ediyor. Tur şirketleri için Edirne önemli bir destinasyon olmaya başladı ve daha iyi bir yere gelecek. Edirne sadece Kakava değil Osmanlı’ya başkentlik yapmış bir şehir olarak tarihi, turistik, gastronomi noktalarıyla ilgi çekiyor.”
Balta, kentteki 7 bin yatak kapasitesinin Kakava rezervasyonlarıyla yüzde 80 doluluğa ulaştığını aktardı.
“Heyecanla misafirlerimizi bekliyoruz”
Otel İşletmecisi Kemal Kılıç ise yoğun talep alan Kakava’nın kentte bir festival havası oluşturduğuna işaret etti.
Kakava’nın şehre büyük katkı sağladığını belirten Kılıç, “Gördüğümüz kadarıyla otellerin doluluk oranı yüzde 80’i geçti. Şehirde üretilen geleneksel lezzetlerden Kavala kurabiyesi, badem ezmesi üretimi hızlandı, ayrıca hediyelik mis sabunu üretimi arttı. Heyecanla misafirlerimizi bekliyoruz. Tur şirketleri de yoğun şekilde Edirne’ye taleplerini oluşturmaktalar. Geniş katılımlı bir şenlik bekliyoruz.” diye konuştu.
“Edirne’ye gel ciğerimi ye”
Tava ciğer ustası Uğurcan İmrak, kentteki ciğercilerin de Kakava’ya hazırlandığını söyledi.
Kentte tam bir bayram havası olduğunu anlatan İmrak, “Kakava Edirne’nin özel ve önemli günlerinden. Tava ciğerciler olarak bizler de bu günlerde ciğer kapasitemizi artırıyoruz. Kakava’da misafirlerimize en iyi hizmeti vereceğiz. Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz ve bu kente çok katkısı olan Edirne’yi Tanıtma ve Tava Ciğeri Kalite Kontrol Derneği Başkanı Bahri Dinar’ın ifadeleriyle ‘Edirne’ye gel, ciğerimi ye’ diyoruz” diye konuştu.
Kutlamalar 4 Mayıs’ta başlıyor
Edirne Belediyesince organize edilen kutlamalar, Tunca Nehri’nin çevrelediği Sarayiçi’nde 4 Mayıs Cumartesi çeşitli konserlerle başlayacak.
Etkinlikler, 5 Mayıs Pazar günü saat 10.00’da başlayacak konserler ve gösterilerin ardından Kakava ateşinin saat 15.00’te Sarayiçi’nde yakılmasıyla devam edecek.
Program kapsamında 6 Mayıs Pazartesi günü sabahı ise şafak sökmeden Roman ritüelini görmek için binlerce turist Tunca Nehri kenarında dilekler dileyecek. Tunca’da sağlık için yüzünü yıkayan Roman gençleri ise hava uygun olduğu takdirde nehre girecek.
]]>Alışverişe gelenler de hem pahalılıktan hem geçim sıkıntısından hem de kullanmak zorunda kaldıkları kredi kartlarındaki faizlerden şikâyetçi. Almanya Frankfurt’tan ziyarete gelen ve ikinci günü olduğunu söyleyen bir kişi, şunları söyledi:
“Ben her sene gelip gidiyorum fakat her sene üzerine koyarak devam ediyor. Bunlar söylenmez. Ben dün 200 avro bozdurdum, 7 bin lira para. Cebimde 10 lira para var. Burada millet nasıl geçiniyor, ne yiyor burada millet? Şimdi kredi kartı… Burada da benim bir akrabam var.
İnanın, adam intihara geldi, ödeyemedi. Ondan al, ondan al, ödeyemedi. Nasıl düzecek bu memleket? Bu memleket düzelmez. Şurada denk gelse de ‘Avrupa çöktü’ diyen adamları bir göreyim.
Ben diyeyim 20 sene, sen de 30 sene; biz oraya yetişemeyiz. Ben Frankfurt’ta devlet dairesinde çalışıyorum. Belediyede görevliyim. Bu yardım sistemleri filan benim elimden geçiyor. Emeklilere, yardıma muhtaç olanlara, bunların ödemelerini ben yapıyorum, kayıt altına alıyorum.
Orada açlıktan ölen adam yok, açlıktan sürünen adam yok. Orada sabah kalkıp da ‘Çocuğumun çantasına ne koyacağım’ diyen adam yok. Sistem yerleşmiş. Burada da benim okul arkadaşlarım var.
Adamlar 20-30 bin lira maaş alıyorlar ama bu İstanbul’da geçinmek zor. Allah herkesin yardımcısı olsun. İmkânı olan adam gelsin oraya da bir insanlık görsün. Şu millete bakıyorum. Evet, kalabalık da inan, ben şuradan bunu alıp yemeye utanıyorum. Orada torunlar da var.
Hans’ın bebesi doyuyor da niye Kemal’in bebesi doymuyor? Onlar da yesin. Dünya hepimize yeter. Biri yiyip de aşağıda da yememezlik olmasın. Herkes yesin. Durum bu.”
“BİR YEMEĞE 850 LİRA VERDİM”
Yurttaş, 200 avro ve Türk lirası üzerinden alım gücü kıyaslaması da yaparak sözlerini şöyle sürdürdü:
“Benim orada inşaat firması olan arkadaşlarım var. Orada bir vasıfsız işçi diyelim. Mesleği ve Almancası yok, oraya gelmiş turist olarak. Sabah saat 7’de kalkıp akşam saat 4’e kadar çalışan bir kişi 130-140 avro para alır. Bu 140 avroyla ne alır diyorum.
10 kilo kanat alır, 35 avro. 10 kiloluk but alır, 25 avro. Sucuk alır, 12 avro kilosu. Pastırma alır, 25 avro kilosu. Bunların hepsini 15 avrodan hesaplayalım. Cebime bakıyorum. Cebimde 20 avro daha var.
Şimdi dönüyorum buraya. Ben sabah saat 7’de burada kalkıyorum, çalışıyorum. Akşam saat 6’ya kadar çalışıyorum, 500 lira alıyorum. Ben burada, Eminönü’nde bir yemek yedim şimdi hanımla beraber, 850 lira verdim. Yediğinde bir şey yok, normal bir et yemeği.
Paranın alım gücünü düşünüyorsunuz. Efendim niye burada çalışmıyor? Çalışayım da ben sabah saat 7’den akşam saat 5’e kadar çalışıp bir kilo et alamıyorum. Paranın gücünü görüyor musunuz oradaki?
Adam 130 avro alıyor. Almış olduğuna bak, etini alıyor, sucuğunu alıyor, peynir alıyor, zeytin alıyor, pastırmasını alıyor, ekmeğini alıyor, sebzesini alıyor, meyvesini alıyor. Adam cebinde 10-20 avro daha para kalıyor. İşte emek bu. Anlatabiliyor muyum?
“200 AVROYA FİNLANDİYA’YA GİDİYORUM”
Devlet diyor ki -devlet böyle olur- ‘Halkım, sen sağlığını düşün. Para benim işin. Ben sana bakmak zorundayım. Sen yeter ki sağlığını düşün. Yetişmiyor mu? Gel bana’ diyor devlet.
Tamam, ev kirası bin avro olabilir. Senin kazancın kaç, bin 500 avrodan hariç, isterse milyon borcun olsun, devlet bir lira senden alamıyor. Çünkü bin 500 avro senin hakkın diyor.
Frankfurt’ta çalışan adam 4 bin avro maaş alır. Mesela İstanbul’da çalışan adam 20, 30, 40 bin lira maaş alacak ki o adam yesin 10 bin lira. Sivas’taki adam da veriyor 15 bin lira ev kirası. Bu iş paranın gücü.
Şimdi cebimden 200 avroyu çıkartacağım, bir de 200 lirayı çıkartacağım. Bununla bir kıyaslayalım. Bu memlekette en büyük para 200 lira mı? E ben burada 200 liraya yemek yiyemiyorum.
Ben 200 avroya hanımımla Finlandiya’ya gidip geliyorum. Hollanda’ya gidip, gezip geliyorum 200 avroyla. Benim biletim hanımla hafta sonu Hollanda, Belçika, o sınıra 35 avro. Düşünün işte.
Allah herkesi orayı görmeyi bir nasip etsin de ben de insanım desin. Geçinmek de para, huzur da para, her şey para. Para olmayınca da huzursuzluk oluyor, sevgi, olmuyor, hiçbir şey olmuyor.
Yeter ki para olsun. O nedenle bu Avrupa ülkelerine biz yetişemeyiz. Allah herkesin yardımcısı olsun.”
“DEVLET BİZİ DÜŞÜNMÜYOR”
Emekli olduğunu ve asgari ücretin altında maaş aldığını söyleyen bir kişi de sorunlarını şöyle anlattı:
“Sabırlı, metanetli gitmeye çalışıyoruz. ‘Geçiniyorum’ dersek yalan olur. Memleket, bizim memleket. Alamayız, satamayız, ortalığı birbirine katamayız. Bu koşullarda boynumuz her zaman devlete kıldan ince ama oy zamanı geldiği zaman gerekli ders verildi, ikaz yapıldı. Bundan sonra da ne yaparsa bakacağız. Kredi kartı bir tane var. Çekme kartı var, gerisi yok. Ne alırım ne öderim. Aldığım belli, verdiğim belli. Bu işler hep böyle gidiyor. Ben doğdum, orta direklerle büyüdük. Ben onun yaşına geldim. Ne orta direk kaldı ne başka bir şey kaldı. Şimdi kredi kartları da bizim gibi emeklinin Allah yardımcısı olsun. Alırsak vallahi kalp krizinden gideriz galiba. Bu sıkıntıyı yaşıyoruz. Bizim kaldırabileceğimiz bir güç değil yani. Aldığımız zaman nasıl ödeme yapacağız? Kredi kartı insanlara veriliyor ama geri ödemesi gelince şu sazıma bir düzen ver, teller de muradını alsın diye ağlamaya başlıyoruz. Bu oluyor işte. Ben beni düşünüyorum, sen seni düşünüyorsun ama devlet bizi düşünmüyor. Mecbur, istersen yapma. Sen de benim yaşıma geleceksin. Çoluğun çocuğun olacak. Onların geleceği olacak. Sen kendi geleceğini de bırakıyorsun. Bir de böyle kredi kartlarının içine girersen Allah yardımcın olsun. Varsa zaten mesele yok, hep ne gelirse yokluktan geliyor”
“HALKIN PARASINI SARAYA DÖKTÜ”
Kredi kartlarının faizlerinden dert yanan başka bir yurttaş da “Kullanmasam dönmez. Ben çalışıyorum, herkes için zor. Ülkeye güzel bir yatırım olması lazım. Daha doğrusu Ankara’daki sarayın kapanması lazım. Orası bir ton elektrik yakıyor. Günde 4-5 milyon elektrik gidiyor Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Saray’ına. Oranın aylık gideri 50 milyon rahat var, belki daha fazla. Orası kapanırsa ekonomi düzelir. Bu tarz şeylerde eğer kısarlarsa ekonomi düzelir. Milletin parasını aldı oraya döktü. Halkın parasını aldı, o saraya döktü. Yatırım halka yapsın, iş sahası kursunlar, insanlara iş versinler, ekmek versinler, fabrika kursunlar. Büyükçekmece’de oturuyorum, alışverişe geldim. Fiyatlar çok pahalı. Elbise alacağım. Yeme içmeden kısıyorum, her şeyden kısıyorum. Öyle idare ediyorum. Yazık günah, halkı ne hâle soktular… Başımızdaki, halkı ne hâle soktu, eve ekmek götüremiyor insanlar” diye konuştu.
“ÖNCEDEN KREDİ KARTI ŞART DEĞİLDİ”
Para olmayınca kredi kartından harcadığını anlatan bir kişi, “Bir banka kartı var, bir normal kredi kartı var. Aylığı alınca yatırıyoruz. Dikkatli kullanmaya çalışıyorum aslında. Önceden şart değildi. Çalışınca demek ki şart oldu. Çarşıya daha tam bakamadık, şimdi gireceğiz. Bir bakalım. İşte yine kredi kartı kullanacağız” dedi.
“MARKETLER BİZİ DEVAMLI EZİYOR”
Emekli bir yurttaş, pahalılığı “Geziyorum. Biraz ucuzluk var. Az bir şey ama o kadar değil. Dolaştım, bazı yerler çok farklı. Sıkışıyoruz tabii. Bu ucuzluğa bir şey demeleri lazım. Böyle gitmez. Değil mi? Nereye kadar gidecek? Geçiniyoruz ama öyle geçiniyoruz. Torbayla paran olacak. Ucuzluk yapsınlar, bizim derdimiz o. Şu marketlere bir frenleme yapsınlar. Marketler bizi devamlı eziyor. Kredi kartı ben kullanmıyorum. Bir hanım, bir ben, ikimiz daha alıyoruz. Kredi kartıyla çekiyor, çekiyor; ay başı geldi, maaş karta gidiyor” diyerek anlattı.
“ADALET OLMAZSA EKONOMİ OLMAZ”
Kredi kartının 4-5 tane olduğunu belirten bir kişi, şunları dile getirdi:
“Ödemesi ondan ona, ondan ona aktarma yapıyorsun. Yani kredi kartı olmazsa bu millet yaşayamaz, imkânı yok. Herkes kullanıyor. Faizler çok yüksek. Toplumun alım gücü yok.
Mecburen ne yapacak? Kredi kartına yüklenecek. Habire borçlanıyor. Yani bu ekonominin bozuk olmasından dolayı seçim sonuçlarını gördünüz.
Kredi kartı olmazsa yaşam olmayacak bu ülkede. Bu sistemin değişmesi lazım önce. Sistem değişmezse bu böyle devam eder.
Önce sistem değişecek. Önce bu ülkeye adalet gelmesi lazım. Adalet olmazsa ekonomi olmaz. Önce adalet olacak. Ondan sonra ülke gelişime, yatırıma başlar. Yoksa olmaz.”
]]>Özel, Atatürk’ün Cumhuriyet’i gençlere emanet ettiğini hatırlatarak, görevin gençlerde olduğunu vurguladı.
“ESAS BEKA SORUNU…”
Beka sorununun “dış güçlerin gelip Türkiye üzerinde hayal kurmaları” olarak anlatıldığını ifade eden Özel, “Esas beka sorunu dünyanın diğer ülkelerinin gelip, dünyanın en güzel ülkesi üzerinde hayal kurmaları değil. Bu ülkenin, dünyanın en güzel ülkesinin gençlerinin dünyanın öbür ülkelerinde hayal kurmasıdır. Bizim bununla mücadele etmemiz lazım” diye konuştu.
Gençlere umutlarını kaybetmemeleri konusunda çağrıda bulunan Özel, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye’sine sahip çıkıldığında ne tankın ne de topun kendilerini yıkamayacağını söyledi.

Emeklilerin, yaptığı çağrıya kulak vererek mücadeleye katıldığını anlatan Özel, “Tayyip Erdoğan önce ‘Türkiye büyüyor, herkesin keyfi yerinde, emeklileri kışkırtamazsın Özgür Efendi.’ dedi. O gün dedim ki, bu şartlar altında sen emekliye bunları reva görüyorsan bana da bu düşüyorsa, vallahi de kışkırtacağım, billahi de kışkırtacağım” ifadesini kullandı.
Özel, bir vatandaşın taşıdığı “Öğretmenlerin oyu mülakata hayır diyene” yazılı pankarta işaret ederek, mülakatı kaldırmayanlara, öğretmenlerden, ailelerden ve gençlerden oy olmadığını, atanmayan öğretmenin de kademeli emekliliğin de staj mağdurlarının da Bağ-Kur mağdurlarının da yanında olduklarını ifade etti.

ŞÜKRÜ GENÇ’E ÇAĞRI
CHP Sarıyer Belediye Başkan adayı Mustafa Oktay Aksu’nun ilçenin bir evladı olduğunu belirten Özel, bir kişinin ne kadar partili olduğunu göreve geldiği gün değil, görevden gittiği gün, aday olduğu gün değil, aday yapılmadığı gün bakılması gerektiğine dikkati çekti.
Özel, şunları kaydetti:
“Bazıları diyor ki, ‘Ben yıllarca bu partinin adayı oldum’ çok iyi, hadi o zaman gençleşme zamanı, değişim zamanı, hadi bakalım sen tecrübeni başka tarafa akıt. Gel burada yeni bir heyecanı başlatalım. ‘Olmaz, ben partinin adayıysam partideyim, yoksa karşıdayım. Ben rozeti çıkarırım çekmeceye atarım.’ Bir de diyormuş ki, ‘Ben de partiliyim, sonra partiye geri gelirim.'”

“AK PARTİ’NİN GELME İHTİMALİ VAR”
Özel, mevcut Sarıyer Belediye Başkanı ve bağımsız belediye başkan adayı Şükrü Genç’e çağrıda bulunarak, şunları söyledi:
– “Partinin adı belli. Cumhuriyet Halk Partisi. Bayrağı belli, amblemi belli, kurucusu belli. Mevcut genel başkanı belli. Partinin adayı da belli, Oktay Aksu. Bu partinin nasıl kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ise, amblemi 6 oksa, Genel Başkanı Özgür Özel ise bu partinin Sarıyer adayı da Oktay Aksu’dur. Şu anda CHP’nin adayının karşısında adaylaştığınız için AK Parti’nin gelme tehlikesi var. Sen hem partiye, Sarıyer gibi bir yere AK Parti’li birini getirmeye, bu riske alet olacaksın, ‘günü gelince partiye döneceğim’ diyeceksin, yok öyle yağma.

“SON ÇAĞRIMDIR”
– Son çağrımdır, partinin genel başkanı olarak. Geçmişte aradım, ‘Yapma Başkanım’ dedim. Aradım, ‘Yapma, büyüğümüzsün’ dedim. ‘Gel genel merkezde birlikte çalışalım’ dedim. Şimdi iş geldi son 4 güne. Kapıda AK Parti tehlikesi, kazanma ihtimali sıfır. Oktay Aksu kazanıyor, AK Parti tehdit ediyor. Eğer gerçekten bu partiye gönül verdiysen bugün yarın açıklamanı yaparsın. Çekilirsin, pazartesi günü gelirim rozetimi kendim takarım. Yok, şimdi çekilmedin, pazara getirdin, bize korkulu rüyayı gördürttün, pazar günü seçimi kazandık, ondan sonra ‘Döneyim.’ Vallahi kusura bakma, affetmeyiz, affedemeyiz, affedemeyiz.”
Özel, Sarıyer’de Oktay Aksu’da birleşmeye çağrı yaparak, parti olarak umudun ve sevginin ittifakı olduklarını dile getirdi.
Halk buluşmasında CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik, CHP Sarıyer Belediye Başkan adayı Mustafa Oktay Aksu ve parti temsilcileri de yer aldı.
]]>“MEKKE DE DÜŞMEDİ ESENYURT DA”
2019 yerel seçim sürecinde çok tartışılan “Esenyurt düşerse Mekke düşer” söylemine atıf yapan İmamoğlu şunları söyledi:
* “Böyle bir söz desem ben, bu milletin huzuruna vallahi çıkamam. Bu yüz müdür, meşin midir anlamadım. Nasıl bir yüz var bunlarda ben anlamadım. Esenyurt düşerse… Bak bak lafa bak. Lafın ağırlığına bak. Neymiş efendim Mekke düşermiş. Allah sizi ıslah etsin. Mekke’yle Esenyurt ne alaka? Milletin arasına nifak sokacaklar ya, milletin o masum inancını kullanacaklar ya…Binde bir sokakta bana kızgın bakıyorlar.
* Niye? Bu yalan ifadeleri dinledikleri için. Şu 12-13 kanal var ya bizim paramızla bile reklamımızı almıyor. Senin benim paramla yayın yapan TRT bile reklamımızı almıyor. O yöneticiler, 86 milyonun kul hakkını yiyorlar. Zehir zıkkım olsun onlara. Sanıyorlar ki bu millet bu ucuz numaraları yutacak, yutmaz. İşte onun için inançları mesele ediyorlar. Neymiş? Esenyurt düşerse Mekke düşermiş. Ne oldu? Esenyurt’u da kazandık. Mekke de Esenyurt da düştü mü? Düşmedi. Her şey yerinde kardeşim.”

“FARKINDA OLMADAN ERDOĞAN’I ELEŞTİRİYOR”
İmamoğlu tepkisini şöyle dile getirdi:
* “Şimdi bu Mekke- Esenyurt meselesini alet ettiler ya o zaman, sanki işe yaramış gibi bu acemi aday dayanamadı dün bir laf yetiştirdi. Neymiş efendim? Bak lafa bak Allah’ınızı severseniz ya;’31 Mart’ta Gazze’deki mazlumlar sevinecek.’ İBB’yi o kazanırsa ‘Gazze’ye yardım edeceğim’ demiş. Neresinden tutarsan eline geliyor. Bir; ey Allah’ın adamı, ey güzel adam. Ne diyeyim sana? Daha ne diyeyim yani? Allah seni ailene bağışlasın. Git ailenle yaşa. Ama bu şehri sen bilmiyorsun. Bu şehrin insanı ne hiç bilmiyorsun. Ben bu laftan ne anlarım biliyor musun? Aslında farkında değil. Hükümeti eleştiriyor burada hükümeti. Yani koca Türkiye Cumhuriyeti Gazze’ye yardım edemedi. O gelince edecekmiş. Acemi adayın dengesi o kadar bozuk ki, farkında olmadan aramızda kalsın Erdoğan’ı eleştiriyor.
* Sayın Cumhurbaşkanı’na diyor ki, ‘Gazze’ye yardım et. Bak sen etmedin, ben gelirsem ben edeceğim’ diyor. ‘İBB başkan olursam yardım edeceğim’ diyor. Bak daha yeni başladık. Kavga etmeyin. Yan yana afişleriniz var. Sonra makası alıp kesmeye başlarlar. Bak Sayın Erdoğan’ın sağı solu belli olmaz. Resimlerinden bir gün sonra seni pat diye çıkarıverir ha. Tek kendi resimleriyle seçime girer İstanbul’da. Yapar vallahi yapar. Ben zaten bekliyorum. Bir hafta bilemedin, iki hafta sonra meydanlarda söyleyeyim. Gene dayanamayacak. Keşke memleketin gerçek sorunlarına eğilse ama hani bir laf vardır ya; ‘Boynun eğri demişler, nerem doğru ki’ demiş. Şimdi bunların işi böyle. Ben bunlara boşuna su kaynattı demiyorum. Boşuna kayış attılar demiyorum. Vallahi Allah’a yardımcıları olsun. Ama neyse. Bu zor zamanlarda, emeklilerimizin yüzünün gülmediği zamanlarda, dar gelirlilerin sıkıntılarını had safhada olduğu zamanlarda , enflasyonun tavan yaptığı zamanlarda Allah razı olsun İstanbul’da yüzümüzü güldüren bir acemi aday var.”

KURUM’U DAVET ETTİ
Yardım konusunun istismar edilmemesi gereken hassas konular olduğunu vurgulayan İmamoğlu, Kurum’a şu çağrıyı yaptı:
* “İsrail’in insanlık dışı Gazze saldırısı başlayınca hemen yönetici ekibimizle hemen o gün oturduk. İBB Meclisi’nin önergemizi verdik. Gazze yardımı için karar çıkarttık. Bölgeye yardım ulaştırılması zor şartlarda oluyor. Onun için bu süreci bir tek ülkemiz adına da AFAD planlıyor. Sonuçta izin çıktı, hazırlıklarımızı bitirdik. 2 gün sonra bu milletimiz adına yardımlarınız Gazze’ye gidiyor. Buradan sayın adaya yeni bir davette bulunuyorum. Bu davet işi olunca başı dönüyor ama 5 Mart salı günü sabah 11.30’da seni Sultangazi’deki tesislerimize lojistik sahaya davet ediyorum. Gel orada beraber İstanbulluların yardımlarını hep beraber Gazze’ye yollayalım. Çekinme gel.
* Biz sana benzemeyiz. Davetimiz de asildir. Misafirperverliğinizde asildir. Senin gibi misafire kaba saba sözler etmeyiz, ettirmeyiz. Gel birlikte Gazze’ye, el ele yardımları İstanbul halkı adına uğurlayarak. Hayat boyu en çok sevdiğim sözlerden birisi. Atamızın güzel sözü; ‘Fikri hür, vicdanı hür nesiller…’ Akıl da vicdan da hür olmayınca insan böyle mekanikleşiyor. Ne diyeceğini bilmiyor. Çünkü bunlar talimat alarak iş yapmaya alışmışlar. İnşallah 31 Mart’ta, 16 milyon insanımızla birlikte bu fikri hür, vicdanı hür olmayanları bile özgürleştireceğiz. Hani bir parmak eksilterek el sallıyorlar ya, 31 Mart’tan sonra o parmaklarını da özgürleştireceğiz.”
“ONLARA BENZEMEM”
İmamoğlu, İstanbul’un yanında hissettiğini bunun kendisine güç verdiğini belirterek “Zaten 24 saat dolmadan söylediklerini yolda giderken bile döndüren, 24 saat dolmadan kendi söylediklerini çeviren ve yalanlayanlara benzemem. Bu kardeşiniz size verdiği her sözü yapmak için gecesini gündüzüne katar. Bu kardeşiniz sizi aldatmaz. Zaten siz aldananı da sevmezsiniz, aldatanı da sevmezsiniz” dedi.
KURUM’A “TORNİSTAN” GÖNDERMESİ
İmamoğlu, sözlerine şöyle devam etti:
* “Bakın onlar ne yapıyor? Bir gün ‘onu davet etmedik, kendi kendine davet uyduruyor’ diyorlar. Ertesi gün, ‘koltukta ismi vardı, niye gelmedi?’ diyorlar. Yani sözleri bir gün. Ya da bu milletin parasıyla, bu milletin vergisiyle çalışan ama bizim adımızı bile anamayan TRT’ye çıkar, ‘benimle yayına çıkamaz benimle proje tartışamaz’ der. Bir gün geçer, ‘İstanbul’u konuşacağımız her alanda olmaktan zevk duyarım’ diye ben söylediğimde hemen geri adım atıp ‘samimi değil’ der benim için. Bu bu arkadaşı ve ekibini tarifleyen bir söz; hani milletimiz biliyor, tornistan… Ama bizdeki ses, bizdeki yol ne biliyor musunuz sevgili hemşehrilerim? Tam yol ileri.”
“KIVIR KIVIR BİR HALDELER”
Kanal İstanbul projesi üzerinden eleştirilerini sürdüren İmamoğlu şöyle konuştu:
* “Tornistana bir örnek daha söyleyeyim mi? Felaket projesi. Allah’ın izniyle yaptırmadık, yaptırmayacağız Kanal İstanbul’u. Bu milletin geleceğini çalamayacaklar. Bu memleketin topraklarını bu milletten alamayacaklar. Yaptırmayacağız. Kanal İstanbul için bağıra bağıra ‘ya-pa-ca-ğız’ diyorlardı. Şimdi de ona soru soran gazetecilere de fırça atıyor; ‘Neden devamlı bana bunu soruyorsunuz’ diyor. Bunların seçimler gelince büründüğü hallere inanın, acı acı gülüyorum.
* Hani kullandıkları parola vardı ya ‘Dik dur eğilme’. Vallahi şimdi eğri büğrü değil, bunlar büklüm büklüm. Kıvır kıvır bir haldeler. Tuhaf halleri var. Bu hallere düşmelerine vallahi billahi üzülüyorum. Fikirleri ve vicdanları hür olmadığı için üzülüyorum. Onlar sadece bir kişiden buyruğunda, boyunduruğunda ya da tensipleriyle iş yaptıkları için üzülüyorum.”
“SİSİ’Yİ SEVGİLİLER GÜNÜ’NDE ZİYARET ETTİ”
2019 yerel seçimlerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Binali’ye mi Sisi’ye mi oy vereceksiniz” söylemini hatırlatan İmamoğlu “Kötü dedikleri Sisi’nin 15-20 gün önce ayağına gittiler. Allah insana öyle bir günde bunu yaptırıyor ki, Sevgililer Günü’nde yaptırıyor. Bakın çıt yok. Kimse hayırdır demiyor. O gün onu alkışlayanlar çıkıp da ‘Hayırdır, nedir bu U dönüşü’ demiyor?” ifadelerini kullandı.
“16 MİLYON HEMŞEHRİM DAĞ GİBİ YANIMDA”
İmamoğlu “Bana diyorlar ki bu seçimde tek kaldın. ‘52 aday var, işin zor’ diyorlar. Ama Allah’ıma bin şükür, kul hakkı yemedim kardeşim. Eş, dost, akraba kollamadım. Ayrımcılık yapmadım. 5 yılın sonunda milletin parasını millete verdim, vermeye devam ediyorum. O yüzden tek değilim. 16 milyon hemşehrim dağ gibi yanında. 52 değil, 152 rakip de 31 Mart akşamı biz İstanbul’la birlikte oluruz. İstanbullularla birlikte olur ve anlaşırız. Hem de öyle güzel anlaşırız ki hayal kuranlar şaşa kalır” dedi.
]]>11 Şubat 2022 günü de işe gitmek için 2 yaşındaki bebeği Bircan M.’yi birlikte yaşadığı Rıdvan Ç.’ye bırakıp birkaç saat sonra alacağını söyledi.
Geri döndüğünde kapıyı açan Rıdvan Ç.’nin “Kız kusuyor, gel bi bak” dedi.
Kızını battaniyenin altında çırılçıplak hareketsiz gören anne seslendiğinde tepki vermediğini görünce Rıdvan’a polisi ve ambulansı aramasını, kızının elbiselerini getirmesini söyledi. Rıdvan ise kapıyı kapatarak kimseyi aramadı.
Taksi çağırmasını istediğinde de durağı aramayınca anne Halime kendi imkânlarıyla bebeğini alarak hastaneye götürdü.
Bebek ölünce annenin şikâyeti üzerine gözaltına alınan Rıdvan Ç. ifadesinde, evli ve boşanma aşamasında olduğunu, Halime ile internette tanıştığını belirterek, “Halime de evli ve 3 çocuğu vardı. İstanbul’da boşanma aşamasındaki eşinden ayrılıp Diyarbakır’a gelerek evlere temizliğe gidiyordu. Birbirimizden hoşlandık ve ilişkimiz ciddi bir boyuta gelince onu annemle tanıştırdım. Ama evli olduğunu benden gizlemişti. Olay günü de bana bir iş görüşmesine gideceğini söyleyip bebeğini evime gelerek bana emanet etti. Ben de bebek sıkılmasın diye televizyon açtım. Kuşlarıma havuç rendelerken ona da yemesi için uzattım” dedi.
“İKİNCİ KEZ KUSUNCA BİRKAÇ KEZ VURDUM”
Odaya girdiğinde bebeğin secdeye kapanmış pozisyonda hareketsiz olduğunu gördüğünü belirten Rıdvan Ç., şöyle konuştu:
-Bende uyuduğunu düşünerek alıp kanepeye uzattım ve sigara içtim. El ve ayak tırnaklarımı kesip lavaboya attım.
-Sonra bebeğin annesi geldi. Kızının kahvaltı etmediğini aç olduğunu söyleyip bakkaldan puding aldı.
-Doymadığını söyleyip yoğurt, vişne reçeli yedirdi. Sonra kanepeye oturtup düşmesin diye iki yanına yastık bırakıp kendisi de kahvaltı etmek için mutfağa gitti. Ben odaya girdiğimde çocuğun kustuğunu gördüm.
-Sonra elbiselerini çıkarıp makineye attım, kanepeyi ve duvarı sildim. Bebeği de banyoya götürüp yıkarken dengesini kaybedip poposunun üzerine düştü. İkinci kez kusunca bende bacaklarına, poposuna ve omuzlarına birkaç kez vurdum.
-Ama kafasına vurmadım. Annesi gelince bende çocuğu hastaneye götürmesini istedim. Bu kadın beni dolandırdı, iyi niyetimin kurbanı oldum. Kendisi işe çıktığında çocuğuna ben bakıcılık yapıyordum. Suçsuzum.
“SEVGİLİ DEĞİLİZ ANNESİYLE TANIŞTIRMADI BENİ”
Bebeğin annesi Halime M. ise, eve geldiğinde bebeğinin hareketsiz ve yüzü ile vücudunda morluklar gördüğünü belirterek, “Ben maddi imkânsızlıklar nedeniyle evlere temizliğe gidiyordum. Annesiyle beni tanıştırmadı, sevgili değiliz, yalan söylüyor. Onunla iyi bir dostluğum ve arkadaşlığım olduğu için bebeğimi ona emanet ettim ama öldürdüğü için şikâyetçiyim, en ağır biçimde cezalandırılmasını istiyorum” dedi.
Bebeğe yapılan otopside korkunç gerçek açığa çıktı…
Rapora göre bebeğin çene altında aşırı morluklar, göbek deliği ve kollarında morluklar, kafatası ve kemik kırıklarıyla birlikte kafa içi kanama ve ödem sonucu öldüğü ifade edildi.
Rıdvan Ç.’nin evinin banyosunda olay yeri inceleme ekiplerinin yaptıkları incelemede, banyo zemininde kırmızı lekeler tespit edildi.
Bebeğin ise hastaneye zehirlenme şikâyetiyle götürülmediği, bilinci kapalı bir şekilde acil girişinin yapıldığı belirlendi.
Rıdvan Ç.’nin el konulan telefonundaki Whatsapp yazışmalarına bakıldığında da bebeği daha önce de dövüp şiddet uyguladığına dair konuşmaları tespit edildi.
AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBET VE İYİ HALDEN MÜEBBET
Tutuklanıp hakkında “Beden ve ruh bakımından kendini savunamayacak bebeği öldürmek” suçundan dava açılan Ağır Ceza Mahkemesinde hakim karşısına çıkan sanık bebeğin kusma sonucu zehirlendiğini, kendisinin şiddet uygulamadığını, ona çok iyi baktığını belirterek beraatını istedi. Mahkeme, otopsi raporu, sanığın bebeğe şiddet uyguladığına dair itirafları, yine Whatsapp yazışmalarında da buna dair konuşmaları bir bütün olarak değerlendirildiğinde annesi tarafından kendisine emanet edilen 2 yaşındaki Bircan M.’yi döverek öldürdüğü için ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırdı. Mahkeme bu cezayı daha sonra sanığın geçmişi, sosyal ilişkileri ve pişmanlığını gösteren davranışları nedeniyle müebbet hapis cezasına çevirdi.
]]>GÖZYAŞLARINI TUTAMADI
Menderes’te düzenledikleri ilk miting olduğunu belirten Tugay, “Nice mitinglerimiz nasip olsun inşallah, çok daha büyük kalabalıklar nasip olsun bizlere” dedi. Tugay, “Bu gelincikleri kim verdi bana? Sen gel buraya, doya doya sarılamadım sana biraz önce. Annem benim, değerli annem benim” diyerek sarıldı. Yaşlı kadın gördüğü ilgi karşısında gözyaşlarını tutamadı.
“İZMİR’İN KADINLARI GÜÇLÜDÜR”
Eşi Öznur Tugay’ın da kendisine eşlik ettiğini söyleyen Tugay, şu ifadeleri kullandı:
* “Bana diyor ki ‘Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday oldun senin yanında bir kadın lazım. İzmir’in kadınlarını temsilen benim de orada görünmem lazım’ diyor. İzmir’in kadınları güçlüdür diyor. Her gün gittiğimiz her yerde daha fazla kalabalık daha fazla sevgi daha fazla gülümseyen yüz görüyorum. Ben sizlere kurban olurum. Sizlere elinizdeki o kırmızı beyaz bayrağımıza altı okumuza ve memleketimin güzel insanlarına, hayatım boyunca inandığım güzel insanlara, değerlere, Cumhuriyetimize, kahramanlarımıza ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüze, onun değerlerine kurban olurum. Bana ‘biraz fazla sakinsin’ diyorlar.
* Ben de diyorum ki bu güzel milletin karşısında önce edepli olmayı bilmek, önce kendini bilmek lazım. Aramızda çocukları görüyorum, bilmiyorum bana mı öyle geliyor, her gittiğim mitingde daha fazla çocuk ve genç görüyorum. Ben her çocuğu gördüğümde onlara sarılmak, sevgi göstermek, alnından, yüzünden, gözünden öpmek istiyorum. Onlara demek istiyorum ki merak etme evlat merak etme, İzmir’de de Türkiye’nin dört bir yanında da biz senin geleceğin için mücadele edeceğiz. Ben gerektiği zaman sesimi yükseltmeyi de bilirim.”
“3 KURUŞ SADAKA VERİR GİBİ”
Çocukken babası ile gittiği eski başbakanlardan Bülent Ecevit’in mitinginde yaşadıklarını anlatan Tugay, AKP’li rakibinin seçim afişlerinde parti logosunu kullanmamasını da eleştirerek şöyle konuştu:
* “Babam beni Ecevit’in mitingine götürmüştü. Orada demiştim ki Allah’ım bu nasıl bir ortam, nasıl bir sevgi, nasıl bir umut. Bugün bu ülkede biz bir şey yaşıyoruz, biraz önce Ednan vekilim bir şey söyledi, dedi ki ‘aday oluyor adamlar kendi partilerinin rengini kullanmıyorlar afişlerinde, kendi partilerinin sembollerini kullanmıyorlar’. Niye kullanmıyorlar? Utanıyorlar. İnsanlarımıza bu yoksulluğu yaşattıkları için utanıyor, emeklilerimize bu yoklukları yaşattıkları için, öğrencilerimize okula aç gitme durumunu yaşattıkları için, kadınlarımıza yaptıkları baskılar yüzünden utanıyorlar. Bu ülkede yaptıkları adaletsizlikler yüzünden utanıyorlar.
* Çiftçilerimizin hakkını vermedikleri için utanıyorlar. İnsanların aldıkları maaşlar 3 kuruş market alışverişine, kira ödemeye yetmiyor ondan dolayı utanıyorlar. Engellileri de düşünmüyorlar, bu ülkede dezavantajlı, gariban durumdaki insana sadece 3 kuruş sadaka verir gibi yardımlar yaparak, tam 20 milyon insanı sosyal yardıma muhtaç hale getirdiler. Oysa o insanlara iş vermeliydiniz, doğru düzgün emekli maaşı vermeliydiniz, sosyal güvence sağlamalıydınız. Bugün hastanelerimizde doktor yok artık, doktorlar birer birer gidiyor, ülke dışına kaçıyor. Gençlerimiz üniversitelerden derecelerle mezun oluyor ama burada kalmıyorlar, hepsi yurtdışına gidip orada yaşamaya çalışıyor. Bütün bu utanç tablosunun sorumlusu olarak elbette ki afişlerine o ampulü koyamıyorlar.”
“TOMBALADAN BELEDİYE BAŞKANVEKİLİ”
Cemil Tugay, Menderes Belediye Başkanı Mustafa Kayalar’ın iftira ile görevden alındığını, suçsuz olduğu mahkeme kararıyla belirlense de görevine iade edilmediğini dile getirerek, şunları aktardı:
* “Ben de geldim burada o itiraz eylemine. Başkanımızı, Mustafa başkanı iftiralarla haksız yere görevinden aldılar. Daha sonra suçsuz olduğu mahkeme kararıyla belirlendi. Ne yazık ki görevine iade de edilmedi. Biliyorsunuz Menemen’de de benzer bir şeyi yaptılar ve orada tombaladan bir adamı çıkardılar ve başkan vekili olarak senelerce oturttular. Diyorlar ki ‘siz belediye başkanlarını hükümetten seçin hükümete yakın seçin ondan sonra göreceksiniz nasıl para yağdıracağız, nasıl daha fazla hizmet yapacağız’. İnanmamızı bekliyorlar değil mi? Bakın Menemen’de tombaladan bir belediye başkan vekili çıkardılar mı çıkardılar. Sonra Menemen’in milyonlarca metrekare yerini sattırdılar ve o parayı ona buna dağıtıp çar çur ettiler. Bu mu? Bunun için mi siz kendinizden olana belediye başkanlığı istiyorsunuz? İnsanların bu yalana inanacağına mı inanıyorsunuz.”
“508 NUMARALI OTOBÜS HATTI BURAYA GELECEK”
Yurttaşların isteği üzerine 508 numaralı otobüs hattının yeniden Menderes’te hizmet vereceğini dile getiren Cemil Tugay, sözlerine şöyle devam etti:
* “Halk 508’i geri istiyorsa o 508 en kısa zamanda geri gelecek, aktarmalı gitmeyeceksiniz. Değerli kardeşlerim, sevgili Menderesliler, içimizde sevgi ve saygı varsa, insanlarımızın derdine çare bulmak inanın zor değil. Ben onu derhal ve acilen yapacağım. Burada herkesin ortasında söylüyorum, 508 en kısa zamanda geri gelecek. Menderes, Cumaovası, İzmir’imizin en güzel köşelerinden birisi, bir tarım cenneti biliyorsunuz. Denize kıyılarıyla gerçek bir turizm cenneti. Değeri çok yüksek bir yer. İçinizdeki bu heyecana çok mutlu oluyorum. Lütfen böyle konuşmaya, talepte bulunmaya, istemeye devam edin. Biz de size en iyi şekilde hizmet edelim.
* Biz sizi dinlemekten hiçbir zaman vazgeçmeyeceğiz, hiç merak etmeyin. Önümüzdeki günlerde Menderes’te yapılan tarımın desteklenmesi için belediye üzerinden tohum olsun, gübre olsun, mazot olsun, su olsun aklınıza gelebilecek her türlü alanda destek vermek için fırsat arayacağım. Tarımı, ticareti, üretimi, turizmi desteklemek için dolayısıyla şehrimizde iş sahalarının, zenginliğin, üretimin, markalaşmanın artması için çok çalışacağım. İzmir kimseye el açmadan muhtaç olmadan Türkiye’nin tüm diğer şehirlerine fark atacak, bu ülkede başka bir şehrin hakkını yemeden, biliyorsunuz İzmir’in hakkını çok yediler, yemeye devam ediyorlar. Biz başka bir şehrin hakkını yemeden büyüyen gelişen insanlarına refah sağlayan, iş sağlayan bir şehir olacağı. Ben İzmir’in gücüne inanıyorum.”
]]>İddiaya göre Gallegos, eşi Sancaktar’a çocuklarıyla birlikte Meksika’ya tatile gitmek istediğini söyledi. Alper Sancaktar, eşine 8-30 Ocak tarihleri için gidiş-dönüş uçak bileti aldı. Ancak Gallegos geri dönmedi. Eşi Sancaktar’ı arayan Gallegos, artık dönmeyeceğini belirtti. Bunun üzerine Sancaktar, avukatı aracılığıyla çocukların iadesi için konuyu yargıya taşıdı.

“GÜVENMESEYDİM ÇOCUKLARIMLA GÖNDERMEZDİM”
Alper Sancaktar yaşadıklarını şu sözlerle anlattı:
“Çocuklarım hem Türk hem Meksika vatandaşı. Gayet düzgün, mutlu bir evliliğimiz vardı. Eşim memleketini, annesini çok özlediğini söyleyince gidiş-dönüş bilet aldım. Havaalanından uğurladım. Yanlarına bir miktar döviz ve kredi kartımı da verdim. Meksika’ya varana kadar irtibata geçtik. Meksika’ya varınca da her gün eşim ve çocuklarımla görüntülü ve sesli görüştüm. 21 Ocak’ta bir anda bana Türkiye’ye geri dönmeyeceğini söyledi. Gerekçe sunmadı. Beni her yerden engelledi. Ben eşimi sevmeseydim ve güvenmeseydim 2 çocuğumla Meksika’ya göndermezdim. Hiçbir problemimiz olmadığı için aklıma böyle bir şey yapacağı gelmedi.”

“Hiçbir şekilde seslerini duyamıyorum. Hayatımda çocuklarımdan 3 gün bile ayrı kalmadım. İyi bir babayım. Çocuklarıma çok düşkünüm, onlar da bana düşkün. Onlar için gece gündüz çalışıyorum. Eşimle hiçbir problemim olmadı. Çocuklarımı çok özledim. Endişe ediyorum. Pandemi döneminde turizm sektörü olumsuz etkilendiği için çocuklarımın geleceğini düşünerek o dönemde dolmuş şoförlüğü yapmıştım. Pandemide bile çocuğumu özel okuldan almadım. ‘En iyi şartlarda okutacağım’ dedim. Eşimin de bir dediğini iki etmedim. Havalimanından sarmaş dolaş ayrıldık. Öpüştük, gönderdim. Ne kavgamız var, ne de gürültümüz. Çocuklarım olmadan yaşayamam. Onlar benim her şeyim, hayatım.”

“NE İSTERSEN YAPMAYA HAZIRIM”
Eşine de seslenen Sancaktar, “Telefonları açabilirsin, konuşabiliriz. Ne istersen yapmaya hazırım. Bir sıkıntı varsa konuşuruz. Bir derdin varsa bir ortak karar alırız ama lütfen geri dön. Çocuklarımızın geleceğini elinden alma. Burada güzel bir gelecekleri var. Yaşadığınız yer tehlikeli. Amerika sınırındaki Chihuahua kenti. Uyuşturucu kartellerin bulunduğu bir yer. Çocukların geleceğini elinden alma. Gel ülkemize. O çocuklar burada doğdu, burada büyüdü, burada hayatları var. Arkadaşları, ailesi hepsi burada. Lütfen sesimi duy ve çocuklarımı geri getir” ifadelerini kullandı.

Konuyla ilgili şikayette bulunduklarını belirten Alper Sancaktar’ın avukatı da şöyle konuştu:
“Çocuklar Kuşadası’nda okula gidiyor. Anneleri tarafından kanuna aykırı bir şekilde Meksika’ya tatil amaçlı götürüldükten sonra orada alıkonulmuşturlar. Kuşadası Cumhuriyet Başsavcılığı’nda şikayetimizi yaptık. Hukuki süreci de sonuna kadar da takip edeceğiz. Temennimiz, Meksika mahkemelerinin kanuna aykırı bu eyleme karşı hızlı ve adaletli bir karar vermesi yönündedir. Örneğin İngiltere, Güney Afrika, Kanada’da verilen mahkeme kararlarına ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin örnek kararlarına baktığımız zaman, bizim olayımızdaki gibi bir olay gerçekleştiği takdirde, çocuğun derhal iadesinin yapıldığını görmekteyiz. Umuyoruz ki bir an önce çocuklarımızın, Türkiye’ye güvenli bir şekilde iadesi sağlanacaktır.”
]]>İddiaya göre Gallegos, eşi Sancaktar’a çocuklarıyla birlikte Meksika’ya tatile gitmek istediğini söyledi. Alper Sancaktar, eşine 8-30 Ocak tarihleri için gidiş-dönüş uçak bileti aldı. Ancak Gallegos geri dönmedi. Eşi Sancaktar’ı arayan Gallegos, artık dönmeyeceğini belirtti. Bunun üzerine Sancaktar, avukatı aracılığıyla çocukların iadesi için konuyu yargıya taşıdı.

“GÜVENMESEYDİM ÇOCUKLARIMLA GÖNDERMEZDİM”
Alper Sancaktar yaşadıklarını şu sözlerle anlattı:
“Çocuklarım hem Türk hem Meksika vatandaşı. Gayet düzgün, mutlu bir evliliğimiz vardı. Eşim memleketini, annesini çok özlediğini söyleyince gidiş-dönüş bilet aldım. Havaalanından uğurladım. Yanlarına bir miktar döviz ve kredi kartımı da verdim. Meksika’ya varana kadar irtibata geçtik. Meksika’ya varınca da her gün eşim ve çocuklarımla görüntülü ve sesli görüştüm. 21 Ocak’ta bir anda bana Türkiye’ye geri dönmeyeceğini söyledi. Gerekçe sunmadı. Beni her yerden engelledi. Ben eşimi sevmeseydim ve güvenmeseydim 2 çocuğumla Meksika’ya göndermezdim. Hiçbir problemimiz olmadığı için aklıma böyle bir şey yapacağı gelmedi.”

“Hiçbir şekilde seslerini duyamıyorum. Hayatımda çocuklarımdan 3 gün bile ayrı kalmadım. İyi bir babayım. Çocuklarıma çok düşkünüm, onlar da bana düşkün. Onlar için gece gündüz çalışıyorum. Eşimle hiçbir problemim olmadı. Çocuklarımı çok özledim. Endişe ediyorum. Pandemi döneminde turizm sektörü olumsuz etkilendiği için çocuklarımın geleceğini düşünerek o dönemde dolmuş şoförlüğü yapmıştım. Pandemide bile çocuğumu özel okuldan almadım. ‘En iyi şartlarda okutacağım’ dedim. Eşimin de bir dediğini iki etmedim. Havalimanından sarmaş dolaş ayrıldık. Öpüştük, gönderdim. Ne kavgamız var, ne de gürültümüz. Çocuklarım olmadan yaşayamam. Onlar benim her şeyim, hayatım.”

“NE İSTERSEN YAPMAYA HAZIRIM”
Eşine de seslenen Sancaktar, “Telefonları açabilirsin, konuşabiliriz. Ne istersen yapmaya hazırım. Bir sıkıntı varsa konuşuruz. Bir derdin varsa bir ortak karar alırız ama lütfen geri dön. Çocuklarımızın geleceğini elinden alma. Burada güzel bir gelecekleri var. Yaşadığınız yer tehlikeli. Amerika sınırındaki Chihuahua kenti. Uyuşturucu kartellerin bulunduğu bir yer. Çocukların geleceğini elinden alma. Gel ülkemize. O çocuklar burada doğdu, burada büyüdü, burada hayatları var. Arkadaşları, ailesi hepsi burada. Lütfen sesimi duy ve çocuklarımı geri getir” ifadelerini kullandı.

Konuyla ilgili şikayette bulunduklarını belirten Alper Sancaktar’ın avukatı da şöyle konuştu:
“Çocuklar Kuşadası’nda okula gidiyor. Anneleri tarafından kanuna aykırı bir şekilde Meksika’ya tatil amaçlı götürüldükten sonra orada alıkonulmuşturlar. Kuşadası Cumhuriyet Başsavcılığı’nda şikayetimizi yaptık. Hukuki süreci de sonuna kadar da takip edeceğiz. Temennimiz, Meksika mahkemelerinin kanuna aykırı bu eyleme karşı hızlı ve adaletli bir karar vermesi yönündedir. Örneğin İngiltere, Güney Afrika, Kanada’da verilen mahkeme kararlarına ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin örnek kararlarına baktığımız zaman, bizim olayımızdaki gibi bir olay gerçekleştiği takdirde, çocuğun derhal iadesinin yapıldığını görmekteyiz. Umuyoruz ki bir an önce çocuklarımızın, Türkiye’ye güvenli bir şekilde iadesi sağlanacaktır.”
]]>Duşmaya tutuksuz sanık Adem Kılıç, Ercan Topçu, Hüsamettin Ahmetoğlu, şikayetçi Cantürk Erzen ve taraf avukatları katıldı.
“OĞLUMUN VURULDUĞUNU DÜŞÜNEREK…”
Tutuklu sanıklardan Tarık Özer savunmasında, şunları söyledi:
“Cantürk Erzen’i 2015 yılından beri tanıyorum. Kendisiyle ticari ilişkim ve arkadaşlığımız vardır. Olaydan 3-4 ay önce 70 bin ton demir aldılar. Karşılığında çek verdiler. Çeklerden birini ödediler diğerini ödemediler. 625 bin liralık çek için ödeme emri gönderttim.
Olay günü şirketimden marinaya gittim. Orada kardeşim murat ve arkadaşlarım geldi. Akşam saatlerinde Cantürk Erzen sosyal medya hesabından benim gönderdiğim ödeme emrini paylaşarak küfürlü sözler söylemiş. Bende kardeşim Murar Özer’e gösterdim bu paylaşımı.
Sonra kalktık kardeşimle birlikte giderken çevremizden arkadaşlarımız aradı Cantürk Erzen’in paylaşımlarını söylediler. Ben de onu takmadığımı söyledim. Oturduğumuz sitenin önüne geldiğimizde gelen telefonlar artınca bizde Cantürk Erzen’i bu paylaşımları kaldırması için kardeşim Murat aradı.
Cantürk telefonu açmadı dönüşte yapmadı. Tekel bayiisinde olduğunu düşünerek gidip konuşmak istedik. Tekel bayiisine girince 3 kişi vardı. Yunus ve Yusuf Erzen’i tanıyordum. Batuhan Bayındır’ı tanımıyordum. Servet bizimle gelmedi. Kim haber verdi onu da bilmiyorum.
Paylaşımları görüp gelmiş olabilir. Biz Yunus Emre’ye babasını sorduk oda ‘ne yapacaksın babamı’ diye karşılık verdi. Kardeşim Murat’ta ‘baban bize hakaret etmiş çağır gelsin konuşalım’ dedi. Sonra kardeşimle Yunus Emre Erzen sürtüşmeye başladı.
Ben de Batuhan Bayındır’la Yusuf Erzen’i kavganın büyümemesi için kollarımı açarak engelledim. Ben sırtım dönükken silah sesi duydum. Oğlumda ‘baba baba’ diye bağırınca kardeşimin vurulduğunu gördüm yerdeki kanlardan.
Oğlumun seslenişini duyunca oğlumun vurulduğunu düşünerek o anki halle hedef alarak ayağından vurmak istedim. Yunus Emre’nin silahını bırakması için ayaklarından vurmak için ateş ettim.”
“DOLAPLARA ATEŞ ETTİM”
“Yusuf Erzen eli belinde üzerime doğru gelince 2-3 el bacağına doğru ateş ettim” diyen Tarık Özer savunmasının devamında ise şunları kaydetti:
“Tekrar döndüğümde elindeki silahı bırakmayınca ben tekrar ayağına bir el ateş ettim. Sonra kardeşim beni tutup dışarı çıkartırken arkamızdan ateş etmesinler diye rast gele dolaplara ateş ettim.
Benim orada öldürme kastım yoktur, ben kardeşimi ve oğlumu korumak için ateş ettim. Kardeşimi tedavi için hastaneye bıraktık. Sonra eve gidip üstümü değiştirmek için arkadaşım Adem evime yakın bir yere bıraktı.
Büyükçekmece’deki eve geçtim, oraya oğlum Azat geldi. Oğlumla orada teslim olmak için konuştuk. Rast gele bir binanın önünde birinden telefonu istedim polisi aradım kendimi ihbar ettim. Polisler geldi bizi götürdü sonrada tutuklandık.
Ben silahımı olay günü arabada bırakmıştım. Ben oraya gidip öldürme yaralama kastım yoktu. Olay bir anda kendiliğinden gelişti. Oğlumun ve kardeşimin öldürüldüğünü düşünerek o anki korku ve panikle haraket ettim. Benim Yunus Emre Erzen’i öldürme kastım yoktu.
Batuhan Bayındır olay anında yere düştü. Bayındır, Yunus Erzen’le karşı karşıyaydı. Yunus’un yere düştüğü anla Batuhan’ın yere düştüğü an aynıdır. Benim Batuhan’ın ölümüyle alakam yoktur. Batuhan’ın Yunus’un silahından çıkan kurşunla öldüğünü düşünüyorum.
Bayındır ailesiyle ailem tarafından görüşme yapıldığını, arabuluculuk süreci yürütüldüğünü biliyorum. Ailem de Bayındır ailesiyle uzlaştıklarını, helalleştiklerini söylediler”
“VERDİĞİ ÇEKLER KARŞILIKSIZ ÇIKTI”
Sanıklardan Murat Özer ise savunmasında şu ifadelere yer verdi:
“Ben Cantürk Erzen’i 2009 yılından beri tanırım. Bir husumetim yoktur. 2022 yılına kadar ilişkimiz devam etmiştir. Benim yaptırdığım bir binanın işlerini de kardeşimle aynı sektörde olmalarına rağmen Cantürk’e verdim.
Cantürk’le kardeşim arasında bir demir ticareti olmuş benim haberim yoktu bundan. Kardeşime 1 milyon 300 bin liralık çek vermiş Cantür. Bunlardan birini vermiş diğer çeki ödememiş. Kardeşimde diğer çekin ödenmesi için oğlunu ve kendisini aramış.
Ben olay günü Marina’da otururken Cantürk abimin ona gönderdiği evrakı paylaşarak küfürler etmiş. Kardeşim bana gösterince şaşırdım. Cantürk’ün telefon numarasını sildim ve marinadan kalkarak evime geldim.
Abimle aynı sitede oturuyoruz. Abimin de arkamdan siteye geldiğini gördüm. Bu durumu konuştuk, ‘yarın sabah daha detaylı konuşalım’ dedim. Sonra Cantürk Erzen’i aradım ama açmadı.
Abim de Cantürk’ün tekel bayiisinde olabileceğini söyledi. Ben isteksiz olmama rağmen abim tek gitmesin diye beraber gittik. Biz uzlaşı sağlamak için oraya gittik. Yolda giderken Azad Özer’in dürümcüde olduğunu öğrenince onu da aldık giderken. Yolda Servet Özer’i aradım paylaşımlardan bahsettim. Servet Özer’i ben gelmesi için aramadım teklifte bulunmadım.
ekel bayine gittiğimizde içerde 3 kişi vardı. Yunus Emre Erzen’i tanıyordum. Yunus Emre’yle samimi bir ilişkimiz vardı. Yunus Emre içeri girince tavırlı, agresif cevaplar verince bir de gözüyle arada silahına bakıyordu. Alkol bardağını gördüm. Ben kendisinin bize ateş edeceğini düşündüm.
ELİNİ TUTMASAM BENİ VURACAKTI
Sonra Yunus Emre’nin omzuna elimi koyarak babanı çağır dedim bana sert ve kinayeli cevap vererek elimi itekledi. O sırada silahı alıp bizi vuracaktı. Ben kendi ruhsatlı silahım vardı. Benim Yunus Emre’ye zarar verme isteğim yoktu. Orada tesadüfen elime geçen şişeyle kafasına vurdum ona engel olmak için.
Yunus Emre’ye engel olamadım, silahını tutmasam beni vuracaktı. Yunus Emre yerde bir kaç kez ateş etti. Ben abimin olay yerinde ateş ettiğini bile bilmiyordum. Silahının olup olmadığınıda bilmiyordum. İzlediğim görüntülerde Azat beni korumaya geliyor, Azat istese benim silahımı alıp vurabilirdi ama zarar vermek istemedi.
Abim silah kullanmayan insan o an benim ve oğlunun vurulduğu düşüncesiyle panikle ateş ediyor. Ben engel olmaya çalıştım dışarı çıktık. Hastaneye gittim.
“OLAYDA BİZİM MAĞDUR OLMAMIZ GEREKİRKEN ŞİMDİ BURDAYIZ”
İddianamede kan gütmeden bahsedilmiş. Biz kan gütmedik. Onların düğününe cenazesine gittik. Bizim olayda öldürme kastımız yoktu. Olayda bizim mağdur olmamız gerekirken şimdi burdayız. Olay günü ayağım kırılsaydı oraya gitmeseydim. Keşke Cantürk o küfürleri paylaşmasaydı” ifadelerini kullandı.
Duruşma diğer sanıkların savunmalarının alınmasıyla devam ediyor.
İDDİANAMEDEN
Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan iddianamede 28 Temmuz 2023’de saat 23.30 sıralarından meydana gelen tartışma ve ateşli silahla ateş edilmesi sonucunda Yunus Emre Erzen ve Batuhan Bayındır’ın hayatını kaybettiği anlatıldı. Olay günü şüpheli Murat Özer ve Tarık Özer’in, Cantürk Erzen aleyhinde avukatları aracılığıyla icra takibi başlatması üzerine Cantürk Erzen’in şüpheliler Samet Özer, Murat Özer ve Tarık Özer’e yönelik yaptığı paylaşımda, “Lan şerefsizler ben paranızı mı? Vermedim bana dava açıyorsunuz. Beni bu saatten sonra siz öldürürsünüz bu da yapabilirsenizö yazdığı kaydedildi. Paylaşım sonrasında Murat Özer, Tarık Özer, Azat Özer ve Servet Özer ile birlikte Cantürk Erzen’i aramak için Tekel bayine gittiği anlatıldı. Şüphelilerinin Tekel bayine gittiğinde dükkan içerisinde Yunus Emre Erzen, Yusuf Erzen ve iki ailenin husumeti ile alakası olmayan Batuhan Bayındırın olduğu kaydedildi. Şüphelilerin Cantürk Erzen ile görüşmek istediği, Yunus Emre Erzen’in ise babasını çağırmak istememesi nedeniyle tartışmanın başladığı fezlekede yer aldı. Sözlü tartışma esnasında Yunus Emre Erzen’in kasanın altında bulunan silahı alarak Murat Özer’in ayaklarına iki el ateş ettiği, daha sonrasında silahlı olayın meydana geldiği kaydedildi. Olay sonrasında Yunus Emre Erzen ve Batuhan Bayındır’ın hastanede hayatını kaybettikleri belirtildi. Adli Tıp Kurumu tarafından hazırlanan raporda Yunus Emre Erzen’in vücudunda 9 adet mermi girişi olduğu, Batuhan Bayındır’ın vücudunda ise 2 adet mermi girişi olduğu yer aldı.
“ERKEKSEN DÜKKANA GEL PARANI AL”
Fezlekede Batuhan Bayındır’ın ailesinin maddi ve manevi tazminatlarını aldıkları gerekçesiyle şikayetinden vazgeçtiği ancak Yunus Emre Erzen’in ailesinin şikayetinin devam ettiği anlatıldı. Fezlekede bilgi sahibi olarak beyanı alınan Tarık Özer’in eşi Yadigar Özer, eşinin demir tüccarı olduğunu ve 20 gün önce ticaret yaptığı bir kişinin çekini ödemediği, bu nedenden dolayı icraya verdiği, bu kişinin whatsapp’dan hakaret içerikli paylaşımlar yaptığını, “Erkeksen dükkana gel paranı al” şeklinde mesaj attığını söyledi.
SULH YAPMAK İÇİN GİTTİK
Şüpheli Murat Özer’in savunmasında özetle, müşteki Cantürk Erzen’in ağabeyi Tarık Özer’e borcunu ödememesi üzerine Tarık’ın Cantürk’ü icraya verdiğini, bu sebeple olay günü Cantürk Erzen’in Whatsapp’tan hakaret içerikli durum paylaşımı yaptığını, kendilerinin de sulh yapmak için Cantürk Erzen ile konuşmak istediklerini söyledi.
Özer savunmasının devamında Tekel bayisinde Yunus Emre Erzen’in agresif şekilde davranması üzerine sakinleşmesi için elini omzuna koyduğunu, Yunus Emre’nin elini ittiğini ve kasanın altındaki silaha yöneldiğini, bunun üzerine silahı almaması için kendisini engellemek için Yunus Emre’yi ittiğini ve kafasına içki şişesiyle vurduğunu, Yunus Emre’nin kasanın altından silahı alarak kendisinin ayaklarına doğru 3-4 kez ateş ettiğini ancak 2 kurşunun ayağına isabet ettiğini, diğer şüphelilerin kendisine yardım etmek ve Yunus Emre’yi engellemek için müdahale ettiklerini, olayda kendi silahını kullanmadığını ifade etti.
SANIKLAR İÇİN İSTENEN CEZALAR
İddianamede, tutuklu sanıklar Tarık Özer, Murat Özer, Azat Özer ve Servet Özer’in, Yunus Emre Erzen’e yönelik “tasarlayarak kan gütme saikiyle kasten öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet, Batuhan Bayındır’a yönelik “kasten öldürme” suçundan müebbet, Yusuf Erzen’e yönelik “tasarlayarak kan gütme saikiyle kasten öldürmeye teşebbüs” suçundan 13 yıldan 20 yıla kadar hapisle cezalandırılmaları istendi. Sanıkların ayrıca, “kişilerin hayatı, sağlığı veya malvarlığı bakımından tehlikeli olacak biçimde ya da kişilerde korku, kaygı veya panik yaratabilecek tarzda silahla ateş etmek veya patlayıcı madde kullanmak” suçundan 6’şar aydan 3’er yıla kadar, “ruhsatsız silah bulundurmakö suçundan da 1’er yıldan 3’er yıla kadar hapisle cezalandırılması talep edildi.
İddianamede, tutuksuz sanıklar Adem Kılıç, Erdal Adıyaman, Ercan Topcu, Vedat Erkin, Nimetullah Özer, Hüsamettin Ahmetoğlu’nun da “suçluyu kayırma” suçundan 6’şar aydan 5’er yıla kadar hapisle cezalandırılmaları gerektiği belirtildi.
]]>Arkadaşı olduğu iddia edilen İzzet Akdeniz, İnan’ın yolunu evinin önünde kesti. Bir süre sokakta konuşan ikili arasında tartışma çıktı. Bu sırada Akdeniz, belinden çıkardığı tabanca ile İnan’a ateş etti. Başından vurulan İnan, kanlar içinde yere yığıldı. “Nurcan, öldüreceğim seni” diyerek bölgeden uzaklaşan Akdeniz’in 16 AV 585 plakalı otomobil ile kaçtığı belirlendi. Çekirge Devlet Hastanesi’ne kaldırılan kadın hayatını kaybetti.
Cinayet sonrası kaçıp, polis tarafından Yıldırım ilçesinde yakalanan Akdeniz, polisteki ifadesinde, Nurcan İnan’a platonik aşık olduğunu, kıskançlık nedeniyle cinayeti işlediğini itiraf etti.
‘BİR ANDA PATLAYAN SİLAHIMLA ONU İSTEMEDEN VURMUŞUM’
Tutuklanan Akdeniz hakkında, Bursa 7’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde ‘kasten öldürme’ suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istemiyle dava açıldı. Akdeniz, yargılama sürecinde yaptığı savunmasında ise Nurcan İnan’ın sevgilisi olduğunu iddia edip aynı evde yaşadıklarını belirterek;
“O gün Nurcan bana, akşam iş yemeği olduğunu söyleyip, ‘Beni gece al’ dedi. Gece, çalıştığı mekana gittiğimde, Nurcan ve kızı Yağmur, bir erkekle birlikte alkol alıp, eğleniyorlardı. Onları beklerken, yanıma gelen garson dışarı çıkmamı istedi. Ben de ayrıldım. Bir süre sonra iş yerinden çıkan Nurcan ve Yağmur, taksiyle eve gideceklerini söylediler. Öyle de yaptılar. Nurcan, çok alkol almıştı. Onun için çok endişelendim. Ben de otomobilimle kendilerini takip ettim. Evlerinin önünde tartışınca Nurcan ve Yağmur, bana hakaretler yağdırdı. Tabancamı çıkarıp, onları korkutmak için yere ateş ettim. Ardından Nurcan’a sarılarak onu sakinleştirmeye çalıştım. Nasıl oldu bilmiyorum, bir anda patlayan silahımla onu istemeyerek vurmuşum. Yağmur, ‘Annemi vurdun’ diyerek bana bağırınca olayın farkına vardım. Ardından arabaya binerek uzaklaştım. 5 dakika sonra yeniden Nurcan’ın yanına döndüm ve ona ‘Seni çok seviyorum ölme’ diyerek yalvardım. Sonra da polise teslim oldum” dedi.
Nurcan İnan
‘ANNEMİ KAFASINA SIKIP, ÖLDÜRDÜ’
Yağmur M. (20) ise annesinin öldürüldüğü cinayetin etkisinden kurtulamadığını söyleyerek, “Evimize gelip gidiyordu ama annem yüz vermiyordu. Olay günü annem beni telefonla arayıp, ‘Kızım bu akşam iş yemeğimiz var. Gel birlikte oluruz’ dedi. Onu kıramadım. İş yerine gittik. Birlikte yemek yiyip, eğlendik. Çıkışta bizi rahatsız etmeye başlayan İzzet Akdeniz ile karşılaştık. Bizi, otomobiliyle evine bırakmak istedi. Kabul etmeyip, taksiye bindik. Bu sırada telefonla aradığı anneme hakaret etti. Evin önüne geldiğimizde bizi burada elindeki tabancayla bekliyordu. Yaşanacakları anladığım için annemin önüne geçip, silahı bırakması için kendisine yalvardım. Buna rağmen ‘şakam yok’ diye bağırıp yere ateş etti. Ardından annemin kafasına sıkıp, öldürdü. O anı hiç unutmadım, unutmayacağım da. Olayın etkisindeyim” diye konuştu.
‘RAHMETLİNİN AİLESİNE BAŞSAĞLIĞI DİLİYORUM’
Karar duruşmasında son sözü sorulan Akdeniz, “Rahmetlinin ailesinden çok özür dilerim. Başsağlığı diliyorum. Pişmanım” dedi. Kararını açıklayan mahkeme heyeti, suçunu sabit gördüğü Akdeniz’e, ‘kadına karşı kasten öldürmek’ suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verdi. Sanığın, pişmanlık duygularını söylemesi nedeniyle takdiri indirim uygulayan heyet, cezayı müebbet hapse çevirdi. Mahkeme ayrıca Akdeniz’e, ‘ruhsatsız silah taşımak’ ve ‘tehdit’ suçlarından toplam 5 yıl 2 ay 15 gün hapis cezası verdi.
]]>AYAKKABILARDAN YAKALANDI
Olay yerinde incelemede bulunan jandarma ekipleri, sahipsiz bir çift ayakkabının kime ait olduğunu belirlemeye çalıştı. Jandarma ekipleri, ayrıca evden kıyafetler alındığını tespit etti. Çevredeki güvenlik kameralarını inceleyen ekipler, şüphelinin Fikret Canbaz olduğunu, ayağında evden aldığı ayakkabının bulunduğunu ve kendi ayakkabılarını da evde bıraktığını belirledi. Suçsuz olduğu anlaşılan E.P. serbest bırakıldı.
Antalya’da, aynı yıl ağustos ayında polisin uyuşturucu bulunan bir eve yaptığı baskınla yakalanan Canbaz, Zonguldak’a getirilerek cinayet mahallinde keşif yaptırıldı ve çıkarıldığı mahkeme tarafından tutuklandı.
Zonguldak Cumhuriyet Başsavcılığı hazırladığı iddianamede Canbaz hakkında ‘Canavarca hisle eziyet çektirerek tasarlayarak kasten öldürme’ suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis ‘Hırsızlık, konut dokunulmazlığını ihlal ve mala zarar verme’ suçlarından ise 18 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Canbaz’ın ifadelerinde kendisini azmettirdiğini öne sürdüğü, adli kontrol şartıyla serbest bırakılan O.K. hakkında da müşterek fail olduğu gerekçesiyle aynı suçlardan dava açıldı.
KAPALI DURUŞMA TALEP EDİLDİ
Sanıklar Zonguldak 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde ilk kez hakim karşısına çıktı. Duruşmada, tutuklu sanık Fikret Canbaz ve tutuksuz yargılanan O.K. ile Ali Genç’in oğlu Muhammet Genç ve taraf avukatları hazır bulundu. Fikret Canbaz’ın avukatı, müvekkilinin 10-12 yaşlarındayken Ali Genç tarafından cinsel istismara uğradığı için cinayeti işlediğini ve duruşmada küçük bir çocukmuş gibi ifade vereceğini belirterek, duruşmanın kapalı yapılmasını talep etti. Mahkeme heyeti, atılı suçların genel ahlakı veya kamu güvenliğini etkilemediği gerekçesiyle ‘kapalı duruşma’ talebini reddetti.
‘PARA İÇİN YAPMADIM’
Önceki ifadelerinde ailesinin gerçeği bilmesinden korktuğu için yalan söylediğini öne süren Canbaz, “Ben ailemin maktulün beni taciz ettiğini öğrenmesinden korktum. Daha önceki ifadelerimde bu işi para için yapmış olduğumu söylemiştim. Ancak bu işi para için yapmadım. Para için yapsam şu anki ekonomik koşullarda önemli bir para olan bin 700 euro parayı alırdım. Bölgeyi çok iyi tanımam göz önünde bulundurulduğunda cesetten kurtulmam maktulü öldürebilmem kadar kolaydı. Benim tek pişmanlığım Allah’a bırakmadan kendim almamdır. Benim hayatımı mahvetti. 10 yaşımdan bu yana hayatımı mahveden bu adamdan neler çektiğimi bir ben bir Allah biliyor” dedi.
CİNSEL İSTİSMAR İDDİASINI ANLATTI
Nasıl cinsel istismara uğradığı sorulan Canbaz, “10 yaşlarındaydım Ali Genç’in evinin önünde oyun oynuyordum. Ali Genç yanıma geldi. Çocuk olmama rağmen dün gibi hatırlıyorum. Bana ne yaptığımı sordu, ben de oyun oynadığımı söyledim. Bana gel içeride oyna diyerek evin içine çağırdı. Bana sonrasında Almanya’dan getirdiği hediye ve çikolatalardan verdi. Benim mahrem yerlerime dokunmaya başladı. Çırılçıplak üzerimi soydu. Mahrem yerlerimi elledi. Bu durum 13-14 yaşına kadar devam etti. 15-16 yaşına geldiğimde bu adamın bana yaptığı şeylerin insanlık dışı olduğunu düşündüm. Yaptıkları kabusum olmaya başladı” diye konuştu.
Ali Genç
‘BENİ BIRAK, BEN BÜYÜDÜM
Olay günü köye gittiğinde Ali Genç’in kendisini eve davet ettiğini öne süren Canbaz, “Bana tekrar eve gidelim diye teklifte bulundu. Beraber eve girdik karnımın aç olup olmadığını sordu. Ben gitmek istiyorum dedim. Benden üstümü çıkarmamı istedi, ellemeye başladı. Ben de ‘Ali amca beni bırak, ben büyüdüm’ dedim. Bırakmadı. Mutfaktaydık ben salona doğru yürüdüğümde kendisi arkamdan geldi. Salon kapısının önünde arbede oldu. Oradaki keserle başına vurdum. Uyuşturucu madde etkisi altındaydım kaç kere vurduğumu hatırlamıyorum. Ev kapısı kitli olduğu için yere düşen anahtarı aldım. Telefonu alma sebebim ambulansı aramaktı telefonu açamadığım için ambulansı arayamadım” dedi.
‘BOYLU POSLU ADAMSIN NİYE KORKTUN
Mahkeme başkanı, Ali Genç’ten korktuğu için olay günü evden ayrılmadığını söyleyen Canbaz’a, ‘Boylu poslu adamsın niye korktun?’ diye sordu. Canbaz ise “Korkmamın sebebi çocukluğumda yaşadığım travmalardı, pişmanım” diye cevap verdi.
Tutuksuz sanık O.K. ise suçlamaların tamamını reddederek, olayla ilgisi olmadığını belirtti.
‘EŞİ VE ÇOCUKLARI KENDİSİYLE İLİŞKİYİ KESMİŞLERDİR’
’Öldürülen Ali Genç’in çocuklara yönelik cinsel eylemleri olduğunu öne süren Fikret Canbaz’ın avukatı, “Maktulün eşi ve çocukları kendisiyle ilişkiyi kesmişler. Sebebi ise özellikle küçük yaştaki çocuklara özellikle erkek çocuklara getirdiği çikolata ve oyuncaklarla çocukları ikna ederek cinsel hareketlerde bulunduğu eşi ve çocukları tarafından bilinmektedir. Bu sebeple ilişki ve irtibatı kesmişlerdir. Bu hususun mahkemede tespit edilmesini talep ederiz” diye konuştu. Duruşma, avukatların savunma beyanlarını ve delillerini bildirmeleri için ileri bir tarihe ertelenirken Fikret Canbaz’ın tutukluluk halinin devamına karar verildi.
]]>Eylül ayında 30 kişiyi yaklaşık 6 milyon lira dolandırdığı öne sürülen M.R.B, yakın çevresine ‘Bana miras kaldı. Ben zengin oldum ve altın işine giriyorum. Size de kar payı vereyim, daha çok kazanalım’ dedi.
Bu şekilde güven kazanan M.R.B, ilk aylarda birçok kişiden aldığı paraları faiziyle geri ödedi. Üç ay sonra ise, ‘Ben köyüme mirasımı almaya gidiyorum’ diyerek ortadan kayboldu. Geride kalan 30 mağdurdan 15’i ise Şehremini Karakolu’na giderek şikayette bulundu.
M.R.B. ise ortadan kaybolduktan sonra mağdurlara bir mektup yazarak, şikayette bulunmazlar ve cezaevine girmezse borçlarını ödeyeceğini söyledi.

“BAŞKALARININ PARASIYLA SİSTEMİ DÖNDÜRMEYE ÇALIŞIYORDUM”
Mağdurların şikayette bulunduğunu öğrenen ve bir mesajlaşma uygulaması üzerinden Yıldırım’a ses kaydı gönderen M.R.B. şunları söyledi:
“Hülya benim sana bir şey söylemeye yüzüm yok. Bu hallere düştük. Ben oyunu bırakmıştım. Bu işlere girmiştim. Belki düzeltirim demiştim. İlk başlarda ne güzel her şeyi ödüyordum.
Sonra yine oyuna döndüm, belki kazanırım diye. O iş, bu iş, altın işi hepsi yalan. Gidip birinden alıyordum, satıyordum. Oradan aldığımla başkasının parasını çıkartıyordum. Kredi kartı ödeme günü geldiğinde onları ödemeye çalışıyordum. Ondan alıp ona veriyordum.
Tefeciye bulaştım. Tefeci de bana faiz uyguladı. Oradan sonra döndüremedim. Paralar yetmemeye başladı. Başkalarının üzerine çektiğim paralarla döndürmeye çalışıyordum. Telefonları satıp, taksit ödemeye çalışıyordum.
Siz bana ne deseniz haklısınız. ‘Bu para nasıl ödenecek?’ diye soruyorsunuz. Sizin paralar yine az miktarda. Başkasının miktarı 3 milyona dayanıyor. Ben ne yapacağım bilmiyorum.
Benim bir canım var. Başka diyecek bir şeyim yok. Beni öldürmeyle bu iş çözülecek mi? Ben zaten kefenimi boynuma almışım. Ailem, çocuklarım, her şeyim gitti. Hiçbir şeyim kalmadı.
Hâlâ direniyorum. Borcunuz borç, ödeyeceğim diyorum. Sen bilirsin, durmak istemiyorsan git şikayet et nereye istiyorsan, hodri meydan. Televizyona mı çıkıyorsun, ne yapıyorsan yap. Ne anlatacaksın ki? Ben ne yaptım?
Bu işi birden batırdım. Bunu biliyorsun. İş bir ay sekteye uğrayınca hepiniz başıma üşüştünüz. Gittiniz hemen şikayet ettiniz. Hakkını hukukla mı arıyorsun? Hakkını hem hukukla aramaya çalışıyorsun hem de benimle konuşmaya çalışıyorsun. Kendine bir yol seç. Hukukla arayacaksan hakkını ben gider cezamı çekerim”

Hülya Yıldırım
“TEKSTİLE TOMAR TOMAR PARAYLA GELİRDİ”
20 yıllık arkadaşı tarafından dolandırıldığını iddia eden Hülya Yıldırım ise yaşadıklarını şu sözlerle anlattı:
“Bundan birkaç ay öncesine kadar düzenli alışverişimiz vardı. Kendisi bana, ‘Kredi çekip bana verirsen, sana belli bir miktar kar veririm’ diyordu. Biz bunu kar almak amaçlı yaptık. En başta her şey düzenli gidiyordu.
Benim hesabımdan kredi, nakit avans çekti. Düzenli olarak da ödemesini yaptı. Benim de kâr payım olarak iki çeyreğimi verdi. Bunu her ay düzenli olarak yaptık. Sonrasında benim kartımın limiti bitti.
Daha çok kazanalım diyerek, bana başka bir bankadan kart çıkarttı. Onu da patlattı. Onu da düzenli ödemeye çalıştı ama olmadı. Daha ilk ayda beni patlattı. Üçüncü ayda zaten bütün hesaplarımı boşalttı. Beni böyle mağdur edip, kaçtı ve gitti.
O zamanın faiziyle 280 bin TL dolandırıldım. Kasım ayının 1’inde de kaçtığını öğrendik. Ben bu kişiyi 20 yıldır tanıyorum. Daha önce farklı iş yerlerinde beraber çalışmıştık. En son bizim iş yerine geldi, birlikte çalıştık.
‘Bana miras kaldı’ diyerek bizi kandırdı. ‘Ben bu paraya şu an dokunamıyorum, tamamı geldikten sonra kullanacağım’ diyordu. Kendini bize zengin olmuş gibi gösterdi.
Tekstile her gün tomar tomar parayla gelirdi. ‘Altın işine girdim. Alım satım yapıyorum’ diyordu. Bazen işe getirdiği altınları gösterip, ‘Bunları karıma, kızıma hediye aldım’ diye bize anlatıyordu.
Durumu iyi hale geldiği için biz de onun adına sevinmiştik. Bana bir keresinde, ‘Al bu bin TL’yi, annen hasta. Benim için dua etsin’ dedi. Ben de ona parasız da dua ederiz biz diye cevap verdim. Bu şekilde bize hep güven verdi.

“KÂR ALMAK AMACIYLA BU İŞE GİRDİM”
Konuyla ilgili şikayette bulunduğunu dile getiren Yıldırım sözlerini şöyle sürdürdü:
“Biz onunla bu işe Eylül ayında girdik. İlk başlarda çektiği paraları kar payıyla birlikte geri veriyordu. İlk ay 20 bin TL çekip, bin TL faiz verdi. Ben de onu 20 yıldır tanıyıp, güvendiğim için daha fazla kazanmak istedim.
Benim annem ve babam hastalar, yaşlılar. Onlara ben bakıyorum, o da bunu biliyordu. Şu an mağdurlar olarak 30 kişiyiz. Kendi eşinin akrabalarını da dolandırdı. Bizim iş yerinden 4 kişi, 20 den fazla kişi de eşinin akrabaları var.
Kimine altın vereceğim, kimine para vereceğim dedi. Kimine kredi çektirmiş, birçok kişiden de altın almış. En son onu gördüğümde Şanlıurfa’ya mirasını almaya gideceğini söylemişti. Ertesi gün ben kaçtığını öğrendim.
15 kişi Şehremini Karakolu’na gittik ve şikayette bulunduk. Haber bekliyoruz. Aslında toplam 30 kişi mağdur var ama 15 kişi şikayette bulunduk. Bu 30 kişi toplam 6 milyon TL’ye yakın dolandırıldık.
Buradan da o adama sesleniyorum. O kadar tomar parayla kaçtın. Bizim paramızı ödemiyorsun. Hepimiz senin peşindeyiz. Ya paramızı öde ya da gel teslim ol. Bizim de içimiz rahat etsin”
]]>