– Ayşe Hanım, o güne gidelim, 30 Aralık 2022’ye… Son gördüğünüz gün, nasıl bir gündü, evden nasıl ayrıldı, nasıl vedalaştınız?
Bizim için aslında sıradan bir gündü. Her sabahki gibi, rutin. Büyük kızım bizden daha erken çıkıyor, o çıktı. Sinan uyandı, ben uyandım. Birlikte kahvaltı yaptık. Sinan bizden bir saat sonra çıkıyor. Her sabah olduğu gibi Zeynep’le saklambaç oynadı. Zeynep’i yorganın altına saklar, sonra bana seslenirler, “Annesi Zeynep nerede” diye. Sonra onu buluruz, hep birlikte gülüşürüz. Sonra vedalaştık, Zeynep’e sarıldı, biz çıktık. O gün keşke son bir kez sarılsaydım diye kaldı içimde. Zeynep’e sarıldı, “Hoşça kal” dedim, çıktık evden.
– Sonra telefon mu geldi size?
Okula gittim, saat 14.00 gibi telefonlar geliyor. “Yenge ne yapıyorsun” diye üst üste olunca aramalar anladım bir şey olduğunu. Onunla birlikte vurulan dayısının oğlu Selman yanındaydı, onu aradım. Haliyle açmadı. Yanında bir arkadaşı açtı, “Yenge hastanedeyiz, hastaneye gel, abim vuruldu” diye. O panikle çıktım, hastaneye gittim. Büyük bir kalabalık vardı hastanenin önünde. Anladım zaten.
– Anladım zaten ifadenizi biraz açalım. Siz bir tehlikenin içinde yaşıyorsunuz, tehdit alıyorsunuz, niye tehdit ediliyorsunuz?
Niyesini tehdit edenlere sormak lazım. Niye Sinan’ı kendilerine bir tehdit olarak gördüler, niye nefret ettiler, niye ötekileştirdiler? Niye bu kadar yapının dışına itmeye çalıştılar? Görevi bıraktığından itibaren Ülkü Ocakları mensupları, yöneticileri tarafından sistematik olarak itibarsızlaştırma politikası, tehditler, hakaretler, FETÖ’cülükle, hırsızlıkla suçlandı, tamamen gerçek dışı, hiçbiri ispatlanamamış iftiralar ve tehditlerle yaşadık biz görevi bıraktığından beri.
İSTESE MİLYONER OLURDU
– Birinin ya da birilerinin ayağına mı bastı Sinan Ateş?
Güçlü bir karakterdi. Güçlü bir figürdü, sevilen biriydi. Çok iyi biriydi, mütevazı, dürüst, çalmıyordu, çırpmıyordu. Eline çok fırsat geçti tahmin edeceğiniz gibi. İstese milyoner olurdu ama bizim umrumuzda değildi. Biz huzurlu, mutlu bir hayat yaşamak istedik. Okuyan, yazan, kitleleri arkasından sürükleyebilen bir adam ve tırnak içinde söylüyorum maalesef açığı yok, zaafı yok birileri için. Herhalde kendine rakip mi gördüler, bir gün bir şey olursa bizim önümüzü keser mi dediler artık, siz nasıl yorumlarsanız yorumlayın.
– Sinan Ateş bir ülkücüydü, siz de bir ülkücüsünüz. İdeolojisinden şüpheye düştü mü tehditler sırasında?
Tabii ki, biz bunların içinde nasıl yaşabildik, bu insanlar nasıl bu kadar kötü oldu? Nasıl bu iftiraları atıyorlar. Sanki o Ülkü Ocakları Başkanlığı yapmamış, o gruba dahil değilmiş de can düşmanlarıymış gibi nasıl davranabiliyorlar diye bunun kırgınlığını, üzgünlüğünü çok yaşadı.
– Hayali neydi, bir siyasi partinin başına geçmek istiyor muydu?
Ya olsa olurdu ama “Şunu olacağım” dediği ne vardı, mesela iyi bir profesör olmak istiyordu. Kızlarımızla, huzurlu, mutlu dünyayı gezmek istiyorduk.
– Nereye gitmek istiyordunuz?
İlk fırsatta bütün dünyayı gezmek istiyorduk, birlikte torunlarımızı sevmek istiyorduk. Birlikte yaşlanmak istiyorduk. Koltuk kaygısı yoktu, isteseydi inanın elde ederdi, o gücü vardı.
KIZARMIŞ EKMEK KOKUSU
– Kitabınızı okuduğumda şu cümlenizden çok etkilenmiştim: “Sevgilim Cennet böyle mi kokuyor” diyordunuz. Kokuyu tarif etmek zordur ama dener misiniz?
Kızlarla bazen oturup ağladığımız oluyor, bazen de oturup Sinan’la yaşadığımız güzel şeyleri konuşuyoruz. Ben üzerini örtmüyorum hiçbir şeyin, yüzleşiyoruz çocuklarımızla. O anda cennet kokusu derken belki bir kızarmış ekmek kokusu, mutlu anlarımızın kokusu. Biz birlikte büyüdük, 25 yaşında evlendik, okul arkadaşıyız. Aynı ideolojiye mensuptuk. Mutlu, huzurlu, mütevazı bir hayatımız vardı.
– Belki ideolojinin kendisine değil ama o ideolojiyi taşıyan insanlara karşı kırgınlığınız var mı?
Var, “Ben insanım” deyip, kendine bu sıfatı layık görüp de bu işe ses çıkarmamak, bilip de hiçbir şey söylememek, sanki hiçbir şey olmamış gibi yapmaları… Bir insan öldürüldü İpek Hanım. Hiçbir şey olmamış gibi davranmaları çok incitti. Ama şu anda geldiğim noktada hiç kimseden hiçbir şey beklemiyorum, sadece olması gereken olsun, adalet yerini bulsun.
KÜÇÜK KIZIM ÇOK KORKUYOR
– Adalet yerini bulacak mı sizce?
Ben inanıyorum. Bir tarafı eksik kalacak. Bakın kayınpederim adaleti beklerken vefat etti. Bir taraftan benim için şu çok önemli. Kızlarıma “Babanızın katili yakalandı, cezaevinde” diyebilmek istiyorum. Çocuklarım korkmadan uyumaya başlasın istiyorum.
– Korkuyorlar mı?
Özellikle küçük kızım çok korkuyor. Arabaya bindiğimizde ilk söylediği şey, “Anne kapıları kilitle.” Geceleri cam kenarına geçemiyor. Karanlıkta mutfağa gidip su içemiyor. Dedesi vefat ettiğinde ilk söylediği şey, “Anne sen de ölecek misin” oldu.
– Kızınız Zeynep Banuçiçek, yazdığınız kitapta hakim olup, adaleti sağlayacağını söylüyor. Ergenekon ve Balyoz mağdurlarının çocuklarıyla çok sık söyleşi yaptım. Bir çoğunda hak ve hukukun peşinden koşmak niyetini gördüm, hukukçu olmak istiyorlardı. Şimdi Zeynep Banuçiçek…
Evet, kızım Zeynep Banuçiçek hakim olmak istiyor. Maalesef her şeye maruz kaldılar. Her şey onların gözünün önünde oldu. Ne kadar görmesinler, duymasınlar diye çabalasam da internet var ve ellerinin altında. Siz ne biliyorsanız, ben ne biliyorsam çocuklarım da aynı şeyleri gördüler. Bir televizyonu açıyorlar, babaları…
HER KÖTÜLÜĞÜ BEKLERİM
– Öfkeliler mi?
İlk başta çok öfkelilerdi. Şimdi biraz daha sakinleştiler. Belki de bana yansıtmıyorlar, çünkü benim üzülmemi hiç istemiyorlar.
– Peki siz korkuyor musunuz?
İpek Hanım Sinan’ı güpegündüz, Ankara’nın en işlek, AKP Genel Merkezi’ne birkaç kilometre mesafede herkesin ortasında öldürdüler. Nasıl bir cesaret, bu güveni nereden alıyorlar? Bu kadar kendilerine güveniyorlarsa, bu kadar cesurlarsa ben bu insanlardan her türlü kötülüğü beklerim. Bunun vermiş olduğu korku elbette var.
– Size koruma verdiler mi?
Hayır, yok.
– Kimse size koruma tahsis etmeyi teklif etti mi?
Hayır.

ŞEREFLİ HAKİMLER GÖREVİNİ YAPSIN
– Tabii ki burada ‘katili siz biliyor musunuz’ diye sorsam cevap vermeyeceksiniz, ama aranızda bunu konuşuyor musunuz?
Bence katili herkes biliyor. Bunu bu devletin, şerefli, namuslu hakimleri, savcıları, polisleri görevini hakkıyla yerine getirecek, ben başka kimseden bir şey beklemiyorum. Kimseden bana yandaşlık yapmasını da istemiyorum. Herkes görevini hakkıyla yerine getirsin, onlar söylesin. Ben kim olduklarını biliyorum, ama somut olarak delilleri gösteremem. Bunu ortaya koyacak olan kurumlar, kişiler, şahıslar var. Hatta benim bilmediklerimi de bulsunlar ve ortaya koysunlar.
– Ne olursa bu olay aydınlanır?
Bazı dengeler değişirse…
– Sinan Ateş cinayeti siyasetin yüksek sesle konuşulan bir tür pazarlık konusu mu?
Yapmasınlar. Bir insanın hayatı, benim yavrularımın korkuları siyasi pazarlık konusu olmamalı.

Ayşe Ateş ile eşinin ofisinde buluştuk. Duvardaki tablo Sinan Ateş’in atlara sevgisinin göstergesi.
BİR TÜRLÜ TELEFON ŞİFRESİ KIRILAMIYOR NEDENSE?
– 1 yıl 3 ay oldu, hâlâ neden iddianame yok?
Tabii ki tedirginliklerimiz var. Sürekli yapılan savcı değişiklikleri söz konusu. Savcı görevden alındı, izne gönderildi vs. Bunlar bizim kafamızı karıştırdı. Dosya gizli, inanın biz de sizin bildiğiniz kadar biliyoruz. Kimse bizimle bir şey paylaşmıyor. Oradan buradan duyduklarımızı da dikkate almıyoruz açıkçası. Ben biraz da gerçekçi bir insanım. Somut bir şeylerin önümüze konulmasını istiyoruz. Dedikodularla bir yere varılamayacağını düşünüyorum. Tedirginliğimiz var mı, çok büyük tedirginliğimiz var. Bu kadar sessizlik, iddianamenin bu kadar uzun zamandır çıkmaması, “Acaba deliller karartılacak mı” hissi uyandırıyor. Serdar Öktem hastalanıp, hastaneye götürülünce üst düzey bir yöneticiyle görüştüğü iddiası var. Bunlar tabii ki duyduğumuzda tedirgin ediyor. Serdar Öktem, bu davada kilit isim. Efendim bir türlü telefonundaki şifre kırılamıyor, ne hikmetse.
Sayın cumhurbaşkanı bu vebalin altına girmeyecektir
– Sinan Ateş’in içinden çıktığı camia sessiz, en çok eleştirilen bu. Sinan Bey’in babası Musa Ateş, ölmeden evladının arkasından şu soruları sormuş, siz de kitabınıza almıştınız “Ben devletimiz için gazi oldum. Ülkü Ocakları Genel Başkanı’nı kim, hangi cesaretle şehit edebilir?” diye isyan etti adeta. Soruları vardı, “Ülkücüler buna nasıl sessiz kalabilir? Peki devletimiz nerede? Neden Sinan’ı vurdurtanlar tutuklanmıyor, bu kadar insanı bir torbacının bir araya getirdiğine devletimiz inanıyor mu” diyor. Bunlar aslında hepinizin cevabını bildiği sorular mı Ayşe Hanım?
Bu soruları ben de çok sordum. Ben artık bu yükü taşıyamıyorum. Omuzlarımda ağır bir yük var. Ben devletimi yanımda görmek istiyorum. Ama ben Sayın Cumhurbaşkanımızın bunu reva göreceğini zannetmiyorum. Mutlaka benim çağrıma cevap verecek. Bu vebalin altına gireceğini düşünmüyorum.
– Aile olarak neden yardımı sayın Cumhurbaşkanından bekliyorsunuz. Hiç MHP demiyorsunuz?
Benim muhatabım Sayın Cumhurbaşkanı. Bu devleti şahsı yönetiyor. Onun iradesiyle yapılması gerekenlerin yapılacağını düşünüyorum. MHP’den hiçbir cevap da beklemiyorum, hiçbir şey beklemiyorum.
– Bir kesim bu kadar insanı bir torbacının bir araya getirmesine inanılmasını bekliyor, siz hiç inandınız mı?
Aklı kiraya verilmiş, uyumuş bir kesim evet. Benim inanmam mümkün mü, akıl dışı.. 8-10 yaşındaki çocuk bile güler. Katilleri eskortluk yaparak buraya polisler getiriyor, eğitim alıyorlar, profesyonel katil oldukları çok belli. Gayet öldürme amaçlı ateş ediyorlar. Siyasi uzantıları var, bu siyasi bir cinayet çok açık. Ülkü Ocakları Genel Başkanı’nı güpegündüz sokak ortasında öldürmeye kim, nasıl cesaret eder, sorgulanması gereken bu.
]]>Depremde Şazibey Mahallesi Ali Sezai Bulvarı’ndaki 22 bloktan oluşan ve yaklaşık 1400 kişinin hayatını kaybettiği Ebrar Sitesi’nde H Blok’ta anne ve babasıyla altında kaldıkları enkazdan 6 saat sonra kurtarılan Akçam, kangren teşhisi ile sevk edildiği Kayseri Şehir Hastanesi’nde tedavi altına alındı.
İKİ AY SONRA TEKERLEKLİ SANDALYEDE
Kayseri’deki yaklaşık 2 aylık tedavi sonrası Kahramanmaraş’a getirilen Ayşe Sudem Akçam, hayatını tekerlekli sandalyeyle sürdürmeye başladı.

Ekim ayında fizyoterapist Rabia Türkoğlu ile tanışan Akçam, gösterdiği gayret sonucu kısa sürede önce tekerlekli sandalyeyi, sonrasında ise koltuk değneklerini bırakarak kasım ayında kendi başına yürümeyi başardı.
Anne ve babasıyla enkazda kaldıkları zamanı ve sonrasındaki süreci anlatan Akçam “İkinci depreme hastanede yakalandım. Burada çok fazla tedavi imkanı yoktu, ayağım da kangren olmuştu. İstanbul’dan gelen doktorlar vardı. Kayseri’ye nakledildim ve 2 ay boyunca orada yattım. Bir süre hastanelerde tedavi gördüm. Rabia hocamla beraber yürümeye başladım” dedi.
SPOR SAYESİNDE BACAĞI KESİLMEDİ
Annesinin depremde vefat ettiğini ve babası ile hayata tutunmaya çalıştıklarını anlatan Ayşe Sudem Akçam, şöyle konuştu:
– 8 yaşında spora başlayıp kaslarımı bu kadar güçlendirmeseydim kangren olan bacağım kesilmek zorunda kalacaktı. Depremden bir ay önce Kahramanmaraş İl Gençlik Spor Kulübümüzle il birincisi olmuştuk, 4 yıldır voleybol oynuyordum. Bu yüzden kaslarım bayağı güçlenmişti. Kayseri’de bunu gören doktorlar da bu duruma bayağı şaşırmışlardı. Şu anda kaslarımın daha iyi olduğunu söylediler. Bu yüzden bacağımı kesmediler. Depremden önce daha iyiydim, bu tedavi sürecinde yürümeye başlayınca çok iyi hissettim, daha da iyi olacağım.

Akçam, fizyoterapistle çalışmaya başlamadan önce kendisine hiç güvenmediğini, çevresindeki insanların olumsuz söylemlerinden etkilenerek yürüyemeyeceğini düşündüğünü belirtti.
HEDEFİ VOLEYBOL OYNAMAK
9 ay sonra koltuk değnekleri ve tekerlekli sandalyeyi bırakınca öz güveninin yerine geldiğini ve artık bazı şeyleri başarabileceğini gördüğünü ifade eden Akçam, şunları kaydetti:
“Şu anda hedefim koluma ve ayağıma daha iyi hareket geldiğinde voleybol oynamak. Alanya Spor Lisesi’nde okumak istiyorum. Tekrardan voleybola döneceğim. Filenin Sultanları ile oynamayı ve antrenör olmayı, orada oynayıp bayrağımızı göğsümde gururla taşımayı istiyorum. Öğrencilerime de bunu anlatmak istiyorum ama önceliğim orada oynamak. Filenin Sultanları’nda en çok Melissa Vargas, Saliha Şahin, Zehra Güneş, Hande Baladın’ı örnek alıyorum.”
13 GÜN YOĞUN BAKIMDAYDI
Baba Ahmet Akçam da enkazdan çıkarıldıktan sonra kızıyla ayrı hastaneye götürüldüklerini, eşi Mine Akçam’ın vefat ettiğini, kızının ise 13 gün yoğun bakımda yatmasıyla zorlu bir süreç yaşadığını anlattı.
Kızının tekrardan yürümesinde fizyoterapistinin çok fazla emeği olduğunu ifade eden Akçam, “Sağ olsun Rabia hocam kızımla iyi bir arkadaş olarak tedaviye başladılar. Kızım 9 ay sonra tekerlekli sandalyeyi, ondan 15 gün sonra da koltuk değneğini bıraktı.” diye konuştu.

“ACIYA RAĞMEN BU NOKTAYA GELDİ”
Fizyoterapist Rabia Türkoğlu da Ayşe Sudem’in ilk geldiği dönemlerde çok içine kapanık olduğunu, tekrar yürüyeceğine dahi inanmadığını ve hassasiyetlerinden dolayı seanslarda ayağını düz uzattığında dahi çok acı çektiğini söyledi.
Ailenin desteğinin tedavi sürecindeki önemine işaret eden Türkoğlu şöyle konuştu:
– Şu anki süreçte Sudem’in yürüyüşü neredeyse eski haline yaklaşmış durumda. İstediğimiz konuma geldikten sonra Sudem’i voleybolda göreceğiz. Kendisi çok azimli, bu kadar acıya rağmen bu noktaya gelebildi. Babasının da çok desteği oldu, aileler normalde çocuklarının acı çektiğini görünce tedaviyi durdurmak istiyor ama babası ‘devam edelim hocam, kızımın iyi olmasını istiyorum’ diyerek bana destek oldu ve başarılı sonuç aldık.
]]>