ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Mustafa Verşan Kök, toplanan verilerin ilk analizlerine yönelik açıklamalarda bulundu.
ODTÜ Bilim İletişimi Ofisi tarafından Türkiye’nin deniz kenarı şehirlerinde ve KKTC’de gönüllü araştırma ekipleri kurduklarını söyleyen Kök, bu sayede toplumu bilimle buluştururken, 7’den 77’ye halkın desteği ile aylarca sürecek bir projeyi düşük karbon ayak izi bırakarak gerçekleştirdiklerini kaydetti.
Rektör Kök, ODTÜ öğrenci ve mezunları ile yakınlarından oluşan katılımcıların denize kıyısı olan 28 ilde deney ve ölçüm kitleri aracılığıyla deniz suyunun sıcaklık, tuzluluk, çözünmüş oksijen ve pH verilerini ölçtüğünü belirterek, bu verilerin, ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü tarafından incelenmeye başlandığını aktardı.
ÖZEL CİHAZ GELİŞTİRİLDİ
Proje için denizler için büyük önem arz eden parametreleri dakikalar içinde toplamayı olanaklı kılan Kaşif-1 adlı cihaz geliştirildiğini anlatan Kök, “Bu parametrelerin koordinatlarla beraber merkezi veri tabanında birleştirilerek bilim insanlarının yorumlamaları için hazır hale getirildi” dedi.
Rektör Kök, “Büyük çevre deneyinin ilk sonuçlarını, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bağımsızlık ve aydınlanma meşalesini yaktığı 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nda paylaşmaktan büyük mutluluk duyuyoruz” diye konuştu.
ODTÜ’nün gönüllü araştırmacıların ölçümlerinden toplanan tüm veriler derlendi ve ilk analizleri yapıldı.
GEÇEN YILA GÖRE DAHA YÜKSEK SICAKLIKLAR ÖLÇÜLDÜ
ODTÜ’nün projeye ilişkin ilk analiz raporunda şu ifadelere yer verildi:
“Küresel ısınmanın her yıl kendisini artarak hissettirmesine bir kez daha tanık olmanın yanı sıra bu yıl El Nino’nun da etkisiyle diğer pek çok bölgede olduğu gibi ülkemizde de rekor sıcaklıkların kendini göstermesi bu çalışmayla da onaylanmış oldu. Türkiye denizlerinde uydu verilerinden hesaplanan nisan ayı ortalama deniz yüzeyi sıcaklık artışı geçen yılın uydu verileriyle kıyaslandı. Buna göre deniz yüzeyi sıcaklık artışları, Akdeniz’de 1,5 derece Ege’de 1 derece, Marmara Bölgesi’nde 1,8 derece, Batı Karadeniz’de 2,3 derece ve Doğu Karadeniz’de 1 derece yüksek ölçüldü.

Analiz raporunda kıyılardaki kirlilik ve biyolojik üretkenlikle ilgili de şu değerlendirmeler yapıldı:
“İlk izlenim olarak Karadeniz ve Doğu Akdeniz’in, kıyılarımızda kirlilik ve biyolojik üretkenlikle paralel pH değerleri 8’in altında ölçüldü yani bu bölgelerde daha asidik bir durum gözlemlendi. Örneğin Mersin kıyılarında 7.7, Karadeniz 7.8, Marmara 7.9 civarı değerler olduğu görüldü. Görece daha temiz kıyılara sahip KKTC’de ise daha alkali (8.4 civarı) bir durum gözlemlendi.”
Raporda, deniz pH durumunun uzun süre ölçüldüğü takdirde iklim değişiminin okyanus asitlenmesi etkisi konusunda da bilgi verici olacağına işaret edilerek, “Gündüz ölçülen oksijen değerleri, yüzey sularında beklendiği üzere üst seviyesinde 6-7 mg/L olduğu görülmüştür” ifadelerine yer verildi.

Tuzluluk değerlerinde farklı denizlerin kendine özgü özelliklerinin ortaya konduğuna dikkat çekilen raporda, şu bulgular yer aldı:
“Örneğin Karadeniz’de 20 birim civarı ölçülen değerlerin Ege ve Akdeniz’de 38 civarı ölçüldüğü görülmüştür. Bahar aylarında görülen tuzluluk değerlerinin beklenenden düşük olması özellikle yüksek nehir girdilerine işaret etmektedir ve ölçümler tüm yıl devam ettiği takdirde mevsimsel değişiklikler gözlemlenebilecektir. Bunun yanında Akdeniz, Ege, Marmara ve Karadeniz kıyılarında yapılan ölçümlerde coğrafi olarak tutarlılık tespit edildi.”

ÇED raporu alınmadan mavi bayraklı koyda deniz doldurularak marina, dağın doğal yapısı yok edilerek otel ve konut yapımına başlanması üzerine bugün TMMOB Bodrum İlçe Koordinasyon Kurulu üyeleri eylem ve basın açıklaması yaptı. Eylem ve basın açıklamasına CHP; DEM partililerle, MUÇEP (Muğla Çevre Platformu) ve Kent Konseyi üyeleri de destek verdi.

“AKDENİZ FOKLARININ BARINMA ALANINDE İŞ MAKİNALARI DENİZİN İÇİNDE”
ÇED raporu alınmadan Akdeniz foklarının barınma alanına iş makinelerinin girerek dolgu yaptığı belirtildi.
TMMOB Bodrum İlçi Koordinasyon Kurulu temsilcisisi Mustafa Erdoğan yaptığı açıklamada “Proje alanını kıyı kenar çizgisinin deniz tarafında kaldığını belirterek “ Yat limanı alanında ÇED süreci tamamlanmadan ve belediyeden yapı ruhsatları alınmadan faaliyete başlanıldığını, hatta 3621 sayılı Kıyı Kanunu’na muhalefet edilerek denizin içerisi iş makinaları aracılığı ile doldurulduğunu basın-yayın organları ile öğrenmiş bulunmaktayız. Bu alanın geri sahasında aynı şirket tarafından yapımı devam eden projede kümülatif etkiler göz ardı edilerek ÇED Yönetmeliği’nin 25. maddesi ihlal edilmiş, her bir parsel ayrı ayrı ve birbirinden farklı projelermiş gibi değerlendirilerek ÇED Yönetmeliğinin EK-1 VE EK-2 eşik değerlerinin altında gösterilerek ÇED kapsam dışı yazısı alınmıştır. ÇED kapsam dışı alınan parsellere de belediye tarafından yapı ruhsatları düzenlenmiştir” ifadelerini kullandı.

“ÇED OLUMLU RAPORU ALINMADAN İNŞAAT RUHSATI DÜZENLENEMEZ”
Erdoğan açıklamasında Gökçebel Yat Limanı projesi 779 ada 1 parsel ve bu parselin önünde deniz yüzeyinde olduğunu belirterek;
“Bu alanda kara ve deniz kısmında plan Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından bütün olarak onaylanmıştır. Ama yat limanı projesi için Kıyı Kanunu, ilgili yönetmelikleri ve “Kıyı Yapılarında Uygulanacak İş ve İşlemlere İlişkin Genelge” gereği zemin etüt raporu, uygulama mühendislik projeleri, ÇED raporu işlemleri tamamlanmalı ve inşaat ruhsatı alınmalıdır. ÇED yönetmeliğinin “EK-1 e)maddesine göre yat limanlarında ÇED olumlu kararı alınmadıkça yapı ruhsatı düzenlenemez. “ÇED süreci tamamlanmadan, yapı ruhsatı alınmadan bu işletme kırıcı ve kazıcı iş makinaları ile kıyı bandında fiziki uygulamalar yapmaktadır. Deniz içerisine hafriyat ve kayalar doldurularak ekolojik flora ve fauna yok edilmektedir. Kıyının doğal yapısı bozularak geri dönüşümü mümkün olmayacak tahribatlara neden olmaktadır. Görülen olay 3194 sayılı İmar Kanun’u, 3621 sayılı Kıyı Kanunu’nu ve ÇED Yönetmeliği’nin 25. maddesini ihlal etmektedir. Yukarıda detaylıca anlattığımız süreçte sorumlulukları olan kurumları görevlerini yerine getirmeye davet ediyoruz. Akıl ve bilimden yana kentin yaşayanı değil sahibiyiz anlayışı ile canlıların yaşam alanlarına vahşice müdahalelerin yakın takipçisi olmaya devam edeceğiz.” Diyerek sözlerini tamamladı.
Eylemciler marina, otel ve konut projesini alkışlarla protesto ederek dağıldı.

Dünyanın en büyük sodalı gölü olma özelliği taşıyan Van Gölü ise alan kaybetmeye devam ediyor. Kuş türlerinin yaşam alanları olan havzadaki sulak alanlar da kuraklıktan nasibini aldı.
YYÜ Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Özdemir Adızel, üniversite olarak 1991’den beri Van Gölü havzasındaki kuşlarla ilgili çalışma yürüttüklerini söyledi.

Bugüne kadar yaptıkları çalışmalarda havzada 240 kuş türü belirlendiğini söyleyen Prof. Dr. Adızel, “Bu kuş türleri düzenli olarak her yıl Van Gölü havzasına gelip konaklıyor. Ancak, bunun yanında düzenli gelmeyen ve henüz bizim tespit edemediğimiz kuş türleri de var.
Araştırmalar devam ederse 300’e yakın kuş türünün olduğunu tespit edeceğiz. Üniversite olarak, bölüm olarak yaptığımız iş iki temele dayanıyor. Birincisi; Van Gölü havzasındaki önemli alanları ve bu alanlarda yaşayan kuş türleri tespiti. Yani envanter çalışması yapmak, elimizde hangi değerler var onları ortaya çıkarmak.
İkinci aşamada ise devletin bu işle ilgili birimleriyle ortaklaşa bu değerleri alanları, bunların yetki sınırları içeresinde koruma altına almaya çalışmak. Bizim temel çalışmalarımız bunlar” dedi.

‘VAN ESKİSİ KADAR SOĞUK OLMUYOR’
Prof. Dr. Adızel, her yıl İran’ın Urmiye Gölü’nden nisan aylarında gelip Van Gölü havzasında bir süre konaklayan flamingoların, kasım ayı sonlarına doğru daha sıcak olan Afrika ülkelerine göç ettiklerini, ancak bu yıl kış aylarının daha sıcak geçmesi nedeniyle flamingoların havzadaki sazlık alandan ayrılmadığını belirtti.
Prof. Dr. Adızel, “Flamingo ve diğer kuş türleri normalde kış mevsiminde Van Gölü havzasını terk ediyordu. Bu yıl flamingolar gitmedi. Biz bunu da genel olarak küresel ısınmaya bağlıyoruz.
Yani, Van eskisi kadar artık çok soğuk olmuyor. Van Gölü havzası da kuraklıktan etkileniyor. Havzada bulunan sulak alanlardaki bazı kuş türlerinin göç olayını da etkilemiş oluyor” diye konuştu.

‘HAVZADAKİ SAZLIKLAR DA KURAKLIKTAN ETKİLENDİ’
Kuraklığın, özellikle Van Gölü havzasındaki sazlıkları etkilediğini anlatan Prof. Dr. Adızel, şöyle devam etti:
“Van Gölü havzası kuraklıktan etkilendi. Ama onun ötesinde özellikle suyu sığ olan, yani çok derin olmayan Van Gölü havzasında ve bu bölgede bulunan göletlerin kısmen ya da tamamen kurumasına neden oluyor.
Saray bölgesindeki Akgöl, bu yaz tamamen kurudu. Onun dışında kıyı çizgisinin değişmesine neden oluyor. Kıyılar sulak alanlarla buluşma noktalarıdır. Su çekildiği zaman bu kıyı çizgisi de suyla birlikte suya doğru yaklaşıyor.
Dolayısıyla sazlık ve bataklık alanlar susuz kalıyor ve zamanla kurumaya başlıyor. Bu da kıyı çizgisinde birtakım dengesizliklere neden oluyor. Bu da kıyıdaki su kuşlarını etkiliyor. Kuraklık sulak alanları olumsuz yönde etkiyor.
Kuşların konakladığı bu bölgeler kuraklıktan nasibini alıyor. Maalesef yok ediliyor. Durum böyle olunca da yeni kıyı çizgisinde yeni noktaların açılması da zaman alıyor. Bütün dünya olarak küresel ısınmayı önleyecek tedbirlerin alınması gerekiyor.
Bireysel olarak en azından suya ve çevreye zarar verecek faktörleri daha az kullanmak, daha dikkatli kullanmak, daha akıllı tarım sulamasına geçmek, gölleri, nehirleri besleyen özellikle tarım sulamasını minimuma indirmek gerekir.”
]]>“BALIK STOKLARINI OLUMSUZ ETKİLEYECEK”
Prof. Dr. Saadet Karakulak, “İstanbul Boğazı’nın özellikle kuzey bölgesinde gırgır avcılığı yapılabiliyor. Yasal olarak da bu uygun çünkü 24 metreden derin sahada gırgır balıkçılığına, balıkçılık yönetiminde müsaade edilmekte. Fakat bunu bilimsel olarak değerlendirdiğimizde aslında boğazlar balıkların geçiş noktaları. Biz biyolojik koridor olarak nitelendiriyoruz. Farklı iki deniz bölgesinde göç eden balıklar, bu noktalardan geçerken boğazlarda, özellikle durarak vücut adaptasyonunu geliştirdikleri sahalardır. Bu sahalarda yoğun avcılık faaliyetinin olması balık stoklarını olumsuz etkileyecektir. Balık stoklarımıza baktığımızda her yıl av miktarımızın git gide düştüğünü görmekteyiz” diye konuştu.
“ENDÜSTRİYEL BALIKÇILAR SIĞ ALANLARDA AVCILIK YAPAMAZ”
İstanbul Boğazı’nda geçmişten günümüze her zaman balıkçılık faaliyetinin yapıldığını hatırlatan Karakulak, “Yapılan faaliyet genellikle geleneksel, küçük ölçekli balıkçılık düzeyinde kalmıştır. Fakat son yıllarda teknolojinin gelişmesi ile balıkçılık faaliyetlerinin daha da büyümesine yol açıldı. Önemli olan aşırı avcılığın yapılmaması lazım. Endüstriyel teknelerin avcılık kotası olmadığı için fazla avcılık yapabilmekte. Hem deniz çayırlarını korumak hem de küçük ölçekli balıkçıya avcılık yapabilecek alanı bırakmak için endüstriyel balıkçılar 24 metreden sığ alanlarda avcılık yapamazlar” dedi.
“BALIĞA İSTANBUL BOĞAZI’NDAN GEÇME ŞANSI TANINMALI”
Gırgır avcılarının kıyı şeridinde avlanmasının balıkçılığı olumsuz etkilediğini belirten Karakulak, “Balıklar, dar bir koridordan geçince ister istemez balıkçılarımız da kıyılarda daha fazla avlanma eğiliminde olmakta. Daha geniş alanda avcılığın yapılması lazım. Bu balığa en azından İstanbul Boğazı’ndan geçme şansı tanınmalı. Marmara Denizi’nin diğer sahalarında avcılık yapılabilir” ifadelerini kullandı.
“KOMŞUMUZDA OLMAYAN YASAK BİZDE NİYE VAR”
İstanbul Boğazı’nda balıkçılık yapan gırgır teknesi sahibi Mustafa Nursu, “Yasak için 24 metre dendiği zaman, 24 metrenin içini yasaklamak isteniyorsa bütün herkese yasak olması lazım. Küçük balıkçıya, büyük balıkçıya herkese yasak olmalı. Bize zaten yasak, endüstriyel balıkçı olarak bize yasak. Bulgaristan, Yunanistan, hiç birinde böyle bir yasak yok. Komşumuzda olmayan yasak bizde niye var” şeklinde konuştu.
“BİZ KIYIYA GELMİYORUZ, KIYI BİZE DOĞRU GELİYOR”
Sosyal medyada yayınlanan ‘Gırgır tekneleri kıyı sularında balık avlıyor’ şikayetlerini değerlendiren balıkçı Mustafa Nursu, “Kıyılarda ağ atılmıyor, kıyı şeritleri denize doğru uzadı. Biz kıyıya gelmiyoruz, kıyı bize doğru geliyor. Belediyeler yol yaptılar, arkamda kazıklı yol var. Kıyıdan 100 metre denizde, kıyı bize doğru geliyor. Kimse ağını kıyı şeridine, yani yasak olan bir yere ağ atmak ister mi? Zaten biz şu anda boğazın, Marmara Denizi’nin yüzde 30’unu kullanıyoruz. Yüzde 70’i zaten yasak edilmiş vaziyette” dedi. 24 metre kuralının denenmek için konulduğunu söyleyen Nursu, “Bize, ‘Bir yapalım, deneyelim. Eğer işimize yaramazsa kaldırırız’ dediler. Bu zamana kadar hiçbir şeyi de kaldırdıklarını görmedim” ifadelerini kullandı.
“BAŞTAN AŞAĞIYA ENDÜSTRİYEL BALIKÇILARA OYNANAN BİR OYUN”
24 metre yasağına uyulmadan yapılan avcılığın balık popülasyonunu etkilediği yönündeki açıklamalara katılmadığını belirten Nursu, “Koydukları yasağın hiçbir faydası yok. Baştan aşağıya endüstriyel balıkçılara oynanan bir oyun. Başka hiçbir şey değil. Biz de hocayız, diplomasız hocayız. Dededen babaya, babadan oğula, şimdi oğuldan toruna kaldı. Yaptıkları ayıptır” dedi. Yasağa uymayan balıkçıların tekne plakalarının iptal edildiğini hatırlatan Mustafa Nursu, “Bizim plakamızı iptal ediyorlar. Neymiş, az bir şey yasak alana girmişiz. Olabilir bu, teknelerin el freni yok ki. Ağın altını attıktan sonra biraz içeri girmiş olabiliriz veya girmemiş olabiliriz. Plaka iptal olduğu zaman benim avcılığım, balıkçılığım biter. Siz balıkçılığa bu kadar zarar verdiğimizi düşünüyorsanız, gelin buyurun. Motorlarımızı alın elimizden, verelim gönüllü olarak. Değerini verin, balıkçılığı da iptal edin olsun bitsin” diye konuştu.
]]>