Bulgaristan’da, Gümülcine Sancağı’na bağlı Eğridere, şimdiki adıyla Ardino ilçesinde 25 Şubat 1907’de doğan şair ve yazar Ali, ilk eğitimini Üsküdar’daki Füyuzat-ı Osmaniye Mektebi’nde aldı.
I. Dünya Savaşı nedeniyle 1914’te Ali Selahattin Bey yeniden askere alınınca, Ali ailesiyle Çanakkale’ye yerleşti. Usta edebiyatçı,1918’e kadar yaşadığı savaş bölgesinden oldukça etkilendi.
Geçim sıkıntısı ve aile içerisindeki huzursuzluklarla çocukluk dönemini geçiren yazar, eğitimine Çanakkale İbtidai Mektebi’nde devam etti. Okul, savaş nedeniyle öğretmensiz kalarak kapansa da Ali Selahattin Bey ve diğer subayların yardımıyla tekrar açıldı. Türkçe derslerini Ali’nin babası verdi.
Sabahattin Ali, daha sonra devam ettiği Edremit İdadi Mektebi’nden mezun oldu, ardından Balıkesir’deki Muallim Mektebi’ne kaydoldu.
Hikaye ve şiir yazmaya babası teşvik etti
Öğretmen okulundayken babasının teşvikiyle hikaye ve şiir denemelerine başlayan Ali, bir yandan da okul gazetesi çıkardı.
Sabahattin Ali, 3. sınıfta geçtiği İstanbul Muallim Mektebi’ndeki edebiyat öğretmeni Ali Canip Yöntem’in teşvikiyle dergilere hikaye ve şiirler gönderdi.
Okul müsamerelerine de katılan Ali, babasının kalp krizi nedeniyle vefat etmesi üzerine, “Babam İçin” adlı şiiri kaleme aldı. Bu şiir daha sonra Orhan Seyfi Orhon’un yönettiği “Güneş” dergisinde yayınlandı.
İlk büyük dostlukları İstanbul’da öğretmen okulunda öğrenciyken filizlenen Sabahattin Ali’nin, okul arkadaşları arasında, kadim dostu Pertev Naili Boratav ile uzun yıllar mektuplaştığı ve içini döktüğü Ayşe Sıtkı da vardı.
Yazar Ali, 1927’de Muallim Mektebi’ni tamamlayarak Yozgat Merkez Cumhuriyet İlkokuluna öğretmen olarak atandı. Yozgat’ta İstanbul’daki sosyal çevresinin aksine yalnız kalan Ali, kendisini yazmaya ve okumaya verdi.
Öğretmenlik görevinde bir yılı tamamladıktan sonra Milli Eğitim Bakanlığının yabancı dil öğretmeni ihtiyacı nedeniyle açtığı, yurt dışında dil eğitimi sınavını kazanan Ali, Almanya’ya giderek Potsdam ve Berlin’de eğitim gördü.
Usta edebiyatçı, Alman edebiyatının yanı sıra Rus edebiyatına da yoğunlaşarak, özellikle Ivan Turgenyev, Maksim Gorki ve Knut Hamsun gibi isimlerin eserlerini okudu.
Komünizm söylemlerinde bulunduğu gerekçesiyle tutuklandı
Yaşadığı tatsız bir olay sebebiyle Almanya’dan Türkiye’ye dönen Ali, bir müddet İstanbul’da Yüksek Muallim Mektebinde, arkadaşlarının yanında, Nihal Atsız, Nihat Sami Banarlı ve Pertev Naili Boratav’la aynı yatakhanede kaldı.
Sabahattin Ali, 1930’da Gazi Enstitüsünde açılan yabancı dil sınavlarına katıldı ve Aydın Ortaokuluna Almanca öğretmeni olarak atandı.
Burada komünizm söylemlerinde bulunduğu gerekçesiyle hakkında soruşturma açılan yazar, detaylı bir tahkikat yapılması amacıyla tutuklandı.
Aydın Hapishanesi’nde 9 Eylül 1931’e kadar kalan Sabahattin Ali, başından geçenleri, Ayşe Sıtkı İlhan’a yazdığı mektuplarda anlattı. Bu sürede yazar kimliğini geride bırakmayan Ali, daha sonra yazacağı öyküler için de malzeme biriktirdi.
Aydın’da öğretmenliğe başlamadan önce Nazım Hikmet’in çalıştığı “Resimli Ay” dergisine giden yazar, orada hem Zekeriya-Sabiha Sertel çiftiyle hem de Nazım Hikmet’le tanıştı.
Ali’nin ilk hikayesi olan “Bir Orman Hikayesi” eseri de bu dergide yayınladı.
Usta edebiyatçı, beraatinden sonra Konya Ortaokulu’nda Almanca öğretmeni olarak göreve başladı. Konya’daki günlerini, “Bir Skandal” adlı eserinde anlatan yazar, yalnızlığını ve yaşadığı duygu karmaşasını okuruyla paylaştı.
Sabahattin Ali, aşık olduğu Melahat Hanım’a şiirler yazdı ve bu duygularla katıldığı bir toplantıda okuduğu hicviyede, memleketin idaresinde olanlara ima ve tahkirde bulunduğu iddiasıyla yeniden tutuklandı. Bir yıllık mahkumiyeti, temyiz mahkemesinin aleyhinde karar vermesi üzerine 12 aydan 14 aya çıkarıldı.
Cezasının dört ayını Konya Cezaevi’nde geçiren yazar, 6 ayını geçirdiği Sinop Cezaevi’nde, daha sonra bestelenerek unutulmayan şarkılar arasına giren “Aldırma Gönül” ve “Hapishane Şarkısı” adlı eserleri kaleme aldı.
Ali, erken tahliye edilerek 29 Ekim 1933’te cezaevinden çıkınca Milli Eğitim Bakanlığına başvurarak öğretmenlik mesleğine geri dönmek istediğini belirtti.
Öğretmenliğe Ankara 2. Ortaokulu’nda devam eden yazar, 1932’de İstanbul’daki bir yakınının vasıtasıyla tanıştığı Aliye Hanım’la mektuplaşmaya başladı. Aliye Hanım ve Sabahattin Ali, posta yoluyla nişan taktı, 16 Mayıs 1935’te evlendi.
Başarılı edebiyatçı, 1937’de yedek subay olarak askerlik görevini tamamladı, 30 Eylül 1937’de kızı Filiz dünyaya geldi.
“İçimizdeki Şeytan” romanı siyasi tartışmalara neden oldu
İdeal bir eş ve sevecen bir baba olan Ali, kızının doğumunun ardından, bugün hala en çok okunan ve birçok dile çevrilen “Kuyucaklı Yusuf” ile “Kürk Mantolu Madonna” romanlarını kaleme aldı. Politikayla da içli dışlı olan Ali, çeşitli söylemleri dolayısıyla öğretmenlik görevinden tekrar alındı.
Usta edebiyatçı, 1938’de “Çaydanlık” ve “Arap Hayri”, 1939’da “Isıtmak İçin” ve “Uyku” hikayelerini, 1940’ta “Selam” ve “Bir Mesleğin Başlangıcı” hikayelerini yazdı. “İçimizdeki Şeytan” romanı 3 Nisan-29 Haziran 1939’da Ulus gazetesinde tefrika edildi. Roman yayınlandıktan sonra pek çok siyasi tartışmaya neden oldu.
Yazar Ali, 1941-1943’te yazdığı “Bir Konferans”, “Yeni Dünya”, “İki Kadın”, “Sulfata” ve “Hasan Boğuldu” adlı hikayelerini “Yeni Dünya” kitabında topladı.
Milli Eğitim Bakanlığı Yayın Müdürlüğünde memur, Ankara Devlet Konservatuvarında ise çevirmen ve dramaturg olarak da çalışan usta edebiyatçı, Nihal Atsız’ın hakkında yazdığı bir yazıya karşı dava açtı. Davayı 1944’te kazanmasına rağmen tepkilerden kurtulamayan Ali, duruşmalar sonunda Milli Eğitim Bakanlığınca görevinden alındı.
1945’te gazetecilik yapmaya başladı
İstanbul’da 1945’te gazetecilik yapmaya başlayan Ali, “Tan Gazetesi” olayları sırasında, fıkralar yazdığı “La Turquie” ve “Yeni Dünya” gazeteleri tahrip edilince işsiz kaldı.
Ali’nin yazıları “Yurt ve Dünya”, “Yeni Türk” ve “Tercüme” dergisinde okuyucuyla buluştu. Usta yazar, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’la siyasal mizah dergisi “Marko Paşa”yı 1946’da çıkardı.
Bu dergiyi, “Malum Paşa”, “Merhum Paşa” ve “Öküz Paşa” adlı, yine siyasal içerikli mizah dergileri takip etti.
Yayınlardan birinde “Adalet Koridorlarında” adlı yazısıyla yeniden tutuklanan ve 3 ay hapis yatan Sabahattin Ali, bu dönem İstanbul’da hem maddi hem de manevi yönden zorluklar yaşadı.
Siyasi baskılardan uzak kalamayacağı, hür iradesine dayalı yayın hayatını sürdüremeyeceği fikriyle yurt dışına çıkmak isteyen ancak pasaport yasağından dolayı insan kaçakçılarıyla anlaşarak sınır dışına çıkmayı planlayan yazar, tanıştığı Ali Ertekin’le 31 Mart 1948’de Kırklareli’ne yola çıktı.
Bulgaristan sınırında 16 Haziran 1948’te bir çobanın bulduğu cesedin Sabahattin Ali’ye ait olduğu tespit edildi. Ali Ertekin, daha sonra cinayeti işlediğini itiraf etti.
Ormanda tanınmaz halde bulunan cesedin yazar Ali’ye ait olduğu ve 2 Nisan 1948’de vefat ettiği kayıtlara geçti.
Eşi Aliye Ali, bu duruma ilişkin yaptığı bir açıklamada şunları kaydetmişti:
“Sabahattin iyi yürekli, insanları çok seven biriydi. Senelerden beri daima dama taşı gibi oynanan sanata verdiği emek, polisçe devamlı tedirgin edilmesi sinirlerini yormuş olacaktı ki kaçma teklifi ona cazip gelmişti. Romanlarını rahat bir kafa ile yazabilme düşü, kafasını dinlemek istediği bir yer veya bir memleket aratıyordu ona herhalde.”
Sabahattin Ali’nin edebi kişiliği
Şiirlerini hece vezniyle yazan Ali, edebiyat dünyasına şiirleriyle adım attı. Halk şiirinin etkisinin hissedildiği eserlerini kaleme alırken, öykü ve romanlarında olduğu gibi toplumsal gerçekçilik yaklaşımıyla hareket eden Ali, şiire yaklaşımını 1938’de verdiği bir söyleşide, “Bence şiirin eskisi yenisi yoktur. İyi şiir, muhakkak ki insana bir şey ilave eder. Bu şey bazen tez olur, bazen bizim manen daha genişlememizi temin eden bir heyecan olur” ifadeleriyle dile getirmişti.
Şiirlerini yazarken sade bir üslup kullanarak, daha geniş bir okuyucu kitlesi hedefleyen usta edebiyatçı, öykü ve romanlarında toplumsal gerçekçiliği ön planda tutarak, bu doğrultuda konular belirledi ve karakterleri hayatın içinden seçti.
“Benim kanaatimce sanat, insana insanı ve hayatı ve bunların manasını öğretmekle muvazzaftır.” sözleriyle sanat anlayışını özetleyen Ali, Türk edebiyatına kazandırdığı eserlerle büyük beğeni topladı.
Unutulmaz yazarın çeviri eserleri de bulunuyor.
]]>Geçen 12 yılda her göç zamanı geldiği köyde, Adem Yılmaz’ın kayığına konan Yaren, bu yıl da geldi.
29 Şubat’ta Eskikaraağaç’a gelen Yaren leylek, her yıl olduğu gibi bu yıl da balıkçı Adem Yılmaz’ın kayığına konup, beklenen görüntüleri verdi.
Yaren’den 7 gün sonra eşi Nazlı da Eskikaraağaç’a geldi. Yaren ile Nazlı’nın buluşmasını yaban hayatı fotoğrafçısı Alper Tüydeş, sosyal medya hesabından paylaştığı fotoğraflar ve görüntülerle duyurdu.
Adem Yılmaz ile buluşması, meraklıları tarafından ilgiyle takip edilen Yaren leyleği, 13’üncü gelişinde İl Jandarma Komutanlığı personeli de ziyaret etti.
Kayığa binen jandarma personeli Adem Yılmaz gölden tuttuğu balıklarla, Yaren leyleği beslerken, o anlara ilişkin fotoğraflar, Jandarma Genel Komutanlığı’nın sosyal medya hesabından, “Evine Hoş Geldin Yaren Leylek. Karacabey’deki yuvasına bu yıl 13’üncü kez gelerek bölgede yaşayan Adem Amca ile buluşan Yaren Leyleğe hoş geldin ziyaretinde bulunduk” ifadeleriyle paylaşıldı.

ESKİKARAĞAÇ, LEYLEKLERİN GÖÇ ROTASINDA
Türkiye’yi Avrupa Leylek Köyleri Birliği’nde temsil eden tek köy olan, Karacabey ilçesindeki Eskikaraağaç Leylek Köyü, her yıl göç döneminde on binlerce leyleğin geçtiği göç rotası üzerinde yer alıyor.
Köy, aynı zamanda yerleşik leyleklere de ev sahipliği yapıyor. ‘Yaren Leylek ve Adem Amca’nın hikayesi doğaseverler tarafından da ilgiyle takip ediliyor.
2019’da Karacabey Belediyesi’nin katkılarıyla, yönetmen Burak Doğansoysal tarafından hikaye filme alındı ve Prag Film Ödülleri’nde ‘En İyi Belgesel’ ödülünü kazandı.
Geçen yıl ise Karacabey Belediyesi, Balıkçı Adem ve Yaren Leyleğin anıtını yaptırıp, hikayenin köy meydanında ölümsüzleşmesini sağladı.

YUVASI İZLENEBİLİYOR
Yaren Leylek ve Adem Amca’nın hikayesi, köyde turizm hareketliliğini de beraberinde getirdi.
Hikayeyi duyan ve leylekleri yakından görmek isteyen doğaseverler, her yıl Bursa’nın Karacabey ilçesindeki Eskikarağaç Leylek Köyü’nü ziyaret ediyor.
Adem Amca ve Yaren’i görmeye gelenler arasında; Ata Demirer, Aslıhan Gürbüz, Yıldıray Şahinler gibi ünlü isimler de yer aldı.
Karacabey Belediyesi, Yaren Leylek ve eşinin bulunduğu yuvanın internet üzerinden 7 gün 24 saat canlı yayın ile izlenebilmesi amacıyla, www.yarenleylek.com sitesini devreye aldı.
Böylelikle, Yaren leylek kendisini merakla bekleyenler tarafından takip edilebiliyor.

NEW YORK TİMES’A YAREN LEYLEĞİ ANLATTILAR
‘Eskikarağaç Leylek Köyü’ne bu yıl 13’üncü kez gelen Yaren leylek, Amerika’dan da ilgiyle takip ediliyor.
Amerikan gazetesi New York Times Türkiye Büro Şefi Ben Hubbard, muhabir Şafak Timur ve foto muhabiri Ivor Prickett ile birlikte Karacabey’e gelerek, Adem Yılmaz ve Yaren leyleğin hikayesini araştırdı.
Ekip, hikayenin yaşandığı Eskikaraağaç Leylek Köyü’nde Adem Yılmaz ve köy sakinleriyle röportaj yaptı. Ekip, Karacabey Belediye Başkanı Ali Özkan ile de bir araya geldi.
Ziyaretten duyduğu memnuniyeti dile getiren Özkan, Adem Yılmaz ve Yaren leyleğin, bölge için bir marka değeri haline geldiğini ifade ederek, “Şu an Eskikaraağaç köyüne Adem amca ve Yaren leyleği görmeye yüzlerce turist geliyor. Bu hem ilçemiz hem de Eskikaraağaç adına çok büyük avantaj. Adem amca ve Yaren leylek hem kırsal kalkınmaya hem doğaya dikkat çekmeye hem de ekoturizme öncülük eden bir hikaye oldu” dedi.
]]>Geçen 12 yılda her göç zamanı geldiği köyde, Adem Yılmaz’ın kayığına konan Yaren, bu yıl da geldi.
29 Şubat’ta, Eskikaraağaç’a gelen Yaren leylek, her yıl olduğu gibi bu yıl da balıkçı Adem Yılmaz’ın kayığına konup, beklenen görüntüleri verdi.
Yaren’den 7 gün sonra eşi Nazlı da Eskikaraağaç’a geldi. Yaren ile Nazlı’nın buluşmasını yaban hayatı fotoğrafçısı Alper Tüydeş, sosyal medya hesabından paylaştığı fotoğraflar ve görüntülerle duyurdu.
Geçen yıl 4 yavruları olan Yaren leylek ile eşi Nazlı’nın buluşmasını, balıkçı Adem Yılmaz da göldeki kayığından izlerken, Tüydeş, sosyal medya paylaşımında şu ifadelere yer verdi:

“Sabah Yaren leylek eşini bekliyor diye bahsetmişken, akşamüstü eşi Nazlı da köydeki yuvasına kondu. Böylece 6 ay sonra yeniden yuvada buluştular. Bu da bugünkü ilk kavuşma anlarından bir kare. Mutlulukları gözlerinden okunuyor sanki. Bu güzel kavuşmayı Adem Amca gölden izledi.
Belki karnı açtır ve balık yemek ister diye göldeki yerini aldı ama 2 leylek yuvalarından pek ayrılmadılar. Adem Amca o anları böyle izledi. Herkes bu hikayenin Yaren veya Adem Amca’ya bir şey olması halinde biteceğini söylüyor ama üçüncü bir ihtimal daha var. O da Yaren’in eşi.
Zira eşlerden biri göçten gelmediğinde, diğeri aynı yuvaya bir süre sonra başka bir leylek getirmeye çalışır. Ancak bunda başarılı olamazsa, bu kez kendisi başka bir köyde yeni eş bulup başka bir yuvaya geçebilir ve köyü terk edebilir. O yüzden Nazlı’nın gelişi de çok önemli.
Peki gelen Nazlı mı? Onu nasıl tanıyorsunuz? Evet Nazlı. Çünkü o da gelir gelmez bahçeye inip, Adem Amca’nın avlusunda volta attı bir süre. Nihayetinde onlar bir kez daha erdi muradına. Leylekler genellikle baharda yuvada buluşup sonbaharda ayrılırlar.
Yaren bu zamana kadar sadece tek bir sefer eşiyle birlikte aynı anda geldi yuvasına. Genelde erkek leyleklerde görülen ortak özellikteki gibi ilk gelir ve eşini yuvada bekler.”

ESKİKARAĞAÇ, LEYLEKLERİN GÖÇ ROTASINDA
Türkiye’yi Avrupa Leylek Köyleri Birliği’nde temsil eden tek köy olan, Karacabey ilçesindeki Eskikaraağaç Leylek Köyü, her yıl göç döneminde on binlerce leyleğin geçtiği göç rotası üzerinde yer alıyor.
Köy, aynı zamanda yerleşik leyleklere de ev sahipliği yapıyor. ‘Yaren Leylek ve Adem Amca’nın hikayesi doğaseverler tarafından da ilgiyle takip ediliyor.
2019’da Karacabey Belediyesi’nin katkılarıyla, yönetmen Burak Doğansoysal tarafından hikaye filme alındı ve Prag Film Ödülleri’nde ‘En İyi Belgesel’ ödülünü kazandı.
Geçen yıl ise Karacabey Belediyesi, Balıkçı Adem ve Yaren Leylek’in anıtını yaptırıp, hikayenin köy meydanında ölümsüzleşmesini sağladı.

YUVASI İZLENEBİLİYOR
Yaren Leylek ve Adem Amca’nın hikayesi, köyde turizm hareketliliğini de beraberinde getirdi.
Hikayeyi duyan ve leylekleri yakından görmek isteyen doğaseverler, her yıl Bursa’nın Karacabey ilçesindeki Eskikarağaç Leylek Köyü’nü ziyaret ediyor.
Adem Amca ve Yaren’i görmeye gelenler arasında; Ata Demirer, Aslıhan Gürbüz, Yıldıray Şahinler gibi ünlü isimler de yer aldı.
Karacabey Belediyesi, Yaren Leylek ve eşinin bulunduğu yuvanın internet üzerinden 7 gün 24 saat canlı yayın ile izlenebilmesi amacıyla, www.yarenleylek.com sitesini devreye aldı.
Böylelikle, Yaren leylek kendisini merakla bekleyenler tarafından takip edilebiliyor.
]]>Usta edebiyatçı, 7 yaşına kadar kaldığı Gönen’de, 4 yaşından itibaren medrese eğitimi veren mahalle mektebine gitti.
Babasının Ayancık’a atanmasının ardından sübyan mektebine başlayan yazar, verilen eğitimi beğenmeyen ailesi tarafından 1892’de İstanbul’da Mekteb-i Osmani’ye yazdırıldı.
Ömer Şevki Efendi, kendisi gibi asker olmasını istediği oğlunu, Eyüpsultan Askeri Baytar Rüştiyesine yerleştirdi.
Burada tiyatroyla da tanışan ve yazmaya ilgi duyan Seyfettin, rüştiyeden arkadaşı Aka Gündüz ile Edirne Askeri İdadisinde eğitimine devam etti.
Her iki okul, usta yazarın askeri kimliğinin yanı sıra edebiyata yönelmesinde önemli rol oynadı.
İlk şiiri Mecmua-i Edebiyye’de yayımlandı
İdadinin son sınıfındayken, yazdığı şiirleri çeşitli dergilere gönderen Seyfettin’in ilk şiiri, Mecmua-i Edebiyye’de okuyucuyla buluştu.
Ömer Seyfettin, 1900’de İstanbul Kara Harp Okuluna girdi. Okuldan 1903’te mezun olan yazar, kura sonucu Kuşadası Redif Taburuna atandı. Aynı yıl taburda yaşanan karışıklıklar dolayısıyla göreve Kuşadası’nda değil Rumeli’de başladı.
Selanik ve Manastır’a bağlı Pirlepe’de çeşitli görevlerde bulunan yazar, elde ettiği başarılar dolayısıyla 2 liyakat madalyasıyla ödüllendirildi. İsyanın bastırılmasının ardından 6 Eylül 1904’te bağlı bulunduğu taburla Kuşadası’na döndü.
Askeri okullardaki eğitimini başarıyla tamamlayan Seyfettin, 1907’de İzmir’de açılan Jandarma Okulunda öğretmenlik yaptı ve jandarma örgütünün İzmir’deki kuruluş çalışmalarında yer aldı.
Ömer Seyfettin, burada “İzmir”, “Ahenk” ve “11 Temmuz” adlı gazete ve dergilerde yazılar kaleme aldı.
Önemli yazar ve fikir adamlarını tanıdı
Usta edebiyatçı, Baha Tevfik, Şahabettin Süleyman ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi önemli yazar ve fikir adamlarıyla tanıştı. Yazar, idadiden arkadaşı Aka Gündüz’den sonra edebi çevresini genişletmeye başladı.
Baha Tevfik’in teşvikiyle Fransızcasını ilerleten Seyfettin’in bu dilde yazdığı birkaç şiir, “Perviz” imzasıyla “Mercure de Soleil” mecmuasında yayımlandı. Aynı yıllarda “Serbest İzmir”, “Sedad” ve “Muktebes” adlı süreli yayın organlarında Seyfettin’in yazı ve şiirleri okuyucuya ulaştı.
Ömer Seyfettin, ordudaki görevinden 1911’de ayrılarak Selanik’e gitti. Askeri rüştiyede başlayan şiir yazma merakı, artık hayatı boyunca sürdürmek istediği bir uğraş haline geldi.
Selanik ve Manastır’da yayımlanan “Bahçe”, “Kadın”, “Hüsn ve Şiir”, “Tenkid” ve “Piyano” mecmualarına şiirler gönderen yazar, Fransız edebiyatından, özellikle Catulles Mendes’ten çeviriler de yaptı.
Edebiyat-ı Cedide topluluğuna uygun şiirler ya da Fransız edebiyatından çevirilerle meşgul olan usta kalem, daha önce bir iki deneme yaptığı hikayeye, bir daha vazgeçmemek üzere döndü.
Seyfettin ve arkadaşları, 1911’de “Genç Kalemler” dergisini okurla buluşturdu. Derginin ilk sayısında Seyfettin’in imzasız yazdığı “Yeni Lisan” adlı başmakale, milli edebiyatın meydana gelmesinde ilk basamağı teşkil etti. Türklerde edebiyat alanında yeni bir uyanışın gerçekleştiğine işaret eden makale ve dergi, Türk edebiyatının dönüm noktalarından biri olarak gösterildi.
Balkan Savaşları başlayınca orduya döndü
Yazar Seyfettin, Balkan Savaşları’nın başlaması üzerine, yaklaşık 1 yıllık yoğun matbuat ve edebi faaliyetten sonra yeniden orduya döndü.
Garp ordusunda önce Kosova’da Sırplara, sonra Yanya’da Yunanlılara karşı yaklaşık 5 ay savaşan Seyfettin, esir düştü ve Atina yakınlarındaki Nafliyon kasabasında 10 ay kadar esaret hayatı yaşadı. Yazar, 17 Aralık 1913’te İstanbul’a döndü.
Esaret yıllarını tefekkür dönemi olarak değerlendiren usta edebiyatçı, bir taraftan hikayeler kaleme alırken diğer taraftan dil, kültür ve hayat üzerine düşüncelerini geliştirmeye çalıştı.
Ziya Gökalp ile tanışmasının ardından memleket gerçeklerine yönelen yazar, ilk hikayesini Balkanlar’daki görevi sırasında tuttuğu günlüklerden hareketle “İrtica Haberi” adıyla Genç Kalemler’de yayımladı.
Usta edebiyatçı, 23 Şubat 1914’te askerlikten bir kez daha ayrılarak İstanbul’a döndü.
Kısa süre sonra annesini kaybeden yazar, “Türk Sözü” ile yeniden yazarlığa başladı ve bir süre de “Yeni Mecmua”nın yayın sorumluluğunu üstlendi.
Kabataş Erkek Lisesi ve İstanbul Erkek Muallim Mektebi’nde öğretmenlik yapan yazar Seyfettin, Ali Canip ile kısa süre Tetkikat-ı Lisaniye’de encümen üyeliği yaptı. Ömer Seyfettin, ders kitapları ve müfredat çalışmalarına katıldı, kaleme aldığı yazılarında ise yabancı okulların kapatılması ve bunların yerine milli okulların açılması yönünde görüşlerini dile getirdi.
Harbiye Nezaretinin kültür ve sanat adamları için 1915’te Çanakkale cephesine düzenlediği geziye katılan usta kalem, aynı yıl İttihat ve Terakki Fırkası’nın ileri gelenlerinden Besim Ethem Bey’in kızı Calibe Hanım ile evlendi.
Çiftin, Hatice Fahire Güner adını verdikleri kızı, 1917’de dünyaya geldi. Seyfettin, çok uzun sürmeyen bu evliliğin ardından 1918’de yalnızlık ve bekarlık günlerine döndü.
Yeni Mecmua’da, hikayeciliği yönünden en üretken yıllarını yaşadı
Ömer Seyfettin’in Yeni Mecmua’nın başında bulunduğu dönem, hikayeciliği yönünden en üretken yıllar oldu. “Eski Kahramanlar” serisindeki hikayelerini de yazdığı 1917-1918’de, 32 hikayesi yayımlandı.
Usta hikayeci, ölümüne kadar geçen sürede bir taraftan sağlık problemleriyle uğraşırken diğer yandan kalem faaliyetlerine ve öğretmenliğe devam etti. İşgal günlerinin acı ve endişesi içinde hastalığı ilerleyen yazar, yatağa düştü.
Henüz 36 yaşındayken 6 Mart 1920’de şeker hastalığı nedeniyle vefat eden Ömer Seyfettin’in cenazesi, Kadıköy Kuşdili Mahmut Baba Mezarlığı’na defnedildi. Burası tramvay garajı yapılınca Seyfettin’in kabri, 23 Ağustos 1939’da Zincirlikuyu Mezarlığı’na taşındı.
150’ye yakın hikaye kaleme aldı
Ömer Seyfettin’in 100’e yakın şiiri, ölümünden sonra bulunan el yazıları ve arkadaşlarına gönderdiği mektuplarda yer aldı.
Roman denemeleri “Ashab-ı Kehfimiz”, “Harem”, “Yalnız Efe” ve “Efruz Bey” ile 150 civarında hikayeyi kaleme alan yazar, mensur şiir, fıkra, hatırat, mektup, makale ve çeşitli türlerdeki tercümelerden oluşan geniş bir külliyata imza attı.
Modern Türk hikayeciliğinin kurulmasında öncü rol üstlenen Seyfettin, hikayelerinin konularını belirlerken sadece kişisel tecrübesiyle sınırlı kalmadı.
Seyfettin, çocukluğundan itibaren okuduğu okullar, çalıştığı, gezip gördüğü yerlerde edindiği izlenimler, duyduğu, dinlediği olaylar, okuduğu kitapların yanında, yaşadığı devirdeki sosyal ve siyasi olaylar, Türk tarihi, Türk kültür ve medeniyeti gibi konularla hikayelerinin çerçevesini oluşturdu.
]]>