TİP’liler ile Atalay’ın annesi Şükran Atalay, Berkin Elvan’ın annesi Gülsüm Elvan, Atalay’ın meslektaşları ve arkadaşları, Can Atalay’ın milletvekili seçilmesinin birinci yılında İstanbul Adalet Sarayı önünde bir araya geldi.
“CAN’IN MİLLETVEKİLLİĞİNİN ELİNDEN ALINMASININ 1. YIL DÖNÜMÜ”
TİP Genel Başkanı Erkan Baş, yaptığı açıklamada, şunları kaydetti:
* “Tam bir yıl önce bugün Türkiye’de bir genel seçim yapıldı. Genel seçimler yurttaşın kendisini temsil edeceği milletvekillerini seçtirme iddiasıyla hayata geçiriliyor fakat Türkiye’deki, açık konuşalım, Saray iktidarı ‘Ancak ben izin verirsem yurttaş seçme ve seçilme hakkını kullanabilir’ diyor. Benim izin vermediğim, benim onaylamadığım herhangi bir tercihin hayata geçme şansı yoktur iddiasıyla zaten tümüyle siyasi bir dava olan, zaten tümüyle hukuksuz bir dava olan, zaten hukuksuz bir biçimde cezaevinde tutulan arkadaşlarımızdan birisi olan seçilmiş Hatay Milletvekilimiz Can Atalay’ın da esaretini katmerleyerek, onun hukuksuz cezaevinde tutulmasının üstüne bir de yasaları, Anayasa’yı, Anayasa Mahkemesi kararlarını defalarca kez tekrar tekrar ayaklar altına alarak, onu esir tutmaya devam edişinin birinci yıl dönümü.
* Haksız, hukuksuz bir biçimde cezaevinde tutulmaya devam eden bir milletvekili Can Atalay meselesidir ama kesinlikle ve kesinlikle sadece Can Atalay’dan ibaret bir mesele değildir. Can’la beraber haksızlığa, hukuksuzluğa, adaletsizliğe maruz bırakılan bir bütün olarak Gezi direnişidir. Can’la birlikte Soma’da sadece ve sadece patronlar daha fazla kar etsinler diye iktidar desteğiyle katledilen 301 madenciye uygulanan adaletsizliğe, onların çocuklarının ailelerinin yakınlarının sesi olmak için buradayız.
* Ülkenin dört bir yanında bu iktidarın yarattığı iklim nedeniyle, bu iktidarın verdiği cesaret nedeniyle kadınları katlettikten sonra hayatlarına devam eden katillerin yargılanabilmesi için buradayız. Bin haftadır evlatlarını arayan Cumartesi Anneleri’nin sesini yükseltmek için buradayız. Bu ülkede onlarca anne, baba, eş, sevgili, kardeş evladını, kardeşini katleden iktidar yandaşı olduğunda sokaklarda özgürce gezmeye devam etmesin diye mücadele eden, adalet arayan aileler diye bir gerçek ortaya çıktı. AKP döneminde ortaya çıktı. Adında adalet olan bu parti Türkiye’de adaleti katlederek var oluyor.”
“KENDİNİZE LAZIM OLMADAN DEMOKRASİ VE ADALET İÇİN BİR ŞEYLER YAPIN”
Can Atalay’ın annesi Şükran Atalay, “Bütün annelere sesleniyorum. Bütün anneler iyi yüreklidir. Evlatları için iyi şeyler isterler. Onlara şöyle demek istiyorum, kendinize adalet, demokrasi lazım olmadan demokrasi ve adalet için bir şeyler yapın. Kime ne gün geleceği belli değil. Hepiniz örgütlenin” diye konuştu.
“AVUKATIMIZI BİZE VERİN”
Berkin Elvan’ın annesi Gülsüm Elvan da “Hatay Milletvekili Can Atalay, Ahmet Atakan’ın da aynı zamanda avukatıydı. Bugün Ahmet Atakan’ın bir dosyası yokken Can Atalay içeride. Ben Adalet Bakanı’na şunu soracağım, bizi ikna etsin. Can’ı niye tutuyorsun orada? Bizim artık sabrımız tükendi. Biz avukatımızı istiyoruz. Biz milletvekilimizi istiyoruz. Biz içerideki yoldaşlarımızı istiyoruz, yeter artık. Bu işkence bu zulüm bitsin. Biz artık dayanamıyoruz, gerçekten artık dayanamıyoruz” diye konuştu.
“HALK KAZANACAK, ADALET KAZANACAK”
TİP İstanbul İl Sözcüsü Melis Akyürek de yaptığı basın açıklamasında şunları söyledi:
* “Anayasa’ya ve Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen, Hatay’ın seçilmiş milletvekili olmasına rağmen tam bir yıldır hukuksuzca cezaevinde tutulan Can Atalay için adalet istiyoruz. 10 yıl önce Soma’da katledilen madenciler için, onların avukatı Can Atalay için adalet istiyoruz. Depremde katledilen, evsiz yurtsuz kalanlar için adalet istiyoruz. 1 Mayıs meydanı Taksim’in işçilere kapatılmasını kabul etmeyen ve bu nedenle tutuklanan dostlarımız için adalet istiyoruz. İktidara meydan okuduğu için cezaevlerinde tutulan siyasetçiler, Gezi tutsakları, Gezi aileleri, tutuklu gazeteciler, avukatlar için adalet istiyoruz.
* Tam bin haftadır kayıp ve katledilen yakınları için mücadele eden Cumartesi Anneleri için adalet istiyoruz. Sürekli kemer sıkması istenen, her geçen gün daha da yoksullaşan emekçiler, emekliler için adalet istiyoruz. Katledilen kadınlar, geleceksiz bırakılan, tarikatların insafına terk edilen gençler için adalet istiyoruz. Özgürlüklerimiz ve haklarımız pazarlık konusu değil. Hayatımız pazarlık konusu değil. Bir yandan vekillerimizi, siyasetçileri, emekçileri, Taksim’i savunanları tutsak edip diğer yandan halkı yoksullaştıranlarla uzlaşmayacağız. Hayatı bize zindan edenlerle aynı gemide değiliz. Temel haklarımızdan, adaletten, çocuklarımızın ekmek parasından, eğitiminden tasarruf etmeyeceğiz. Ülkeyi koca bir cezaevine çevirenlere hep birlikte meydan okumak için bir kez daha bir aradayız.
* Mesele, yalnız bir kişinin, bir grubun, bir topluluğun, bir partinin, bir partiye oy verenlerin meselesi değil. Adalete susamış, hakları elinden alınmış, özgürlüklerine kastedilmiş kim varsa yanındayız. Adalet ve özgürlük isteyenler için bir oluruz, beraber oluruz ve kimseyi yalnız bırakmayız. Gezi’de nasıl bir olduysak, öyle birleşir mücadele ederiz. 4 Mayıs seçimlerinin üzerinden bir yıl geçti. Seçilmiş bir milletvekili bir yıldır tutsak ediliyor. Bu bir yılda yoksulluğumuz arttı, ekmeğimiz, eğitimimiz, sağlığımız, özgürlüğümüz azaldı. Halk, iktidara yanıtını yerel seçimlerde verdi. Bu iktidar artık bir azınlık iktidarıdır.
* Bir azınlığın halkın haklarını gasp etmesine izin vermeyeceğiz. Adalet istiyoruz ve kazanacağız. Bir bir kazanacağız. Can Atalay başta olmak üzere Gezi tutsaklarını, cezaevlerindeki siyasetçileri, devrimcileri çıkaracağız. Soma, Ermenek, Aladağ, Çorlu için adaleti sağlayacağız. Emekçiler, emekliler, gençler, kadınlar için yan yana duracağız. Halk kazanacak, adalet kazanacak.”
]]>*Kendi iklimini kurabilen, kendi kültürünü oluşturabilen siyasi partiler, kendi siyasi iklimini oluşturabilen ülkeler kalıcı kurumlar oluştururlar. Ve sorunlarla karşılaştıklarında akılla, yürekle bu sorunları çözmeyi başarılar.
*Siyasi partileri de ülkeleri de ayakta tutan, ortak ruhtur. Kurallar önemlidir ama iklim yoksa kuralların nasıl baypas edildiğini yakın dönemde ülkemizde müşahede ettik. Kuralları uygulayacağız ama iklimi kuracağız.
*Kampımızda, dört soruya cevap aradık. Bir: 31 Mart seçimlerinden sonra Türkiye’nin siyasi iklimi, görüntüsü, tablosu nedir ve ülkemizin nereye doğru gitmesi konusunda milletimiz hangi mesajları vermiştir?
*İkincisi: Alandan gelen bilgilerle Türkiye’nin her yerinden bu tabloya bakış açısı nedir? Üçüncü sorumuz: Partimizin bu tablo içindeki konumlanması ne olmalıdır? Dördüncü soru: Bu konumlanma esnasında alınması gereken tedbirler nelerdir?
“TOPLUMDA OTOKRASİYE DOĞRU GİDİŞ KAYGISININ YERİNİ…”
*Çok önemli sonuçlara ulaştık. İlk soru için hepimizi kaygılandırması ama ümitlendirmesi gereken bir olgu var. Türkiye’de siyasetin psikolojisi çok çabuk değişiyor. Geçen sene, 14 ve 28 Mayıs seçimlerinden sonra ülkede iktidarın mutlak egemen olduğu ve artık bazı demokratik kazanımların dahi tehlikeye düşebileceği, AK Parti kitlelerinin dahi ‘Acaba nereye gidiyoruz’ sorusunu sorduğu bir iklim mevcuttu.
*Muhalefet partileri dağınık, kafalar karışık, iktidar aşırı bir özgüvenle, kibir halinde geleceğe bakıyordu. 31 Mart seçimleri bunun tam tersi bir tablo ortaya koydu. Bu sefer iktidar partisi ilk kez ikinci kez parti konumuna geriledi.
*Muhalefet yaşadığı bütün travmaya rağmen, özellikle öfke oylarıyla ana muhalefet partisi öne çıktı. Ve toplumda otokrasiye doğru gidiş kaygısının yerini, ‘Demokratik bir dönem başlayabilir ama sonrası ne olacak’ kaygısı aldı.
“SİYASET ÖZGÜRLEŞİYOR”
*Dün ve bugün yaptığımız istişarelerde geldiğimiz sonuçları paylaşmak isterim. Birincisi: Yeni bir dönem başlıyor. Belki de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni, hatta 2016’dan bu yana ilk kez siyasetin tartışma alanı ve önü açılıyor. Bu önemli bir değişimdir. Geçmişte, son 8 yıldır ittifak partileri, Cumhur İttifakı düşmanlaştırma, şeytanlaştırma, terörle işbirliği iddiasıyla yöntemlediği bir kutuplaştırma stratejisi takip etti.
*Toplum karpuz gibi ortadan ikiye bölündü neredeyse. Birbiriyle konuşamaz niteliğe dönüştü insanlar. Siz iktidarı eleştirdiğinizde hain oldunuz, muhalefette olduğunuzda dış güçlerin ajanı oldunuz. Ama iktidar içindekiler de kendi hallerinden hiç memnun değillerdi. Çünkü ahlaki meşruiyetlerini kaybetmeye başlamışlardı.
*İktidar içindeki tartışmalar kapalı kapılar ardından yapılıyordu. İktidar bağımlılığı oluşmuştu, uyuşturucu gibi iktidarı ‘nasıl olsa güç bizde’ ataletine sevk etmişti. Şimdi siyaset özgürleşiyor. Bu, siyasi partilerin aldığı oyların ötesinde bir gerçektir.
*Belki de en önemlisi iktidar unsurları, AK Parti’nin içerisindeki kesimler ilk defa özgürleşiyorlar. Bu sağlık işaretidir. Muhasebe yapacaklar. ‘Neden 22 sene sonra, mutlak bir iktidar imkanına sahipken AK Parti ikinci parti konumuna düştü?’
“TARİHİ BİR AÇIKLAMA OLARAK GÖRÜYOR VE DESTEKLİYORUZ”
*Sayın Cumhurbaşkanı’nın ‘Millete küsmek olmaz. Oturup değerlendireceğiz’ sözünü ciddiye almıştık. Son attığı adımları, özellikle son cuma namazı çıkışı ‘Siyasi yumuşama dönemi başlamıştır’ ifadesini tarihi bir açıklama olarak görüyor ve destekliyoruz. Ancak içinin doldurulması lazım.
*Sayın Erdoğan’ın siyasi hayatının önemli bir kısmında yanında en yakın çalışma arkadaşı olarak bulunmuş, bir kısmında da yapılan yanlışlar karşısında hiç çekinmeden konuşmuş bir siyasetçi olarak şu soruyu sormak isterim kendisine: Bu siyasi yumuşama bir taktik manevra mı, Türkiye’nin geleceğini belirleyecek stratejik bir dönüşüm kararı mı?
*Hepimiz biliyoruz, Sayın Erdoğan bir siyasi taktik dehasıdır. Ama stratejik hedefler konusunda bir uçtan diğer uca gidecek esnekliğe de sahiptir. AK Parti içindeki arkadaşlarıma seslenerek ifade ediyorum: Onların taktik olarak gücü koruma sorusuna verdiği cevaplar, Türkiye’nin stratejik hedeflerini bir uçtan bir uca savrulur hale dönüştürmüştür.
*2002’de, ekonomik kriz sonrası yolsuzluklarla, hortumlamalarla, siyasi ahlak açısından yaşanan büyük zaaflarla, yasaklarla boğuşan bir Türkiye’den AK Parti kurulurken bunu alıp özgürlüklere, demokrasiye, insan haklarına dayalı yeni bir siyasal düzen, yoksullaşmayı durduracak sosyal adalet anlayışı, ve temiz siyaset anlayışıyla Türkiye’yi bir yere taşımayı hedeflemiştik. Sayın Erdoğan’ın ve iktidardakilerin taktik güçlerini koruma düşüncesi o stratejik hedefi yok etti.
“ERDOĞAN CHP’YE GİDECEKSE BİZDEN BİR KÜÇÜK ÖZRÜ BORCU VAR”
*İktidara ve Sayın Erdoğan’a seslenmek istiyorum: Siyasi yumuşama kararınız ve ifadeniz çok doğrudur, içini stratejik olarak doldurmak şartıyla. Ama amacınız, ‘İkinci parti konumuna düştüm. Bir müddet tartışmaları benim alanımdan çıkarıp muhalefetin içine taşımak için muhalefetin bir liderini öne çıkarıp diğerlerini göz ardı edeyim ve içeride böylece bir tartışma çıkartayım gibi bir taktik manevraysa Türkiye bir yerden diğer yere yine savrulur.
*Çok doğru bir tavır, eleştirmek için söylemiyorum; Sayın Erdoğan CHP Genel Merkez’e gidecekse bizden bir küçük özür borcu var. Eğer 2016 darbesinden sonra Yenikapı ruhu korunmuş olsaydı Türkiye’de ‘tek millet’ çağrısını her alanda söylemek gibi bir ihtiyaç hissetmeden milleti tek bir ruhta birleştirmek mümkün olmaz mıydı?
*Üslubumuzu bunda sonra değiştireceğiz, siyasi yumuşamaysa biz de aynısını yapacağız ama samimiyet görmek istiyoruz.
“NİYE EN YAKIN ARKADAŞLARINIZLA GÖRÜŞMÜYORSUNUZ”
*Arkasından atılması gereken adımların şunlar olduğunu düşünüyorum: Siyasi yumuşamanın bütün kesimlere aynı ölçüde yansıması. Eğer siyasi yumuşamaysa Sayın Erdoğan’ın Gazze konusunda bir özür dileme ihtiyacı var. bayramlarda bile bizimle bayramlaşmaktan kaçan AK Parti, neyin yumuşamasını yapmış olur?
*AK Partili kardeşlerime sesleniyorum: Dönün, Sayın Erdoğan’a sorun, Daha geçen sene terörle işbirliğiyle suçladığınız CHP, Erdoğan görüşmesinden bir gün sonra DEM ile de görüşme yapıp Erdoğan da şimdi orayı ziyaret edecek -ki bunların hepsi doğru- bir sene önce, ‘Masanın altında HDP var’ deyip terörle işbirliği yapmakla suçladığınız CHP ile görüşüyorsunuz -ve doğru da- niye en yakın arkadaşlarınızla görüşmüyorsunuz?
*Anayasa tartışmalarına siyasi yumuşamanın yansıması lazım. Siyasi yumuşama, dikte ettirilmiş anayasa değişikliği veya oyalama taktikleriyle olmaz.
*Numan Kurtulmuş, anayasa görüşmesinde grubumuzu ziyaret ettiğinde, ‘Usul için geldik, detaya girmeyeceğiz’ demiş. Siyasi yumuşama varsa anayasa tartışmalarına limit konmamalı. Türkiye gerçek anlamda sivil bir anayasaya kavuşmalı.
“SİNAN ATEŞ CİNAYETİNE BULAŞAN HERKES EŞKIYADIR”
*Yumuşama varsa görüşlerini beğenmesek bile milli iradeyle seçilmiş milletvekillerine saygı göstereceğiz. AYM kararının gereği olarak Can Atalay’ın TBMM’de göreve başlamasının önünü açacaksınız. AYM üzerindeki tartışmaları bitireceksiniz. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin gereği olan bireysel başvuru hakkını ortadan kaldıracak her teşebbüse karşı çıkacaksınız.
*Biliyorum, Sayın Bahçeli bunların hepsinde size karşı çıkacak. O zaman yol ayrımına geleceksiniz. Basın ve düşünce özgürlüğü başlıklı olarak hapishanelerde bulunan herkesi serbest bırakacaksınız. TRT başta olmak üzere sizin kontrolünüzdeki bütün basın kuruluşlarına, ‘Bundan sonra diğer siyasi partilere de söz hakkı tanıyın’ diye küçük mesaj göndereceksiniz.
*Türkiye’yi Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi diye Goebbelsvari bir yapının algı operasyonu yaptığı bir ülke halinden çıkaracaksınız. Sinan Ateş cinayetine bulaşan herkes eşkıyadır. Savunan da eşkıyadır vuran da eşkıyadır, katildir.
*Sayın Erdoğan, eşkıyayı korursanız siyasette yumuşama falan olmaz, herkes eşkıyalığa özenir. Devlet, katilin cezasını verir, maktulun de hakkını sorar ve arar. Devlet demişken devleti kastediyorum, ismi ‘Devlet’ olanları değil.
“KHK’LILARIN HAKLARINI VERECEKSİNİZ”
*Mafyatik yapılara karşı net bir tavır alın. Son beş yıldır siyaset mafyatik yapıların gölgesinde yapıldı. Sayın Erdoğan, o geçmişi bir temizleyin. Yumuşaması gereken en önemli unsurlardan biri yoksul halkla onun kanını sömürerek cebindeki son kuruşu çalarak oluşturulan rantiye sınıf arasındaki uçurumu kapatmalısınız.
*Bu halk, ıstakoz yiyenleri görüp nasıl yumuşasın? Niye siyasi ahlak yasasına hala ayak sürüyorsunuz? 15 Temmuz’un Çankaya’ya helikopterle inen darbecibaşını, kardeşini büyükelçi yapacaksınız; parasızlıktan burs alıp da o okullara giden çocukların anne-babalarını cezalandıracaksınız, sivil ölüme mahkum edeceksiniz.
*Yumuşama istiyorsanız darbecilerle iltisakı olmayan KHK’lıların da haklarını vereceksiniz. Özgür Özel ile bir resim verelim, demokrasi geri gelsin. Biz o resimleri çok gördük.
“YÜZDE 37’YE ÇIKABİLECEK MİYDİNİZ?”
*Altılı Masa’da bütün bu çabamızı sürdürdüğümüz için ve onun için bedeller ödediğimizi göre göre bize dönüp ‘Bizden şu kadar milletvekili aldınız’ diye hesaba çekenlere soruyorum şimdi: Eğer o masanın oluşturduğu yumuşama olmasaydı siz yüzde 37’ye çıkabilecek miydiniz?
*Oranlar değişir ama değişmeyecek olan tek şey ilkeleriyle davranan siyasetçilerin gün gelip halkın vicdanında hak ettiği yeri alacakları gerçeğidir.
“BÜTÜN PARTİLERE KAPIMIZ AÇIKTIR, BÜTÜN PARTİLERLE GÖRÜŞÜRÜZ”
*Alanda bize büyük bir teveccüh vardı ama niye oya dönmedi? Bu önemli bir sorudur. İktidara yönelik öfkenin en büyük alternatife yönelmesi önemli bir sebeptir. Bunun bize uygulanan medya ambargolarıyla da ilgili sebepleri vardır.
*Yeni bir yönetime ihtiyacımız var. İstikametimiz doğrudur. Siz, Gelecek Partisi’nin milletvekillerini satılık mal, şahsiyetsiz insanlar mı zannettiniz? İşte buradan bu fitneyi çıkaran tilkilere, çakallara söylüyorum: Gelecek Partisi’nin neferleri, milletvekilleri, il başkanları, kurucuları aslanlar gibi burada.
*Bu yeni üslup içerisinde en zayıf tarafımızın iletişim olduğunu biliyoruz. Biz bu milletin yürekten yüreğe iletişimine talibiz. İlkesel olarak aldığımız kararı paylaşıyorum: Bütün partilere kapımız açıktır, bütün partilerle görüşürüz, milletten oy almış hiçbir partiyi dışlamayız.
*Bugün AK Parti ile CHP’nin böyle görüşüyor olması, bazı ipotekleri siyasetin üzerinden kaldırmıştır. Bizim AK Parti ile görüşmemiz halinde, -görüşme peşinde değiliz- hiçbir CHP’linin ‘AK Parti ile iş mi tutuyorsunuz’ deme hakkı yoktur.
“BİR SİYASİ TUTUM BELGESİ KALEME ALACAĞIZ”
*Bundan sonra yolumuz açık ve nettir. Bizimle görüşmek, birleşmek, bir yapı kurmak, bir şekilde kurumsal ilişki kurmak isteyen bize gelecek. Biz ise doğru bildiğimiz yolda, hiçbir fire vermeden milletin ihtiyaç hissettiği konularda kararlı bir şekilde yürüyüşümüzü sürdüreceğiz. Üç kanatlı yapımızdan üçer temsilciyle bir koordinasyon kurulu kuracağız.
*Bu kurul, partinin gidişatıyla ilgili hem yön verici ve koordine edici çalışmalar yapacak hem de parti organlarının vazifesini ne kadar yaptığıyla ilgili denetim görevini üstlenecek.
*Bu bağlamda bütün bu tartıştıklarımızı, konuştuklarımızı ve özellikle de siyasi partimizin kimliğini kamuoyuyla açık ve net bir şekilde paylaşmak, bundan sonraki yol haritamızın ana unsurlarını milletimize açıklama üzere bir siyasi tutum belgesi kaleme alacağız. En geç bir ay içinde bir toplantıyla kamuoyumuzla paylaşacağız.
]]>
1- İktidar partisinden başlayalım. AKP, seçim sonuçlarını doğru okuyor mu sizce?
AKP’nin seçim sonuçlarını okumaya ilişkin yaklaşımının iki boyutlu olduğunu düşünüyorum. Birinci boyut sonuçlara ilişkin kamuoyuna aktardıkları, ikincisi kendi içlerinde yaptıkları değerlendirmeler. İlk boyutta kendi seçmen kitlesinde başarısızlığı kabullenmenin ve dillendirmenin zaafiyet yaratacağı endişesiyle “AKP kaybetti’ izlenimi verilmek istenmiyor. İkincisi içeride daha gerçekçi değerlendirmeler yapıldığı kanaatindeyim. Fakat her koşulda içeride de sonuçları doğru okumanın bir sınırı olduğu açık. AKP, 22 yıllık iktidarın vermiş olduğu özgüven ve imkanlarla devleti AKP’lileştirdiği gibi, toplumu da topyekün AKP’lileştirmekte olduğu yanılsamasından kurtulamıyor. Oysa ki devleti kontrol etmek elinizdeki iktidar aygıtlarıyla kolaydır, toplum ise akışkandır. Kendisi için kapanan her kapının ardından açık kapı bulmaya ve oradan akmaya müsaittir. 31 Mart’ta olan; AKP’nin kendi çekirdek destekleyicileri için yıllardır ardına kadar açık tuttuğı kapıları bu kitlenin dışında bulunanlara kapatmaya başladığı anda, çekirdek, doğal müttefiklerin dışında kalanların CHP kapısından girmeye başlamalarıdır. Sayısal olarak azımsanmayacak ve AKP’yi ikinci parti yapan bu kitlenin sandığa gitmeme ya da CHP gibi başka partilere oy vermek suretiyle dışarıya çıkma gerekçelerini bu anlamda doğru okudukları kanaatinde değilim.
2- AKP’nin israfı benimsemesi ne kadar etkili oldu?
AKP’yi iktidara taşıyan dinamik siyaseten ve iktisaden dışlandıklarını iddia ettiği kesimleri sistemle, sunduğu imkan, fırsatlarla adil, hak temelli buluşturma iddiasına dayanmaktaydı. Belirli bir süre merkezden taşraya uzanan siyasetçileri ve kendisini destekleyenlerin bir kısmına bunu sunma konusunda bir miktar başarılı oldu. AKP çarkı diyebileceğimiz bu yapının dışında kalanları ise idare etti. AKP’nin ürettiği bu elit-çekirdek seçmen koalisyonu bir süre sonra iktidar olmanın bu işlevini bir doğal hak temelli imtiyaz olarak görmeye başladıkça, imkan ve fırsatları yaymak ve toplumsallaştırmak yerine daha dar parti grubuna ve sadık seçmenlerine takdim etmeyi tercih etti. Bu andan itibaren dar partizan elit ve seçmenleri imtiyazlı, ayrıcalıklı bir sınıfa dönüştü, siyaseti salt kendileri, yakın çevrelerine hizmet eden adeta bir uhrevi aygıt ve süreç olarak görme yanılgısına düştüler. Siyasetin kaynakları, fırsatları sadece bu sınıfın hizmetine sunulduğu için, dün sistemin dışında kalanlar bugün sistemin merkezine oturmanın verdiği özgüvenle siyasetin iktidarı elde edenlere bahşedilen tüm imkanları kullanma, bunu da tiyatroda sahneye konan bir gösteri şeklinde icra etmeye başladılar. İmkanlar ve fırsatlar bir süre sonra gösteriyi gösterişe dönüştürdü. Bu durum doğal olarak liyakattan uzak tarz nedeniyle yönetme kabiliyetini yitirdi, ekonomiyi de sarstı. 31 Mart sonuçları bu anlamda küçülen pastada kremalı büyük pasta dilimini paylaşanların “siz pasta kırıntılarıyla idare edebilirsiniz” diyenlerine karşı yükselen bir itiraz, hatta hınç olarak okunabilir.
3- Yasaklar, sansür, demokratik hakların kullanılamaması, kısıtlanan özgürlükler bu sonuçta etkili oldu mu?
Türkiye’de toplumun baskın milliyetçi, farklı tonlardaki muhafazakar karakteri, devlet marifetiyle sürekli olarak yeniden üretilen otoriter kodların kitle zihninde yerleşmesine, azımsanmayacak bir kesimde tek hakiki gerçeğimiz olarak algılanmasına neden olmaktadır. Bu imal edilen hakikatte insan hak ve özgürlükleri, demokratik değerler, demokratik hakların kullanılması, sansür, yasaklar karşıtlığı seçmenin parti bağlılığında, iktidar tayin eden çoğunluk için kimin yöneteceğine karar vermede asli ölçütleri değildir. Bu nedenle, ne 14 Mayıs’ta ne de 31 Mart’ta bu politikaların sonuç tayin edici boyutta etkili olduğunu söyleyebiliriz.
4- AKP’li vekil Şebnem Bursalı’nın ıstakozlu fotoğrafları çok tartışıldı. AKP’nin çöküşünün simgesi olabilecek bir fotoğraf mıydı?
31 Mart’ın AKP için bir çöküş olduğundan pek emin değilim. Fakat en azından bu riskin artık varolduğu izlenimi oluşmuştur denilebilir. Çeyrek asırlık bir iktidar partisinin kendisine bağlı bir sosyoloji inşa edip, bunu iktidar kaynaklarıyla, lidere sadakatle, davaya hizmet! motivasyonuyla inşa etmesi durumunda bir seçimde çöküş yaşaması siyasetin doğasına aykırı. Fakat, iktidarın sunduğu kaynaklar, lidere sadakat zayıflamış, bir kısım destekçiler için davaya hizmetin bir illüzyondan ibaret olduğu anlaşıldığı andan itibaren bir süreç başlar. AKP için o anın 31 Mart olduğunu düşünüyorum. Medyaya yansıyan o fotoğraf AKP iktidarına yönelik sosyolojik desteğin zayıflaması yolunda partizan seçmen dışında duygusal özdeşlik yitimi için bir görsel malzeme işlevi görmüştür demek mümkün.
5- Abdülkadir Selvi’nin yazdığı normalleşme yazısı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Özgür Özel ile görüşmeye kapı açması… Kimine göre elindeki tek argüman daha da sertleşmek olan Erdoğan’dan siz bir yumuşama bekliyor musunuz?
Siyasette olan bitenin, duysusallık ve tepkisellikten uzak, rasyonel bir okuma anlamında iktidarla muhalefetin bir arada yaşamasının imkanlarını temellendirme adına önemli ve değerlidir. Aslında olağan bir demokraside bu konular haber değeri bile taşımayacak siyasal süreç çıktıları olmakla birlikte, şiddetli politik kutuplaşmaya mahkum edilmiş bir ülkede normale dönüş sembolleri olarak kabul görülüyor. Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olarak süreci nasıl yöneteceği, yumuşamanın mı sertleşmenin mi baskın olacağı tartışmalarında tek belirleyici kendisi. Fakat işi kolay değil. Güçlenen muhalefet, muhalefet içinde özellikle İYİ Parti’nin ne olacağı, ekonomik alanda yaşanacak gelişmelerin her birine göre Erdoğan’ın elinde karabileceği farklı kartlar mevcut. 31 Mart sonuçları kartların yumuşama amaçlı karılması mesajını verdiği kanaatindeyim. Cumhurbaşkanı da bunu isteyebilir. Çünkü, pragmatik politik mizacı buna yatkın. Fakat sorun müttefikinin buna razı olup olmayacağı.
6- AKP toparlayabilir mi? Siyasi partiler tarihi bize ne söylüyor?
AKP örneğinde bir parti çok partili siyasi hayatımızda yok. İktidar ömrü, siyasi, ideolojik kimliği, tabanının ideolojik, sosyolojik nitelikleri itibarıyla diğerlerinden çok farklı. Üç çeyrek asırlık siyasi hayatımızda hem kendisi dönüşen hem de toplumu olumlu ve/veya olumsuz şekilde dönüştüren tek parti. ANAP ve DYP’nin çöküş örneklerinden yola çıkarak bir değerlendirme yapmak kolay olmasa da belki de tek benzerliklerinden söz edebiliriz. Her iki partiye ilişkin seçmenlerin önce mutabakat yitimi, ardından tükenişleri, sosyolojik yapıdaki değişimin tetikleyiciliğinde seçmenleri değişirken, kendilerinin değişime direnmeleriyle ilgiliydi. AKP’nin gücünü koruduğu dönemlerde diğerlerinden farkı, değişimi okuma ve gereklerini yapma konusundaki kapasitesiydi. 2015’ten itibaren gerilemeye başlaması kendisini doğuran toplumcu reflekslerle değil, devletçi, otoriter, tektipçi reflekslerle siyaset yapması, sosyolojik değişime, zamanın ruhuna uygun politikalar üretmekten vazgeçmesiyle ilgilidir. Parti devletine dönüşmesiyle eş zamanlı olarak yüzünü devlete, sırtını topluma dönmesi, devletin ve particilerin çıkarlarını toplumun çıkarlarının önüne koyması bunda belirleyici olmuştur. Öncelikli meşruiyeti devlet ve particilerden alan siyaset tarzı ve yönetme pratiklerinin toplumun taleplerini okuması kolay değildir. Bu saatten sonra toparlanabilmesi devletten güç alarak mı yoksa toplumun rızasını yoğunlaştırarak mı siyaset yapacağına bağlı. ANAP ve DYP bunu başaramadı ve çöktü. AKP başarabilir mi sorusunun yanıtı liderin tercihine bağlı. Zor olduğunu belirtmek gerekir. Tabii ki belirli bir sosyolojiye oturan, sınıfsal ittifakları güçlü bir parti için süratli bir buharlaşma da sözkonusu olmaz.
7- MHP ne ders çıkarmalı ve sizce bir ders çıkarıyor mu?
Mevcut partiler içinde kanımca konfor alanı en geniş parti MHP. 31 Mart’ta görüldüğü gibi, pek fazla kampanya yapmadan, seçmen tabanında bir miktar kayıp yaşasa da, bunu büyük ölçüde koruyan bir parti. Bunun nedeni, katı bir ideoloji partisi olması, partide lidere olan bağlılık, ülkenin belirli seçim coğrafyalarında her zaman seslenebileceği ve sesini duyan bir seçmen kitlesinin varlığı, bir ittifakın ayrılmaz parçası oluşu ve siyasi yelpazede ideolojik olarak kendisiyle rekabet edebilecek kurumsallaşmış bir partinin bulunmamasıdır. Özellikle katı ideolojik partilerde seçmen kaybetmek zor, fakat giden seçmeni geri çağırmak daha zordur. Ders çıkarıp çıkarmamaya sıra, muhtemelen yapmakta oldukları analizler ve değerlendirmelerden sonra gelecektir.
8- Gelelim CHP’ye. Yerel seçimlerin birinci partisi olması kimilerine göre seçmeninin AKP’yi cezalandırmasıyla oldu, kimilerine göre doğru strateji izlendi? Hangisi
CHP’nin yerel seçimlerde birinci parti olmasının nedeni tek başına ne biri ne de diğeri. Çok yönlü ve çok boyutludur. 31 Mart Chantal Mouffe’nin ifadeleriyle politik ve sosyo-ekonomik değişimlerin baskısı altında üretilen hakim ideolojinin giderek çoğalan, doyurulmamış taleplerden dolayı istikrarsızlaştırılan bir “popülist moment”e denk düşmektedir. Mouffe’ye göre böyle durumlarda mevcut kurumlar varolan düzeni müdafaa etmeye çalışsa da, halkın bağlılığını sağlamakda başarız olurlar. Sonuçta bir hegemonik oluşumun toplumsal temelini sağlayan tarihsel blok parçalarına ayrılır, ardından adaletsizlikle malul toplumsal bir düzeni yeniden yapılandırmaya mahir yeni bir kollektif özneyi inşa etme ihtimali ortaya çıkar.
Seçmen son yıllarda kendisine yaşattıkları nedeniyle AKP’yi cezalandırdı. Aslında 2015 sonrası her seçimde bunu yaptı, fakat adresi ittifaktaki diğer partiydi. Bu kez ya sandığa gitmedi ya da IPSOS’un son araştırmasına göre 10 seçmeninden biri CHP’ye oy verdi. Neden CHP? sorusunun yanıtında öne çıkanlar; lider değişimiyle verilen ‘değişiyoruz’ mesajı, bunun ikna edici olması, başta İstanbul ve Ankara’daki başarılı belediyecilik uygulamalarıyla ‘biz yerelde yönetme konusunda mahiriz” mesajının yerel yönetim icraatlarıyla karşılığının seçim öncesi tescil edilmesidir. Ayrıca, partizan seçmen olmayan kitlelerin ekonomik krizde yaşadıkları nedeniyle, katı ideolojik ayrışmalar, ‘sağ’, ‘sol’ etiketleri, kimliklerin başat rolü başarılı aktörlerin ikna ediciliği karşısında başta büyük kentler olmak üzere, çoğu kentte rafa kaldırıldı. Adıyaman, Afyon, Kütahya, Manisa’da yerel yönetimlerin el değiştirmesi başka ne ile açıklanabilir ki? Kanımca, bu seçimde yıllar sonra seçmen cezalandırma ve ödüllendirme reflekslerini aynı anda ilk kez bu ölçüde yoğun gösterdi.
9- CHP’nin bu başarısının gelecek Genel Seçimde de sürmesi için neler yapmalı ve en önemlisi neler yapmamalı?
CHP 31 Mart’ta elde ettiği bu başarıyı genel seçimde de sürdürmek için, Mouffe’nin “popülist moment”ine denk düşen bu dönemde Gramsci’nin eskinin ölmekte olduğu, yeninin ise henüz doğamadığı durumu tanımladığı “interregnum” a uygun kollektif özneyi-halk- hayata geçireceği yerel politikalarla inşa etme çabasına girişmeli. Kollektif özneden kastettiğim; parti, yerel yönetim imtiyazlı olmayan, tüm kesimleri hak edici, halkçı yerel yönetim politikalarıyla kucaklayan, buna belediyelerinin başardıklarıyla inanan ve CHP’nin yönetmesine rıza gösterecek bir çoğulcu kollektif özneye dayalı sosyolojidir. Bunun yolu, seçmeni partizanlaştırmadan toplumsallaştırarak, mahalli müşterek taleplerine yanıt politikalar üretmek ve sunmaktır. Dolayısıyla, yapılmaması ve uzak durulması gerekenler; yerel yönetimlerde CHP’nin kendi kollektif öznesini inşa etmemesi, partizan ve salt seçmenlerine hizmet sunan bir aygıta dönüşmemesidir. CHP’yi başarıya götürecek olan; kollektif talep, çıkarları karşılamaya yönelecek belediyecilik modelidir. İmtiyazsız, hakçı, halkçı, sosyal dışsallıkları çok güçlü belediyecilik uygulamalarıyla seçmen CHP’nin merkezi iktidarın önümüzdeki seçimlerde alternatif partisi olduğuna ancak bu şekilde ikna edilebilir.
10- Peki ya İYİ Parti?
İYİ Parti’nin temel sorunu, kurulduğundan bugüne kendine bir yol bulma konusunda seçmeni ikna edici karar verememisidir. Türkiye parti siyasetine merkeze yeni bir soluk vermek üzere, ideolojik, siyasi kimliğini merkez sağda konumlandırma hedefiyle yola açıksa da, gelinen noktada nerede durduğu belirgin olmayan, seçmenin neye göre ve niçin oy vereceği sorularına yanıt veremeyen bir partidir. Bunun nedeni; berrak olmayan kimliğidir. Bir siyasi partinin kimliği berrak değilse, seçmenin zihni de o partiye yönelme konusunda net olmaz. Bir seçimde lideri hatırıyla, rakiplere olan karşıtlıklarla oy verirken, bir diğer seçimde partiden uzaklaşır. Kimlik belirsizliği lider ve elitlerin istikrarsız politika okumalarıyla da yakından ilgilidir. Akşener’in son iki seçimdeki söylem istikrarsızlığı düşünüldüğünde, bu durum anlaşılabilir. Parti kimlerle, kimin için ve kimlere karşı siyaset yapma konusunda net değildir. Hal böyle olunca yönelebileceği tek açık yol olan yenilenmiş merkez sağı ideolojik, söylemsel olarak önce inşa etme, ardında o yola sapma konusunda tereddürler yaşıyor. Sonuçta seçmen nezdinde itibar kaybı artan bir parti olmaktan kurtulamıyor.
]]>Ermenistan basınında yer alan haberlere göre, Ulusal Meclis Savunma ve Güvenlik Konuları Daimi Komitesi Başkanı ve iktidardaki “Sivil Sözleşme” milletvekili Andranik Koçaryan, 1915 olaylarında ölen Ermenilerin, isim ve soy isim olarak belirlenmesi çağrısı yaptı. Koçaryan, Ulusal Meclis YouTube sayfasında yayımlanan açıklamasında, amaçlarının söz konusu kişilerin isimlerini ve yerlerini belirlemek olduğunu savunarak, “(Sayı) 1,5 milyondan fazla da olabilir az da olabilir. Şimdiye kadar ülkemiz bu soruna neden değinmedi? Yahudiler bunu başardı, biz başaramaz mıyız? Bu gelecekte kuracağımız ilişkiler açısından da önemli. Bunu yapmadıysak, eksik kaldıysak bu konu başlamalı ve sona ermeli, bunu kimse istismar etmemeli” ifadelerini kullandı.
Andranik Koçaryan, “1,5 milyon muydu, 2 milyon muydu, yoksa daha az mıydı? Bu net olarak belirlenmeli. Bu çok önemli bir çalışma” değerlendirmesinde bulundu.
Basına verdiği önceki röportajlarda, “Başbakan Nikol Paşinyan’ın da bu konuyu desteklediğini ve konuya dair yasal temeller oluşturmak istediğini” belirten Koçaryan, muhalefetin tepkisi üzerine yaptığı açıklamada ise “Açıklamam ne Başbakan Paşinyan’ın kararıdır ne de böyle bir siyasi karar vardır” ifadesini kullandı.
ÜLKEDE TARTIŞMALI KONU
Ermenistan’da uzun yıllardır 1915 olaylarında ölenlerin sayısının araştırılması konusu tabu olarak kabul ediliyordu. Siyasetçiler ve tarihçiler büyük ölçüde, tarihi olayların bu yönüyle incelenmesine karşı çıkıyordu.
Eski Ermenistan Ulusal Arşivleri Müdürü, tarihçi Dr. Amatuni Virabyan, tartışmaların başlaması üzerine yaptığı açıklamada, daha önce 1915 olaylarında ölenlerin isimlerini tespit etmeye çalıştıklarını ancak bunda başarılı olamadıklarını kaydetti. Virabyan, “Bakın biz sadece 200, 300 bin kişinin ismini bulabildik” ifadesini kullanarak, hükümetin girişiminin Ermeniler için sakıncalı olduğunu savundu.
Ermenistan muhalefeti, Paşinyan’a en yakın isimlerden Koçaryan’ın sözlerine tepki gösterdi.
Ermenistan Cumhuriyetçi Partisi üyesi ve eski Meclis Başkan Yardımcısı Eduard Şarmazanov, Paşinyan’ın, belirli bir amaç doğrultusunda sözde soykırımı unutturmaya çalıştığını savundu. Şarmazanov, “Belki de Paşinyan, Türkiye ve Azerbaycan’dan 24 Nisan’ın unutturulması yönünde yeni bir talimat almıştır. 24 Nisan yaklaşıyor, Paşinyan, 24 Nisan trajedisini, Ermeni soykırımını, ‘Büyük Felaket’i tarihe bırakmaya çalışıyor” ifadelerini kullandı.
Muhalefetin tanınmış isimlerinden Lusine Haroyan da sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, iktidarın bu girişimle, sözde soykırımın inkarına doğru yöneldiğini iddia etti.
‘TÜRKİYE’NİN PLANI’
Tarihçi Haçatur Stepanyan, yönetimin Ermeniler için tartışma konusu olmayacak argümanları şüpheye düşürdüğünü savunarak, iktidarın girişiminin, bu konuda şimdiye kadar Ermenilerce verilen konferansları, yazılan kitaplar ve doktora tezlerini boşa çıkaracağını öne sürdü.
Tarihçi Doç. Dr. Mikayel Martirosyan ise bu girişimin Türkiye’nin planı olduğu, iktidarın “tarihi değiştirme” yoluyla sözde soykırımı inkar edeceği iddiasında bulundu.
Tarih çalışmaları da yapan Gümrü Devlet Pedagoji Enstitüsü öğretim üyesi Gagik Hambaryan, Paşinyan’ın, Türkiye’nin talimatıyla sözde soykırımın olmadığını kanıtlamaya çalıştığını savundu.
Ermenistan’ın başkenti Erivan’daki sözde soykırım müzesinin eski yetkilisi Suren Manukyan, hükümetin girişimini çok tehlikeli bulduğunu, ölenlerin listesinin çıkarılması fikrinin 1960’lardan bu yana Türkiye’nin gündemindeki tezlerden biri olduğunu öne sürdü.
Koçaryan’ın çıkışının ardından başlayan tartışmaya, Ermeni diasporasındaki bazı isimler de katıldı. Paşinyan yönetimini hedef alan birçok eleştiride, Paşinyan’ın 1915 olaylarının “soykırım” olduğuna ve ölenlerin sayısının 1,5 milyon olduğuna inanmadığına dair iddialara yer verildi.
Paşinyan hükümetinin ülkeye giriş yasağı koyduğu Ermenistan Devrimci Federasyonu Partisi üyesi, Fransa Ermeni Örgütleri Koordinasyon Konseyi Eş Başkanı Murad Papazyan, isim listesi hazırlamanın “Ermenilere diz çöktürmeyi amaçladığını” öne sürdü.
Analist Hakob Badalyan, iktidarın çağrısını “Türkiye için mükemmel ve hızla gelişen bir argüman” olarak niteledi.
]]>Babacan, burada yaptığı konuşmada, İsrail’in saldırısı altındaki Gazze ile ilgili somut bir adım atılmadığını söyleyerek, “Türkiye’de gerçekten şu anda sıkıntılı bir dönem yaşıyoruz. Başta emeklilerimiz olmak üzere, çiftçilerimiz olmak üzere halkımız büyük bir feryat içerisinde. Ancak bu feryat, bu haykırış Ankara Beştepe’den duyulmuyor. Onu da görüyor maalesef. Evet Türkiye’de sıkıntılar çok ama asıl büyük bir sorunu yaşayan, büyük bir zulüm altında yaşayan şu anda Gazze’deki Filistinli kardeşlerimiz. Oradaki feryat çok daha büyük. 32 binin üzerinde Filistinli kardeşimiz hayatını kaybetti. Bunların üçte ikisi kadın ya da çocuk. Ve olaylar başladığından bu yana iktidarın Gazze’yle ilgili somut olarak attığı hiçbir adım yok. Sadece laf üretmek var. Sadece hamaset üretmek var. Sadece Gazze’deki durumun istismarı var” dedi.
‘SANDIKTAN ÇIKACAK MESAJIN, UYARI MESAJI OLMASI LAZIM’
Babacan, “Bu sandıktan çıkacak mesaj da çok önemli. Biz diyoruz ki; bu sandıktan çıkacak mesajın mutlaka ve mutlaka iktidara bir uyarı mesajı olması lazım. Yani iktidara ‘Yanlış yoldasın, hata yapıyorsun, faul yapıyorsun, hukuku çiğniyorsun, adaletli hareket etmiyorsun’ mesajı olması lazım. Bu sandıktan çıkan mesajın, hep beraber vatandaşlarımızın hükümete bir sarı kart mesajı olması lazım. Yani vatandaşlarımızın sandıkta kullanacağı oyun, iktidardakilere bir uyarı mesajı olması lazım. Kırmızı kart cebinizde bekliyor. O ne zaman? Bir sonraki seçim iktidar değişikliği zamanı geldiğinde kırmızı kartla gösterip, inşallah Türkiye’nin dürüst ve ehil kadrolarla yöneteceği bir süreci önünde hep beraber açmış olacağız” diye konuştu.
‘YAPI STOKUMUZUN DERHAL YENİLENMESİ GEREK’
Konuşmasında Bingöl’ün deprem riski yüksek iller arasında olduğunu belirten Babacan, şöyle konuştu:
“Burada benim vurgulamak istediğim çok önemli bir konu var. O da deprem riski şu anda bir deprem coğrafyasındayız. Naci Görür hocamız başta olmak üzere pek çok jeoloji bilim insanının da Türkiye’deki en riskli bölgelerden bir tanesi olarak sürekli Bingöl’ü işaret ettiğinde, farkında olmamız lazım. İşte bu sebeple Bingöl’ün depreme hazırlanması çok çok önemli bir konu.
Belediye başkanı olacak arkadaşlarımızın her ilçede, özellikle de merkezde en önemli projeleri arasında ‘Bingöl’ün depreme hazırlanması’ olması lazım. Tabii deprem anında o kriz yönetmek, depremden sonra vatandaşlarımızın her türlü ihtiyacını karşılamak, deprem olmadan önce tedbir almak en önemlisidir. Çünkü halk arasında bir söz vardır, ‘kaza geliyorum demez’ ama arkadaşlar, deprem ‘geliyorum’ diyor.
Bakın ben buna benzer bir konuşmayı 2022 yılında Kahramanmaraş’ta aynı böyle bir otelde, Allah benzetmesin, demiştim ki uzmanlar uyarıyor. Kahramanmaraş depremi geliyor. Ve ‘bununla ilgili hiçbir hazırlık yok’ demiştim. Ve 6 Şubat 2023’te Kahramanmaraş merkezli deprem oldu. Benim o açıklamayı yaptığım otel yıkıldı. 84 kişi hayatını kaybetti. Bir kişi kurtulmadı.
Deprem ‘geliyorum’ diyor, dolayısıyla hem mevcut yapı stokumuzun gözden geçirilmesi ve sağlamlaştırılması hem de deprem anında hasar göreceği, ağır hasar ya da yıkılacağı şimdiden belli olan yapı stokumuzun derhal ama derhal yenilenmeyle beraber Bingöl’ümüzün vatandaşlarımızın çok daha emniyetli, çok daha yaşanabilir bir şehir haline getirmesi en önemli konudur.”
]]>TİP’in Çankaya Belediye Başkan Adayı İrfan Değirmenci, şöyle konuştu:
“Bugün 3 Mart. 1924’te halifeliğin kaldırıldığı gün. Laiklik, TİP’in kırmızı çizgisi. Laikliği savunmak üzere, ‘Tek adamın karar verdiği yerde hiçbir şey olmaz, gül bitmez, ağaç dikseniz o yeşermez, tek adam karar vermeyecek, hep birlikte karar vereceğiz’ diye yola çıktık, bundan 100 yıl önce. İktidarı tek adam rejimi üzerinden eleştirirken Çankayalılara 25 aday adayının arasından, başvuruda bulunan aday adaylarından bir tanesini seçmeden ‘Budur işte bizim adayımız’ diyerek bir adayı dayatmak da eleştirdiğin şeye dönüşmek. Kusura bakmasınlar. Seçeneksiz değiliz. Kendimizi yönetmeye talibiz. Çankaya, Türkiye’nin en büyük bütçesine sahip belediyelerinden. Bu bütçeyi nereye harcayacağımızı da kendimiz karar veririz, beş kuruşunun da peşine düşeriz, demek için yola çıktık. Önümüzde 28-29 günümüz var, herkesten çok çalışacağız. Herkese çok güzel bir yanıt vereceğiz.”
TİP Genel Başkanı Erkan Baş da, şunları söyledi:
“BİZİM BİR TANE GÜZEL MEMLEKETİMİZ VAR”
“Bu seçim, bundan 30 yıl sonra tarihe yazıldığında Türkiye İşçi Partisi’ni çıkartın bu seçimden, bu seçim Türkiye tarihinin en heyecansız seçimi olarak tarihe geçer. 14 Mayıs-28 Mayıs seçimlerinde bir kurtuluş umudu yeşerdi, tabii o büyük heyecan hedefine ulaşmayınca üzüldük, kırıldık, öfkelendik, gücendik, hak etmediğimizi, bu ülkenin bunu hak etmediğini düşündük. Nihayetinde bizim başka gidecek yerimiz yok, bizim bir tane güzel memleketimiz var. Bizleri birleştiren şey, bu memleketi bu yobazlara, bu faşiştlere teslim etmemek konusunda inat edenleriz. Mücadelede kararlı olanlarız.
“BİZ BU SEÇİMLERDE ‘DEĞİŞMEK ŞART’ DİYORUZ”
Aynı şeyleri yaparak, farklı sonuç beklemek bize uygun bir şey değil. Biz bu seçimlerde ‘Değişmek şart’ diyoruz. Herkes karşısındakinin değişmesini bekliyor, biz ise değişimi kendimizden başlatmaya karar verdik. Muhalefetin bir bütün olarak değişmesi lazım dedik. Sadece seçim günü gidip oy kullanarak, bu iktidardan kurtulmayı beklemek hayaldir. Eline devletin tüm olanaklarını geçirmiş, tarikatların desteğini arkasına almış, büyük sermayenin tam boy desteklediği, uluslararası güçlerin de arkasında tam boy durduğu AKP’yi yenmeyi gerçekten istiyorsak, ‘Oyumu atar hiçbir şeye de karışmam’ diyerek bu iktidarı yenmek mümkün değildir. ‘Birisi gelsin de bizi bu iktidardan kurtarsın’ diyen hayal kurar. Bizi bizlerden başka hiç kimse kurtaramaz.
“EKSİK YAPIYORUZ”
Öyle kolay yoldan bu kadar yıldır bu ülkenin tepesine çökmüş bir karanlıktan kurtulmak kolay değildir. Bunu Çankaya’da özellikle söyledim çünkü burada AKP’den MHP’den bu Cumhur İttifakı’ndan bu faşist iktidardan kurtulma iradesinin çok güçlü olduğunu biliyorum. Buna rağmen, ‘Neden kurtulamıyoruz’ sorusuna doğru yanıt vermemiz lazım. Eksik yapıyoruz. Birilerinin gelip bizi kurtarmasını bekliyoruz. Biz değişmeden, muhalefetin bütünü değişmeden, bu memleketin değişmesini bekliyoruz.
“ÜZERİMİZE DÜŞEN SORUMLULUĞU YERİNE GETİRDİK”
Ülkenin içinde bulunduğu durumun bir numaralı sorumlusu Saray iktidarıdır, Recep Tayyip Erdoğan’dır, AKP’dir, Cumhur İttifakı’dır. Dolayısıyla bir seçime gidiyorsak, önümüzdeki ilk hedef AKP’nin ve MHP’nin geriletilmesidir. Halka ait olan ama kendilerinin gasp ettiği tüm alanlardan sökülüp atılmaları için mücadele edeceğiz. Bizim üzerimize düşen sorumluluğu harfiyen yerine getirdiğimizi söyleyebilirim. Türkiye’de binin üzerinde il, ilçe, beldede seçim yapılacak, biz bunların 200-250 tanesinde belediye başkan adayı göstermedik. Kazanabileceğimize inanmıyorsak, bizim alacağımız oyla muhalefet kaybedecekse, iktidar koltuğunu korumaya devam edecekse, Türkiye İşçi Partisi olarak ‘Önce ülkemizin, önce memleketimizin çıkarları, önce halkımızın çıkarları’ diyerek üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmekten hiçbir yerde tereddüt etmedik.
“İKTİDARA BOYUN EĞMEYECEĞİZ”
Biz iktidarın elindeki mevzilerin geri alınması konusunda sorumlu davranıyoruz. Muhalefetin yeni mevziler kazanması konusunda sorumlu davranıyoruz. Ama bu statükoya da teslim olmuyoruz. ‘Burası zaten AKP’nin, burası zaten MHP’nindir’ diye düşünülen her yerde Türkiye İşçi Partisi aday çıkarıyor. Orada emekçileri, yoksulları, halkı, bu AKP-MHP faşizminin eline terk etmemek, o tarikatların, cemaatlerin insafına terk etmemek; halkın kendisini yalnız ve çaresiz hissedip, o tarikatlere, cemaatlere, o faşist partilere boyun eğmesine engel olmak için kazanıp kazanamayacağımızdan bağımsız olarak en güçlü biçimde mücadele ediyoruz. Belki oralarda bu seçimi kazanamayacağız ama emekçilerin gönlünü kazanacağız. Belki orada bu seçimi kazanamayacağız ama o emekçilerin hapsedildiği o duvarlarda çatlaklar yaratacağız ve oralara aydınlığın girmesi için mücadele edeceğiz. Bunu devrimci bir görev olarak görüyoruz. En güçlü oldukları yerlerde bile bu iktidara boyun eğmeyeceğimizi ifade etmek istiyoruz.
“GEBZE BELEDİYE BAŞKANI 5 YIL ÇALIŞMADIĞI KADAR, BU 1 AYDA ÇALIŞACAK”
Gebze’de seçim şöyleydi: Biz aday olana kadar AKP dünyanın en rahat seçimine gidiyordu. AKP’li belediye başkanı daha sokağa çıkmamıştı. Soranlara, ‘O evden çalışıyor’ diyorlardı. Gebze’deki adaylığımız gündem olmadan önce yerel seçimde, işçi sınıfının durumuna ilişkin tek bir laf edilebiliyor muydu? Gebze halkı durumdan çok memnun, belediye başkanı 5 yıl çalışmadığı kadar, bir ayda çalışacak. Yine orayı alamayacaklar ama biraz ter dökmeyi öğrensinler.
“BİZ BU SEÇİMDE O CEKETLERİ GARDIROPLARA ASMAYA GELDİK”
Belki dışarıdan basit gibi gözüküyor ama böylesi bir yerde adaylık iddiası ortaya koymak bile Türkiye siyasetinde dengeleri değiştiriyor. İşçi sınıfının hali, yaşadıkları konuşulmaya başladı. 31 Mart’tan 1 Nisan’a bir umut taşıyacaksak eğer emekçi mahallelerinde yeni bir alternatifin doğuşuna işaret ediyoruz. Muhalefetin de değişmesi lazım dedik ya, nasıl AKP-MHP ‘Buralar bizim kalemiz’ diye düşünüyorsa, Çankaya gibi birçok yerde de bir muhalefet tembelliği başladı. ‘Buranın onurlu insanları nasılsa bunlara oy vermez, o zaman buraya ceketimizi asar kazanırız’ diye düşünüyorlar. Biz bu seçimde o ceketleri gardıroplara asmaya geldik.”
]]>Babacan, yardımcıları İbrahim Çanakçı, Sadullah Ergin, Nazlı Seda Vural ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adayı Anayasa Mahkemesi eski Üyesi Celal Mümtaz Akıncı ile medyanın Ankara temsilcileri ile bir araya geldi. Babacan, yerel seçimlere 81 ilin tamamında kendi adayları ile gireceklerini, sadece iki yerde lokal işbirliği yaptıklarını kaydetti. Babacan, aday belirlemede yapay zekadan yararlanıp yararlanmadıklarına ilişkin soruya, “Adaylarımızı yapay değil, gerçek zeka ile belirledik” karşılığını verdi. Babacan yerel seçimlere ilişkin şu değerlendirmeleri yaptı:
■ Pırıl pırıl adaylarla çıkıyoruz. Bu seçim Türkiye için önemli bir aşama. Seçimde iktidarın keyfi uygulamalarına karşı ‘sarı kart’ gösterilmesi gerekiyor.
■ AKP iktidarının seçilmiş belediye başkanlarını idari kararlarla görevden almasına karşıyız. Kayyum atanacaksa bu meclis üyeleri arasından seçilmelidir. Bunun için yasal düzenleme yapılmalı. Demokraside keyfilik olmaz.
■ Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın “Bize oy vermezseniz hizmet gelmez” sözlerini yakışıksız buluyoruz. Erdoğan’a en çok rahatsızlık veren parti biziz. Ona rahatsızlık vermeye devam edeceğiz. Ne teşviğe, ne tehdide boyun eğeriz. Bizim bu ülke için ideallerimiz var. AKP’de ise güç zehirlenmesi var.
Seçim sonrası için Allah kuvvet versin
Babacan basın toplantısında iktidarın ekonomik politikalarını da değerlendirdi. Bakan Mehmet Şimşek ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’la geçmişte birlikte çalıştığını hatırlatan Babacan şunları söyledi:
■ Onlardan TÜİK’in acilen tarafsız çalışan gerçek enflasyon rakamlarına açıklar hale getirilmesini, Merkez Bankası’nın şeffaf çalışmasını sağlanmalarını beklerim. Hukuk, adalet olmadan, Merkez Bankası, TÜİK bağımsız olmadan ekonomi düzelmez. Seçim sonrasına Allah kuvvet versin. İnsanlar hesabı ortaya koyuyor. Ülke genelinde feryat yükseliyor.
■ Türk lirasının güven kazanması bu politikalarla çok zor gözüküyor. Seçimden sonra daha yüksek zamlarla, vergi artışları ile karşı karşıya kalacağız. Ekonomik politikalar, hukuk güvenliği alanında adımlar atılmadan yabancı yatırım gelmez.
“Ülkede yolsuzluk mu var” diye bana sordu
Türkiye’nin gri listeden çıkabilmesi için gereken çabanın gösterilmesi gerektiğini vurgulayan Ali Babacan, DEVA’nın bunun takipçisi olacağını söyledi. Ali Babacan, “Ne yazık ki iktidar yıllar önce yaptığı hatalardan ders almıyor bunun da tek sebebi kötü yönetimdir. Yolsuzlukların önemli bölümü imar rantıyla sağlanıyor. Bu konuyu bakanlığım döneminde kendisine anlattım. Yolsuzluklardan söz edince ‘ülkede yolsuzluk mu var?’ diye bana sordu” ifadesini kullandı.
Yararlansınlar diye iktidara da gönderdik
Ali Babacan, Türkiye’de otoriterliğin arttığı bir dönem yaşandığının altını çizdi. Demokrasi, hukuk, insan hakları konusunda sorunların arttığını, basın özgürlüğünün sınırlandırıldığını vurgulayan Babacan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ülkemizin yönetimiyle ilgili her alanda önemli çalışmalarımız var. Eylem planlarımızı 6’lı Masa’ya da koymuştuk. 2 bin 300 maddelik mutabakat metni haline getirmiştik. Ayrıca 114 maddeli anayasa çalışmamamızın 84 maddesinde mutabakat vardı. Bu çalışmalardan iktidar da yararlansın diye Cumhurbaşkanı; bakanlar, milletvekillerine de ulaştırmıştık.”
]]>BARİ EKONOMİYİ DÜZELT
– İktidar, kendisine emanet edilen her hakka ihanet ediyor. İktidara güvenliğimizi emanet ettik; sokakları çatışma alanına çevirdiler. Barınmayı emanet ettik; ev fiyatları, kiralar uçtu gitti, herkesi mahkemelik ettiler.
– Ekonomiyi bari düzelt, çocuklar aç kalıyor dedik; ilkokul öğrencileri bile öğün atlamayı öğrettiler. Uzun lafın kısası arkadaşlar; bu iktidar en temel görevini, vatandaş için var olma görevini yerine getirmiyor. İktidar, devlet-vatandaş akdinin gereğini yerine getirmiyor, anlaşmaya uymuyor.
ESNAFI TEHDİT EDEN TAKIM ELBİSELİ ADAMLAR VAR
– “Öfke bir hitabet sanatıdır” diyen bir Cumhurbaşkanı var bu ülkede. Siyasi iradenin en tepesindekiler tarafından kol kanat gerilen çeteler var bu ülkede.
– Mafya liderleriyle poz vermekten gurur duyan iktidar ortakları var bu ülkede. Esnafı tehdit eden, işletmelere çöken ve birileri tarafından korunan kollanan takım elbiseli adamlar var bu ülkede.
– İşte biz önce, siyaseti bu kirli şiddet kültüründen arındırmalıyız. Biz, bu kavgacı, ötekileştiren, nefret tohumları ekmek dışında bir şey bilmeyen, çözüm üretmeyen muhalefetin de tam karşısındayız. İşte o yüzden arkadaşlar Meclis’te, sokakta, siyasi parti toplantılarında, çarşıda pazarda şiddetin, ayrımcılığın, öfkenin tamamını yok etmek üzere biz buradayız. Sokaklarımız güvenli olacak. Hayatlarımız güvenli olacak. Haksızlığın her türünü al aşağı edeceğiz.
MANAVA GİRMİŞLİĞİ YOK
– Ülkenin cumhurbaşkanı, yerel seçim çalışmalarına başladı, il il dolaşıyor. Yanlış anlamayın bizim yaptığımız gibi halkın sorunlarını dinlemek için dolaşmıyor. Bir esnafın kapısını çalmışlığı, bir manava girmişliği yok. Emekliyle sohbet etmişliği, bir kahvede çay içmişliği yok.
SALLAYA SALLAYA SOPAYI GÖSTERİYOR
– Yaptığı, yapacağı hizmetleri anlatmak için de dolaşmıyor. İl il, ilçe ilçe, halkı tehdit etmek için dolaşıyor. Kürsüye çıkıyor, “Biz yoksak, hizmet yok” diyor. “Biz yoksak, doğalgazı göremezsiniz” diyor.
– “İktidar benim. Belediye benden olmazsa, şehrinize hizmet beklemeyin” diyor. Aba altından sopa göstermek diye bir tabir vardır. Erdoğan artık sopayı aba altından göstermiyor. Elinde sallaya sallaya sopayı gösteriyor.
TEHDİDE ŞANTAJA ALIŞTI
– Gittiği her yerde insanlara hep bir ağızdan tekrarlattırdığı, ‘tek millet’ dediği anlaşılan o ki, sadece kendisine oy verenlerden ibaret. Yeni ortaklarının diline hemen uyum sağladı, tehdide şantaja alıştı.
90’LARIN KARANLIĞINDAN BİLİYOR
– Buradan kendisine sesleniyorum: Sayın Erdoğan, hiç boşuna tehditle şantajla kendinizi yormayın. Vatandaşımız antrenmanlı. Yıllar öncesinden tanıyor, biliyor bu dili. 90’ların karanlığından biliyor. Küçük ortağınızdan biliyor.
BOŞUNA YORULMAYIN
– Küçük ortağınızın kol kanat gerdiklerinden biliyor bu tehditleri, şantajları. Sayın Erdoğan, siz hiç boşuna yorulmayın. Vatandaş bu şantaj siyasetini gayet iyi biliyor. Vatandaş bu sesten, bu tehditlerden korkmuyor.
]]>“SERVET VERGİLENDİRİLMİYOR”
– Enflasyona göre asgari ücret artışı yapmak, bir yoksullukla mücadele yöntemi değil aksine yoksulluğu körükleme, emeğin sömürüsünü her geçen gün artırma yönteminden başka bir şey değildir. En başta emeğin büyümeden ve ekonomik büyümeden pay alması gerekmektedir. Bunun dışında yoksullukla mücadelenin temel yolu adaletli bir vergi sistemi inşa etmektir. Bugün servet vergilendirilmemekte. Aslında servet vergilendirilmek yerine dolaylı vergiler üzerinden zengin ve fakir ayırt etmeyen adaletsiz bir vergi sistemi uygulanmaktadır.
– 100 liralık verginin 68 lirası toplanırken fabrikatör müsünüz fabrikada işçi misiniz aranızda hiçbir fark yok. Kalan 32 lirasına ne olur? 32 liranın da 3’te 2’si maaşlardan kesiliyor. Yani işçinin, memurun, çalışanların maaşlarından kesiliyor. Geriye kalan yani 100 liranın sadece 11 lirası, zenginlerin kazançlarından alınan vergidir. Türkiye’de servetin vergilendirilmesi, bu adaletsiz bölüşüm ilkelerine çok temelden bir itirazın hep beraber yükseltilmesi ve emekçinin bu adaletsiz vergi sisteminden bir an önce kurtartılması gerekmektedir.

FİTRE HESABI
– Dün çok enteresan bir şey oldu ve Diyanet İşleri Başkanlığı, yaklaşan Ramazan’dan dolayı, tanımı bir kişinin karnını doyurması için gerekli bir günlük para olan fitreyi, geçen sene 70 lira olarak hesaplamıştı; dün 130 lira olarak ilan etti. Bir yandan TÜİK orada duruyor bir yandan da Diyanet İşleri Başkanlığı, bir kişi oruç tutmuyorsa kendisi yerine oruç tutan bir kişinin fitresini vermek, onun bir günlük gıda ihtiyacını karşılamak için gerekli parayı 130 lira olarak hesaplıyor.
– Bir yanda Tayyip Erdoğan’ı dinleyip üç çocuk sahibi olan beş kişilik bir ailenin 130 liradan bir aylık ihtiyacının 19 bin 500 lira olduğu gerçeği var. 19 bin 500 lirayla sadece 5 kişilik bir ailenin karnı doyabilir diyor Diyanet İşleri Başkanlığı. Diğer tarafta 17 bin 2 lira vererek sen aileni geçindirebilirsin diye asgari ücreti belirleyen bir iktidar ve en düşük emekli maaşını da 10 bin lira yapıp bu 10 bin lirayla emekliler geçinebilir diye onlara bu fiyatı dayatan bir iktidar var.
SEÇİM MESAJI
– 14 ve 28 Mayıs’ta hep birlikte verilen mücadeleyi, cumhuriyetin 100. yılında maalesef kazanamadık. Önümüzde 31 Mart seçimleri var. 31 Mart seçimleri elbette yerel seçimlerdir. Ben tüm siyasi partilerin bu ülke için beldelerine, ilçelerine, illerine hizmet eden belediye başkanlarına teşekkür ediyorum ancak 31 Mart seçimleri, 14 ve 28 Mayıs travmasından sonra aslında belki de bundan sonra dört yıllık bir seçimsiz dönemin kapılarını aralamak üzere anayasasız bir süreçte işçileri daha da ezmek, daha da sömürmek, işçi sınıfının canını okumak için niyetlenecek birilerinin gireceği son sandıktır.

O sandıkta emekçiler, emekliler, işsizler, yoksullar eğer bu iktidara, ‘Sana bu sandıkta dur diyorum. Ben toplumsal muhalefeti birleşemiyorlarsa ittifaklarla, ben birleştiriyorum. Sahada sandıkta kim dur diyecekse bu iktidara onun adaylarına destek veriyorum. Ben Cumhur İttifakı’nın sömürü düzenine karşı karşısında kazanacak ve bir mesajla da bu iktidara dur diyebilecek bir yerel örgütlenmeyi, yerel seçim başarısını yüreklendiriyor. Bunun arkasından da toplumsal muhalefetin güç kazanacağına inanıyorum’ diyen herkesi, öyle ittifak isimlerini değil, ittifak kelimesi yoruldu. Ama illa ki kullanacaksak Türkiye ittifakına davet ediyorum.
– Bu ülkenin menfaatleri için, işçi sınıfının çıkarları için bu büyük tehlikeye karşı siyasiler bir araya gelebilirlerse ne ala ancak liderlerin anlaşamadığı yerde umut halktadır. Ben halka inanıyorum. 31 Mart sandığından büyük güç ve moralle önümüzdeki dönem hep birlikte bir büyük mücadelenin, toplumsal muhalefetle siyasi muhalefetin omuz omuza büyük mücadelesinin azmindeyiz.
]]>“BİLDİRİ İMZALAMAKLA ŞEHİT GELMİYOR OLSA…”
Özel, 12 askerin şehit olduğu hain terör saldırılarına yönelik Meclis’te “ortak bildiriye” imza atmamalarına ilişkin soruya şu cevabı verdi:
“20 yıldır AKP’nin bu ülkeye yaşattığı bir şey var. Geldiklerinde yılda 3 şehit vardı, şimdi bir gecede 6 şehit, ertesi gece 6 şehit daha…
Şehit veriyoruz, badanasız, boyasız, briket evlere, bazen camı olmayan evlere koca koca bayraklar asıyoruz, sonra Meclis’te bildiri yayınlıyoruz, sonra cumhurbaşkanı şehidimizin tabutuna elini koyup, öbür elinde mikrofonla siyaset yapıyor ve mesele bir dahaki şehide kadar kapanıyor.
Ben artık burada yokum. Biz artık burada yokuz. Şehit haberleri peşi sıra gelince şunu söyledik; Milli Savunma Bakanı gelsin, Meclis’i bilgilendirsin. Sonra bildiri mi imzalayacağız, ortak tavır mı takınacağız, yanlışı, hatayı mı gidereceğiz, bir daha şehit gelmesin diye hep birlikte inisiyatif mi alacağız bunu hep beraber konuşalım.
Yanıt; ‘siz bildiriye imza atın’ Öyle yağma yok. Bildiri imzalamakla şehit gelmiyor olsa, ben günde 5 bin tane bildiriye imza atayım.
Biz bildiriye imza atıyoruz, onlar bayrağı asıyorlar, Erdoğan propaganda yapıyor, bir sonraki şehide kadar herkes unutuyor. Unutmamak için itiraz ediyoruz.”
“İLAN EDİLENİN DIŞINDA ŞEHİTLERİMİZ VAR MI?”
“Bugün saat 11.00’da bekledik. Meclis açıldı. Meclis’te Bakan Mehmet Şimşek vardı. Soruldu, ‘hükümet bilgilendirilecek mi?’ diye. ‘Hayır’ dedi. Ve şimdi bambaşka şeyler konuşuluyor Meclis’te.
Sormak istiyoruz; 20 aydır Pençe-Kilit operasyonu sürüyor. Hedefleri neydi? Hedefe ulaşıldı mı? Ulaşıldıysa niye oradayız? Ulaşılmadıysa hedeflerine ulaşmama sebebi nedir?
Soruyoruz; Pençe-Kilit operasyon bölgesinde kaç Mehmetçiğimiz var? Pençe-Kilit operasyon bölgesinde ilan edilen şehitlerimizin dışında şehitlerimiz var mı? Ya da bazı şehitlerimiz terör örgütlerinin elinde mi?
Ya da canlı olup olmadıklarını bilmediğimiz bir grup askerimiz acaba terör örgütünün elinde mi? Bu soruların yanıtlamasını bekliyoruz. Bundan sonrası için, yeni şehitlerin gelmemesi için askeri alanda yapılan tartışmaları sormak istiyoruz.
Lojistik dezavantajları olduğu söyleniyor. Askerlere zaman zaman yiyecek bile ulaştıramadığımız söyleniyor. Bölgeden bazen şehitlerimizi geri çekerken bile diğer silah arkadaşlarının şehitlerimizi geri getirmek istediğimizde bile diğer silah arkadaşlarının hayatlarının tehlikeye atıldığı söyleniyor. Bu sorulara cevap verilmesini istemek su değil, hata değil, hakkımızdır, görevimizdir.”
“O METİNDE TERÖRÜ KINIYORLAR, BİZİM YAYINLADIĞIMIZ METİNDE AÇIKÇA LANETLİYORUZ”
“Bundan sonra da şunu söylüyoruz; hataları yapan, soruları yanıtlamayan bir iktidarla aynı A4 kağıdı üzerinde buluşup da ona meşruiyet kazandırmayacağız. Sorulara cevap versinler, bizim üzerimize ne düşüyorsa yapalım. Ancak bir ezbere anlayışla, ana muhalefet partisi ‘biz ne yaparsak yapalım bizimle birlikte imza atar’ Atmayız. O metne imza atmadık. O metinde terörü kınıyorlar. Bizim yayınladığımız metinde açıkça lanetliyoruz.”
“BİZLERLE BİRLİKTE ÇOK DAHA ETKİLİ MUHALEFET YAPMAK YERİNE NEDEN İKTİDARIN ARKASINDA HİZALANIYORSUNUZ?”
Bildiriye imza atan muhalefet partilerini de eleştiren Özel şöyle konuştu:
“Bir başka siyasi partiden bir sözcü demiş ki, ‘bu metinde ne vardı imza atmadınız?’ Ne vardı siz imza attınız? Bir öncekinden ne farkı vardı imza attınız?
Bir önceki şehitle, bugünkü şehit arasında bir fark var mı? O günden bugüne ne değişti de imza attınız? Veya o bildiriye imza atmak yerine bizlerle birlikte çok daha etkili muhalefet yapmak yerine neden iktidarın arkasında hizalanıyorsunuz?
Neden iktidara güç veriyorsunuz, nefes oluyorsunuz? Onlar bu ülkeye güç mü veriyorlar? Onlar bu sorunları çözüyorlar mı?
O yüzden bundan sonra Cumhuriyet Halk Partisi’nden ezbere bir muhalefet bekleyenler, iktidar ne zaman isterse iktidara destek bekleyenler hiç beklemesinler.
Biz bu ülkede haklıyı, mazlumu, mağduru, şehit ailesinin hakkını savunmaya devam edeceğiz.
Ezbere bir siyasetle iktidarlarını sürdürenler bundan sonra otursunlar kendi durumlarını düşünsünler. Cumhuriyet Halk Partisi’nin tavrı nettir, durumu nettir.”
“ÖMER ÇELİK, BUNDAN SONRASINI KENDİSİ DÜŞÜNSÜN”
CHP’nin 12 şehit için Meclis’teki ortak bildiriyi imzalamamasını “Utanç verici bir tutum” olarak değerlendiren AKP Sözcüsü Ömer Çelik’e de cevap veren Özel şöyle konuştu:
“Ömer Çelik, çok kolay bir siyasete alışmış, bugün ezberi bozulduğu için ne diyeceğini şaşırmış. Ömer Bey, bir bizim attığımız, imzaladığımız bildiriye bak, bir de senin grubunun imzaladığı bildiriye bak.
Eğer terörün karşısında dimdik durmaksa bizim bildirimizde var. Senin şaşırdığın muhalefet partisi olarak, ana muhalefet olarak kolayca arkana dizilmemiz olmamız.
Senin şaşırdığın, bizim sorumluluğunuzu hatırlatmamız olmamız. Senin şaşırdığın, bizim bugün Milli Savunma Bakanı’ndan bilgi istiyor olmamız.
O bilgilendirmeyi yapamayacak bir aciziyetteyseniz benim Ömer Çelik’e söyleyecek sözüm yok. Ömer Çelik, bundan sonrasını kendisi düşünsün.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin terörle mücadele konusunda en ufak bir sıkıntısı, tavizi, en ufak bir eksikliği olmaz.
Ama terörle mücadele ederken, silahlı kuvvetlere destek vermek başka bir şeydir, hatalarını yapan iktidarı tartışmamak başka bir şeydir. Bundan sonra öyle yağma yok.”
]]>