Acılarla dolu bir çocukluk geçiren Kemal, 3 yaşında bir kaza sonucu sol gözünü kaybetti.
Babasının, evlat edindiği Yusuf tarafından camide namaz kılarken, gözünün önünde öldürülmesi, yazarın yaşamında derin izler bıraktı.
Usta edebiyatçının doğaya, etrafına ve içinde yaşadığı topluma duyduğu ilgi, yaşamındaki en büyük ilham oldu.
Yaşar Kemal, ilkokula gitmeden önce “Aşık Kemal” mahlasıyla ilk şiir denemelerini yaptı ve kaleme aldığı ilk şiiri “Seyhan”, 1939’da Adana Halkevi Dergisi’nde yayımlandı.
“Ağıtlar” adlı ilk kitabı 1943’te yayınlandı
Ortaokula 1941’de başlayan ancak son sınıfta sağlık sorunları ve edebiyata aşırı ilgisinden ötürü yatılı öğrencilik hakkını kaybeden Kemal, ırgat katipliği, memurluk, ırgatlık, inşaat denetçiliği, öğretmen vekilliği ve arzuhalcilik gibi farklı işlerde çalıştı.
Şiirleri 1940’lı yıllarda “Çığ”, “Ülke”, “Millet”, “Kovan” ve “Beşpınar” dergilerinde okurla buluşan yazarın 1940-1941’de Çukurova ile Toroslar’dan derlediği ağıtları içeren “Ağıtlar” adlı ilk kitabı, 1943’te Adana Halkevi tarafından yayımlandı.
Yaşar Kemal, 1946’da askerliğini yaptığı Kayseri’de ilk uzun hikaye kitabı “Pis Hikaye”yi kaleme aldı. 1950’de komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla tutuklanan yazar, bir süre cezaevinde yattı.
İstanbul’a 1951’de taşınan usta yazar, yazarlık serüvenine artık “Yaşar Kemal” imzasıyla devam etme kararı aldı ve 1963’e kadar Cumhuriyet gazetesinde fıkra ve röportaj yazdı.
Yazılarında Anadolu insanının ekonomik ve toplumsal sorunlarını anlatmaya çalışan Yaşar Kemal’in kaleme aldığı “Dünyanın En Büyük Çiftliğinde Yedi Gün” başlıklı röportajı, Gazeteciler Cemiyetince “Özel Başarı Armağanı”na layık görüldü.
Sultan 2. Abdülhamid’in doktoru Jak Mandil Efendi’nin torunu Thilda Serrero ile 1952’de evlenen Kemal, eserlerinin bazılarını yabancı dillere çeviren eşi sayesinde Avrupa’da da tanınmaya başladı.
“Bebek”, “Dükkancı” ve “Memet” adlı hikayelerinin de içinde bulunduğu “Sarı Sıcak” kitabını 1952’de kaleme alan Kemal, kitabında yoksulluk, şiddet, dayanışma, yozlaşma, doğa tutkusu ve insan ile doğa çatışmasını konu edindi.
İnce Memed 40 dilde yayınlandı
Yaşar Kemal’in ilkini 1955’te yazdığı 4 seri halindeki “İnce Memed” romanı, usta yazarın edebiyat serüveninde ayrı bir sayfa açtı.
Kırktan fazla dile çevrilen serinin ilk romanı 1956’da Varlık Roman Armağanı’na, üçüncü romanı ise 1985’te Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü.
Edebiyat hayatının yanı sıra siyasi faaliyetlerde de yer alan Yaşar Kemal, 1967’de çıkarmaya başladığı “Ant” adlı derginin eklerinden biri sebebiyle 18 ay hapse mahkum oldu. Daha sonra bu karar, Yargıtay tarafından bozuldu.
Yazıları ve siyasi etkinlikleri dolayısıyla birçok kez kovuşturmaya uğrayan usta yazar, 1974-1975’te Türkiye Yazarlar Sendikasında Genel Başkan olarak görev yaptı.
Ünlü yazar, eserlerinde sade ve akıcı bir üslup kullanmayı tercih ederken, roman ve öykülerinde çoğunlukla Çukurova’da yaşanan insan dramını işledi.
Yaşar Kemal’in “İnce Memed”in de aralarında bulunduğu 9 eseri beyazperdeye aktarıldı ve birçok eseri tiyatroya uyarlandı. Kitaplarında Anadolu’nun efsane ve masallarından da yararlanan yazar, 1970’ten sonra yazdığı romanlarında ise şehir insanının hayatını ele aldı.
20’den fazla uluslararası ödül aldı
Birçok önemli ödüle değer görülen usta edebiyatçı, 1993’te Kültür ve Turizm Bakanlığı Büyük Ödülü, 2008’de ise edebiyat dalında “Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”nün sahibi oldu.
Yaşar Kemal, “Uluslararası Cino del Duca ödülü”, “Legion d’Honneur nişanı”, “Commandeur payesi”, “Fransız Kültür Bakanlığı Commandeur des Arts et des Lettres nişanı”, “Premi Internacional Catalunya”, Fransa tarafından verilen “Legion d’Honneur Grand Officier rütbesi” ve Alman Kitapçılar Birliğinin verdiği “Frankfurt Kitap Fuarı Barış Ödülü” başta olmak üzere 20’yi aşkın uluslararası ödül de aldı.
İkisi yurt dışında olmak üzere 7 üniversiteden fahri doktora alan yazar, 1973’te Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilerek dünya çapında adından söz ettirdi. Daha sonra birkaç kez daha Nobel’e aday gösterilen Yaşar Kemal, hiçbir adaylığında ödülü alamadı.
Şiir, öykü, roman, anı, röportaj, derleme, söyleşi, deneme, oyun, fıkra, makale ve senaryo gibi birçok edebi türde eser kaleme alan başarılı yazar, Türk edebiyatına 26 roman, 11 deneme, 9 röportaj, 2 öykü ve şiir alanında bir eseri miras bıraktı.
Yaşar Kemal, solunum yetmezliği şikayetiyle tedavi gördüğü hastanede, çoklu organ yetersizliği ve kalp ritim bozukluğu sebebiyle 28 Şubat 2015’te 92 yaşında vefat etti ve Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.
Usta yazarın bazı roman ve eserleri şöyle:
“Demirciler Çarşısı Cinayeti (1974)”, “Yusufçuk Yusuf (1975)”, “Yılanı Öldürseler (1976)”, “Al Gözüm Seyreyle Salih (1976)”, “Kuşlar da Gitti (1978)”, “Deniz Küstü (1978)”, “Yağmurcuk Kuşu (1980)”, “Kale Kapısı (1985)”, “Kanın Sesi (1991)”, “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana (1997)”, “Karıncanın Su İçtiği (2002)”, “Tanyeri Horozları (2002)” “Çıplak Deniz Çıplak Ada / Bir Ada Hikayesi”, “Tek Kanatlı Bir Kuş, 2013”, çocuk romanı “Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca (1977)” destansı roman “Üç Anadolu Efsanesi (1967)”, “Ağrıdağı Efsanesi (1970)”, “Binboğalar Efsanesi (1971)”, “Çakırcalı Efe (1912)”
Röportaj ve denemeleri arasında ise şu eserler yer alıyor:
“Yanan Ormanlarda Elli Gün”, “Çukurova Yana Yana”, “Peri Bacaları”, “Bunların hepsini Bu Diyar Baştan Başa”, “Allah’ın Askerleri”, “Röportaj Yazarlığında”, “Çocuklar İnsandır”, “Ağıtlar”, “Taş Çatlasa”, “Baldaki Tuz”, “Gökyüzü Mavi Kaldı”, “Ağacın Çürüğü”, “Sarı Defterdekiler”, “Ustadır Arı”, “Zulmün Artsın”
]]>Telefonuma mesaj geldi. “İpek’çim dolabımı düzeltirken 13 Kasım 2017 tarihli gazeteyi buldum. Sonra 19 Şubat 2022 tarihli televizyon programını gördüm. İki buluşmamızda da aynı kıyafetle olduğumu fark ettim. Elbise yırtılmadan bir daha buluşalım derim…” Bu esprili mesaj Kemal Sunal’ın eşi Gül Sunal’dandı. Kendisi bir kahve için buluşmayı teklif etmişti aslında ama “Bu buluşmaya neden okur da gelmesin” diye düşündüm. Kendi Youtube kanalında şahane programlar yapan, kitap yazan, sahne şovuyla kendine hayran bıraktıran ‘geç yetenek’ Gül Sunal’a “Yarın oradayım” dedim. Buluştuk, konuştuk. Buyurun sohbetimize…

Kemal Sunal Müzesi çok yakında açılacak. Burası müzenin gişesi…
– Yaz sonuydu, bir paylaşım yaptınız: “Kemal evimizden temelli gidiyor” dediniz.
Gidiyor dedim, evet.
– Nereye yolcu ettiniz Kemal Sunal’ı?
Kemal’i ebediyete yolcu ettim sanıyorum. İnşallah ebediyete kadar kalır gönderdiğim her şey. Kemal’i kaybettikten sonra hiçbir şeyini veremedim. Daha doğrusu dolaptan çıkaramadım. Sonra yavaş yavaş günlük kıyafetlerini ihtiyacı olanlara dağıttım. Filmleriyle ilgili sakladığı arşivi, kostümleri, afişleri olduğu gibi dolabındaydı. Ara ara sergiler yaptık ama onlar hep eve döndü. Her yaz temizleyip, astık ve müze fikri ortaya çıktı. Sunay Akın dedi ki; “Abla hepsini ver, müze açılmadan eşyaların tümünü görelim, tanzim edelim”. Fikir iyi geldi. Fakat o kadar kötü olacağımı bilemedim.

– Ne yaşadınız?
O gün Ali de yoktu, Ezo da… “Niye böyle bir şey yaptın?” dediler. Kalakaldım. Baktım gidiyor. Öyle kötü geldi ki bana. “Kemal’i temelli çıkarıyorum evden” dedim. Gitti yani… Çünkü onlar varken Kemal de evdeydi. Birdenbire yok oldu gibi geldi. Hâlâ hazmedemedim. O odaya giremiyorum, bomboş çünkü.
– Kitaplarını verdiniz mi?
Kitapları vermedim ama iyi muhafaza edileceğini hayal ederek vereceğim.
– Sizinle söyleşilerimizden birinde hangi koltukta, o koltuğun neresinde oturduğunu, yatağın hangi yanında yattığını, kahveyi hangi köşede içtiğinizi anlatmıştınız. Yani her şeyi yaşatıyordunuz, bu yüzden üzüntünüzü de çok iyi anlıyorum. Eşyaları kutulara koyarken hangi anılar canlandı gözünüzde?
Salonda hep aynı yerde oturuyordu. O aynı yerde, ben aynı yerde. Eğer kahve içiyorsak nerede kimin oturduğu belli. Onun oturduğu tarafa misafir oturuyorsa, allem edip kallem edip, bir şey gösterme bahanesiyle misafiri oradan kaldırır, ben otururdum. Çünkü Kemal bana “Buraya oturmazsam eve geldiğimi anlamıyorum” derdi. Tutucuydu bu konuda.
– Verdiğiniz eşyalar, kıyafetler ya da ne bileyim sevdiği bir aksesuar… Onları verirken geçmişe gittiniz mi?
Çok, gitmez miyim?

– Hangi anıya?
Bir kere o filmlerin çekildiği günlere gittim. Çünkü evden giyinip gidiyordu. Ben hazırlardım onu. O zaman böyle karavanlar falan yoktu. Aynaya bakardı, “Oldu mu” diye sorardı, kokusunu bile duydum biliyor musunuz?
–Vedalaşamadığınız bir eşya oldu mu?
E var tabii. Giysileri, kendi şahsi eşyalarından var. Sevdiği kazağı, hırkası, gömleği… Onları asla veremem. Ayakkabısı… Çok dikkat eder, çok temiz giyer. Hiçbir şey eskimez.
– Müze kurmak sizin hayaliniz miydi?
Kemal’in hayaliydi. İçime sinmese yapmazdım. Kemal’e yakışır bir şey olacağını hissettiğim için verdim eşyalarını. Sunay Akın ile kitabım vesilesiyle tanıştık. Sonra ahbap olduk. Müze fikrinde o ısrarcı oldu. Ekrem İmamoğlu ile tanıştırdı bizi. Ekrem Bey de sıcak baktı olaya. Uygun yer aradı, bulamıyordu. Sonra bana geldi dedi ki, “Gül Abla nereyi buldum biliyor musun? İnanamayacaksın. Göztepe Parkı’nın içindeki o yer”. Hayal bile edemezdim. Kemal’e “Bunları tutuyoruz, ne olacak” derdim, “Belki ileride müze yaparız” diye cevap verirdi. Oluyor işte.

– Kemal Sunal’ı herkes tanıyor. Gençler de izliyor, her jenerasyon… Müzeden hangi duygularla, ne alıp çıkmalarını istersiniz?
Önce kendine verdiği değeri… Her insan kendine bir değer biçmeli ve o değeri hak etmeli. Her meslekten olabilir. Kemal’in kendine verdiği değeri, işine verdiği değeri görüyorum. Halen inanamıyorum. İlk tiyatro sahnesine çıktığında taktığı bıyık duruyor. Saklamış. Yüzüne sürdüğü pat, kaşını boyadığı kalem duruyor. Hepsini vereceğim müzeye. Tiyatroda ona gelen tekstin üzerine düzeltmeler yapmış, onlar duruyor. Üniversiteye yüksek lisansa kaydolduğunda yatırdığı harç makbuzu bile duruyor. Ne kadar değer vermiş yaptığı her şeye. Onun için insanlar Kemal’e bu kadar değer veriyor. Youtube kanalıma mesaj bırakıyorlar, “Annem, anneannem, 3 ve 4 yaşındaki çocuklarım; hepimiz Kemal Sunal hayranıyız” diye. Düşünebiliyor musunuz, 3 yaşında hayranı var Kemal’in. İnsanlar Kemal’i önemsedi, çünkü Kemal kendini çok önemsedi. Ve tabii ki hitap ettiği kitleye önem verdi.
– Egosu yok muydu?
Yok, hiç. Kemal’in bir arabanın başında fotoğrafını göremezsin. Mesela Kemal öldüğü zaman bizim otoparkta çok insan toplanmıştı. Yandaki liseden sıralar koymuşlardı. Herkes oraya sabahtan gelip oturup bekliyorlardı. 40 gün oturdular. Çimenlerde yatıp uyudular.
– Karışıyor muydunuz aralarına?
Bazen gece iniyor, kendimi tanıtmadan aralarında dolaşıyordum. İnsanlar birbirine şöyle diyordu: “Bizim gibiymiş. Uçağa binmemiş, bizim gibi. Amerika’yı görmemiş” diyorlardı. Kendisiyle özdeşleştiriyorlardı. Kemal, orijinalini hiç bozmadı. Mesela görüyorum, biraz meşhur oluyor, az bir para kazanıyor, mesela hemen “Etiler’de oturmalıyım, Çeşme’de yazlığım olmalı, bilmem ne kulübüne gitmeliyim” demeye başlıyorlar. Kemal’in hiç öyle bir derdi olmadı. Neysek öyle yaşadık. O Malatyalı bir adam, ben Afyonlu bir kadın. Onun için de çok mutlu olduk. Tabii ki gelişime açık olacaksın ama hiçbir yere kendini zorla kabul ettirmeyeceksin. Mutluluk getirmiyor bu…

– Yani malı statü meselesi haline getirmemek lazım diyorsunuz…
Getirmemeli evet.
– Her zaman söylüyorum, siz şahane bir kadınsınız. Kemal Sunal da bunun farkında olacak ki, sizinle aşkı, dostluğu, aileyi çok sağlam temeller üzerinde oturtmuş. Şimdi yeni bir yıla giriyoruz, 2024. Dünya, Türkiye bambaşka bir yere gidiyor. Her gün üzüleceğimiz onlarca şey oluyor. Bugünün dünyasına baktığınızda karşınızda Kemal Sunal otursa ve “Hadi Kemal, bir kahve içelim deseniz” ne konuşurdunuz?
Bir kere gündemi konuşurduk mutlaka ve bu konuda biz neler yapabiliriz diye çözüm bulmaya çalışırdık. Film çekiyor olsaydı, mutlaka bu gündem hakkında mesaj verirdi. Kemal’in politikaya ilgisi çoktu. Gündemi iyi takip ederdi. Akşam bakanlar kurulu değişir, Kemal sabah hepsini adıyla, soyadıyla, geçmişiyle bilirdi. Yaşasa bugün de gündemi kaçırmazdı. Ah keşke olsaydı, konuşmamız gereken o kadar çok şey var ki…

AİLECE KEMAL’İ İZLEMİYORUZ
– Televizyonda Kemal Sunal’ı izliyor musunuz?
Hiçbirimiz seyretmiyoruz. Ne sesini duyabiliyorum, ne kendini izleyebiliyorum. Ali ve Ezo da öyle. Ezo bazen, “Anne çok özledim sesini duymayı” diyor ama yapamıyor.
– O zaman Kemal Sunal izlemeyen 3 kişiyi buldum…
Belki de belki de. (Gülüyor)
– 2024 mesajınızı rica etsem.
Allah herkese 2024’te akıl fikir versin.

İnsanlar mutsuz keyifsiz hırçın
– Bir okulunuz var. Okul öncesi eğitim veriyorsunuz. Cıvıl cıvıl çocuklar. Türkiye’de eğitim sisteminin ciddi sorunları olduğunu biliyoruz. Beslenme çantasını dolduramadığı için çocuklar okula gidemiyor. Memleket için bir tür geleceksizlikten söz edebiliriz. Öneriniz var mı?
Çocuk demek, gelecek demektir. 25 yıldır sabahtan akşama kadar burada, bu masada çalışıyorum. Gördüğüm ve üzüldüğüm şey, özel okul meselesi. Bana kızacaklar belki ama dünyanın hiçbir yerinde bu kadar özel okul merakı yok. Devlet okuluna gidecek çocuk. Her çocuk aynı eğitimi alacak. Çocukların hakkı bu. Kimi lisan öğreniyor, iyi eğitim alıyor, kimi hiçbir şey öğrenemeden mezun oluyor. Bir de özel okullar o hale geldi ki müşteri kaybetmemek için zayıf not veren okul yok.
– Müşteri dediniz…
Öyle bakıyor çünkü. Veliye müşteri olarak bakan okullar çok fazlalaştı. Bunların denetimi lazım. Köy Enstitüleri kapandığından beri iyi öğretmen de yetişmiyor. “Çocuklardan nefret ederim” diyen öğretmen gördüm ben. Bakın, İsveç’te bir gösteri yaptım. Bana Kraliyet Kütüphanesi’nde bir söyleşi düzenlemek istediklerini söylediler. Kraliyet Kütüphanesi dediğin şey bizim bu sokağın başından sonuna kadar bir yer. İnsanlar odalarda kitap okuyor. “Burası ne kadar güzel” dedim. “Bundan Stockholme’de beş tane daha var” dedi. Bakın sadece 1 milyon kişi yaşıyor. 1 milyon kişiye beş büyük kütüphane. O kadar üzüldüm, o kadar kıskandım ki! Kitap okumayan bir millet olduk. Kitaplar da çok pahalı. Babam memurken bütün kitapları alabiliyorduk. Haftada bir tiyatroya gidebiliyorduk.
– Bunun önemsizleştirildiği bir dünyadayız ama… Bazı şeyler kulağa arkaik gelmeye başladı…
Aynen öyle. Başka türlü bir tüketim toplumu oluştu. Herkes sürekli internetten alışveriş yapıyor. Kimse o parayla kültürel bir planlama peşinde değil. İnsanlarda çok ciddi bir giyim derdi var. Biz eskiden tiyatroya gitmediğimizde utanırdık. Kemal starken bile benim iki ayakkabım oldu. Bir siyah, bir kahverengi. Birini çıkarıp diğerini giyerdim. Şimdi her renk, her marka olması gerekiyor gibi.
– Bir de kişisel gelişim kitapları satıyor artık, edebiyat ya da araştırma değil.
Şimdi onu söyleyecektim. Yalan dolan, ben onu asla okumam. Kendimi böyle mi geliştireceğim? O kadar para kazanıyorlar ki bundan. Evrene mesaj yolla falan…
– Toplumun çaresizliği mi acaba?
Çaresiz bırakıldı. Kültürü, sanatı, tarihi, yok edersen yapacak bir şey yok. Bu insanlar çırpınıp duruyor işte sonra. Mutlu olmak istiyorlar. Herkes mutsuz, keyifsiz, hırçın.

Öldükten sonra yalnız olduğunu anladım
– Kemal Sunal’ın filmleri çok neşeli, aynı zamanda meselesi ve mesajı olan filmlerdi. Bugün o neşemizi kaybettiğimizi düşünüyor musunuz?
Düşünüyorum tabii. Gençlerin yüzünün güldüğünü hiç görmüyorum. Biz neşeli insanlardık. O kadar uzağa gitme. Mesela bizim okul 1998’de açıldığında iki öğretmenim vardı. Tuzla’dan geliyorlardı. Kapıdan hep gülerek giriyorlardı. “Ay bunlar ne gülüyor sabahın köründe” diyordum. Öyle gülen öğretmen yok şimdi.
– Şimdi herkes geçim derdinde…
Geçim derdinde, evet. Çalışmak da istemiyorlar. Çalışmasının hakikaten karşılığını alamıyor. Maaşlar çok düşük. Ne oldu şimdi? 17 bin lira mı olmuş?
– 17 bin 2 lira.
2 lira ne?
– Bilmiyorum.
Ama geçen sefer de 11 bin 2’ydi ya. Onu unutmuyorlar Allah’tan. Neyse böyle yani. Hayat böyle olunca, insanlar da kişisel gelişim kitabı alıyor tabii. Steinbeck’i, Balzac’ı oku. Bizim Halide Edip’i, Ahmet Arif’i oku. Benim hâlâ okumadığım o kadar çok klasik var ki.
– İki evladınız, torunlarınız var. Onların üzerine nasıl titrediğinizi de biliyorum. Tıpkı Kemal Bey varmış gibi aile düzeninizi devam ettiriyorsunuz. Aile sizin için ne anlam ifade ediyor? Aile bağları insanı hayatta nelerden korur?
Cevabı sorunun içinde söyledin. Aile korunak demek, barınak, liman. Benim bu kadar güçlü ve mutlu insan olmamın tek sebebi aile. Çok yakın, çok güzel dostlarım da var. Çok kişiyi eledim. Telefonumdan bile sildim isimlerini.
– Neden?
Gerek yok bazı insanlara. Eskiden ayıp olmasın diye görüştüğüm insanlar vardı ama görüyorum ki bana karşı çok samimi değiller. Benim alışveriş yapmam lazım. Ya bir şey vereceğim ya bir şey alacağım. Oturup kakara kikiri yapacak zamanım yok. Buna vakit harcayacağıma, gider iyi bir kitap okurum, güzel bir film izlerim.
– Seçicisiniz yani…
O konuda seçiciyim, evet. Bana biraz “Yalnızsın” diye kızıyorlar.
– Kemal Bey yalnız mıydı?
Yaşarken etrafında çok insan vardı. Ama öldükten sonra yalnız olduğunu anladım. Hiç arkadaşı yokmuş. Bu net, çok eminim. Çok iyi arkadaştık, görüşürdük” diyorlar. Evet, görüştüğü çok insan vardı. Sonradan Kemal’le gerçekten arkadaş olanların 3-5 kişiyi geçmediğini gördüm. Zaten en sevdiği şarkıydı, “Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar, yeryüzünde sizin kadar yalnızım”…
– Bunu yaşadığınızı üzülerek mi gördünüz?
Üzülerek gördüm, evet. Enteresan şeyler duydum. Onun için kestim alakamı. Zaten bizim kimseye ihtiyacımız yok. Hep mutlu olduk. Kemal yaşarken isteseydik çok paramız olurdu. Çok malımız, mülkümüz olurdu. Biz böyle yaşamayı tercih ettik.
]]>