İbrahim Tatlıses konuyla ilgili “Benim evim varken ben evimi kızıma veremiyorum. Böyle bir şey olabilir mi? Şimdi vereceğim ama… Babası ev tutmayacak mı? Göreyim bakayım nasıl baba! Torunumla aramda bir sorun yok ama bu saatten sonra olabilir. Ben onlara sahip çıktım. O babalığı öğrenecek önce. Benim çocuğum kiradayken onun çocuğuna ev veremem. Babalık nasıl yapılır onu öğrensin” demişti.
Bu olayın ardından İbrahim Tatlıses ile büyük oğlu Ahmet Tatlıses arasındaki gerilim iyice tırmandı.
“OĞLUMUN AĞIRINA GİTTİ”
Ahmet Tatlıses, oğlu Mert’i evinden çıkaran babasına adeta ateş püskürdü. Tatlıses, “Ramazan ayı ve bayram dâhi dinlemeyen İbrahim Bey’in asılsız ithamlarından sonra ben de birkaç şey söylemek istiyorum. Oğlum Mert’e yıllar önce kendi isteği ve rızasıyla sahip olduğu evlerden birini verdi, verdi derken tapusunu değil tabii ki de… Zaten aynı sitede bulunan diğer evlerinde de rahmetli babaannem ve amcam yaşıyordu. Oğlum 6 yıl önce evlendi ve orada ailesiyle yaşamaya devam etti. Sonra kendisi bunu yeni fark etmiş gibi dava açtı. Oğlumun evi terk etmesini ve geriye dönük kiraları faiziyle istedi. Düşünün bir eviniz var ve siz yıllar sonra fark ediyorsunuz ki, evinizi torununuzu işgal etmiş ve siz yıllarca bunu fark etmemişsiniz. Ne kadar enteresan değil mi? Ben alışkınım elbette… Oğlumun ağrına gitti ama asıl sebebini İbrahim Tatlıses’in yaşadığı gelgitler ve bana olan tepkisinden olduğunu biliyoruz” dedi.
“AHMET ŞİMDİ GÖRECEK”
İbrahim Tatlıses de oğlunun açıklamalarının ardından ”Ahmet, bana ‘aklı melaikeleri yerinde değildir’ diyerek iftira attı. ‘Sağlamdır’ raporu almak için beş tane hastane dolaştım.Hepsi, ‘akıl sağlığı yerindedir’ raporu verdi. Yetinmedim, bir de adli tıptan rapor aldım. Hakim, ‘Akıl sağlığı yerinde değilse, bin 500 şarkıyı nasıl ezbere okuyor?’ dedi. Ahmet şimdi görecek! Baba-oğul ilişkisi nasılmış, görecek.Bodrum’da verdiğim dört evi de kendisinden alacağım. Evlatlıktan reddedemiyorum, ama reddi miras yapacağım. Ona verdiğim yedi dükkanı da daha önce batırdı, başkalarına devretti. Ben çocuklarıma ve torunlarıma bugüne kadar hep baktım. Hepsinin evleri, arabaları alındı, maaşları ödeniyor. Şimdi yeni bir site evler yaptırıyorum, o dairelerden de evlatlarıma vereceğim. Ama Ahmet adam olmaz! Kardeşlerinin de malına çökmüş. Artık yok öyle beleşten bir hayat! Bundan sonra babalık neymiş, görecek gününü!” diye konuştu.
Tüm bunların ardından Ahmet Tatlıses, İbrahim Tatlıses’in ‘Akıl sağlığım yerinde’ sözlerine avukatı aracılığıyla yanıt verdi:
“Son günlerde Sayın Ahmet Tatlıses ve İbrahim Tatlıses arasında devam eden hukuki süreçlerle ilgili basına yansımış gelişmeler üzerine tarafımızca açıklama yapmak ve devam eden hukuki süreçler ile ilgili kamuoyunu doğru bilgilendirmek gereği hasıl olmuştur” şeklinde başlayan paylaşımda; şu ifadeler yer aldı: Müvekkil Sayın Ahmet Tatlıses tarafından babası İbrahim Tatlıses’e vasi atanması talebi içeren dava dosyasında, İbrahim Tatlıses’in akıl sağlığı durumu ile ilgili birbiriyle çelişen üç adet sağlık raporu bulunmaktadır. Ancak iş bu sağlık raporlarının düzenlenmesine vesile olan tıbbi muayenelerin en kapsamlısı Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Ana Bilim Dalı tarafından yapılmış ve kapsamlı muayene neticesinde İbrahim Tatlıses’in akli dengesinin tam olarak yerinde olmadığına dair rapor tanzim edilmiştir. Sürecin devamında İzmir 11. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce İbrahim Tatlıses’in adli tip kurumuna sevkine karar verilmiş, ancak İbrahim Tatlıses adli tıp kurumunca verilmiş olan randevu günlerine iki kez uymayıp yargılama sürecini yavaşlatmış ve neticeten yine kendisi için verilmiş randevu günlerinden farklı bir tarihte adli tıp kurumuna gitmiştir.
“KÖTÜ NİYETLİ VE GERÇEK DIŞIDIR”
“Bahse konu davanın, taraflar için öneminin son derece yüksek olmasına rağmen İstanbul Adli Tıp Kurumu’nca İbrahim Tatlıses üzerinde oldukça kapsamsız bir muayene sonucunda rapor tanzim edilmiş olup iş bu rapora karşı da itiraz haklarımızı kullanıp, İbrahim Tatlıses hakkında kapsamlı bir sağlık durumu raporu aldırılmasını talep edeceğimizi duyurmak isteriz. Bununla beraber İbrahim Tatlıses, 29 Haziran 2022 tarihinden beri devam eden yargılama sürecinde yapılmış olan duruşmaların hiçbirine katılmamış ve dolayısıyla hâkim karşısına çıkmamıştır. Anlaşılacağı üzere İbrahim Tatlıses’in basın organlarında yer alan ‘Ahmet, bana akli dengeleri yerinde değil diyerek iftira attı. Sağlamdır raporu almak için beş tane hastane dolaştık. Hepsi akıl sağlığı yerindedir raporu verdi. Yetinmedim, bir de adli tıptan rapor aldım. Hâkim, akıl sağlığı yerinde değilse 1500 şarkıyı nasıl ezbere okuyor dedi’ şeklindeki beyanlarının tümü kötü niyetli ve gerçek dışı beyanlardır.”
“Ek olarak bahse konu davanın başından itibaren yalnızca Sayın İbrahim Tatlıses’in akıl sağlığı sebebiyle değil, ekonomik irade biçiminin, alkolle kumar bağımlılığının kendisini yoksulluğa düşürme tehlikesi olduğunu ve bu sebeple kendisinin, çevresinde bulunan art niyetli şahıslardan korunması amaçlı açıldığı gerek müvekkil gerekse tarafımızca defalarca ifade edilmiştir.”
“RAPOR TANZİM EDİLDİ”
“Nitekim tahkikat aşamasında Sayın İbrahim Tatlıses’in kendisinin ve şirketlerinin mali gelir – gider tabloları, tarafı oldukları icra ve vergi dosyaları, banka hesap giriş – çıkışları, taşınır ve taşınmaz mal varlıklarındaki artma ve azalma durumları ve bir çok benzer hususun değerlendirildiği bir bilirkişi raporu aldırılmasına, alkol ve kumar bağımlılığı iddialarının doğru olup olmadığının tespiti amacıyla tanık dinlenmesine karar verilmiş ve Sayın Mahkemece belirlenen bilirkişi heyeti tüm bu durumları detaylıca araştırıp, ‘sonuç olarak kısıtlı adayının banka nezdindeki bireysel hesaplarında çok büyük tutarlarda giriş-çıkışların olmadığı, Türkiye’nin önemli sanatçılarından biri olarak kabul görmüş birisi olması, müzik etkinliklerinde tercih edilen ve müzik çalışmalarında yüksek gelir elde ettiği varsayılan bir sanatçının banka hesaplarındaki bakiye tutarlarının müzik piyasasında sözü geçen bir sanatçı kazancı ile uyumlu bir görüntü sergilemediği, kısıtlı adayı adına kayıtlı hesaplar üzerinde icra dairlerine ait haciz blokelerinin olduğu, banka hesaplarına girişlerin daha çok telif ücretleri ve emekli maaş tutarlarının yatırıldığı ve bu tutarların talimat ile üçüncü kişiler tarafından nakit olarak para çekme işlemlerinden oluştuğu, inceleme dönemi içerisinde bankalardan kullandığı kredilerin düzenli olarak ödenmediği, gecikmeli ödendiği, kredilerindeki gecikmeler nedeniyle bankada takip borç aşamasına geçerek banka kredibilitesini büyük ölçüde olumsuz olarak etkilemesine neden olduğu, kısıtlı adayı adına kayıtlı gayrimenkullerin üzerinde çok fazla haciz Şerhlerinin olduğu, tüm bu hususlar neticesinde kısıtlı adayı İbrahim Tatlıses’in gerek şahsının ve şirketlerinin finansal durumunu gerekse buna bağlı olarak mal varlığını iyi yönetemediği ve mali durum bozulmasının 2020 yılı sonrası giderek arttığı özellikle gözlemlenmiştir’ şeklinde rapor tanzim etmiştir.”
“KUMAR VE ALKOL BAĞIMLILIĞININ KENDİSİNE VERDİĞİ ZARAR DOĞRULANDI”
Ayrıca davada tanık olarak dinlenen şahıslarla kısıtlı adayı İbrahim Tatlıses’in alkol ve kumar bağımlılığının ve bu durumların kendisine verdiği zararları doğrulamışlardır. İş bu rapor da müvekkil Sayın Ahmet Tatlıses’in, babası İbrahim Tatlıses için ekonomik durum iradesinin kendisini yoksulluğa düşüreceği yönündeki iddiasının ispatı niteliğindedir.
]]>Menajerlere geçmişten borçlar olduğu için sorunlar yaşadıklarını söyleyen Arat, Al Musrati ve Ernest Muçi transferleriyle ilgili önemli bilgiler verdi. Maliyetleri nedeniyle tartışmalara neden olan iki ismin nasıl transfer edildiğini anlatan Arat, dikkat çeken açıklamalar yaptı.
Kadro dışı bırakılan oyuncularla ilgili gündem sarsan bir itirafta bulunan Arat, takımdan gönderdikleri oyuncular sayesinde elde ettikleri kazancı açıkladı.
Öte yandan, geçmiş yönetim tarafından yapılan bazı harcamaları ve alınan kararları divan kurulu üyeleriyle paylaşan Hasan Arat, bilinmeyen gerçekleri gün yüzüne çıkardı.
Hasan Arat’ın açıklamalarından satır başları:
“Transfer döneminde Avrupa’daki gelişmeleri izledik. Son derece kısıtlı imkanlar vardı ara dönem olduğu için. Bize önerilen oyuncuları hocamıza teklif ettiğimizde, Santos ‘Onların oyuncularını kiralık oynatmam, benim Semih’im, benim Demir Ege’m çok daha iyi’ dedi. Ve onları oynatmaya başladı.”
“BİZİMLE ÇALIŞMAK İSTEMEDİLER”
Sona doğru tekrar piyasaya çıktık. Menajerlerle görüşüyoruz, çok nahoş cevaplar almaya başladık. ‘Ne oluyor, bizim menajerlerle ilişkimiz nasıl?’ diye arkadaşlara sordum, ‘İyi değil’ dediler. Meğer bizim menajerlere 10 milyon Euro’ya yakın borcumuz varmış. Bizimle çalışmak istemediklerini söyledi çoğu.
“KULÜBE GİRİŞLERİNİ YASAKLADIK”
“Biz geldik Vida’nın menajeri dava açtı, 2 milyon Euro. Vida 2018’de geldi Beşiktaş’a. İnanılmaz ilişkiler ve çelişkiler. Bütün menajerlerin kulübe girişini yasakladık. Samet Aybaba kimseyi içeriye sokmuyor.”
“BİR BAKIYORUZ GÖRÜŞMÜŞÜZ, ALAKASI YOK”
“Ne yapıyorlar biliyor musunuz? Sosyal medyada isim atıyorlar. Bir bakıyoruz oyuncularla görüşmüşüz, halbuki alakası yok. Bir bakıyorsunuz o oyuncuların isimleri gazetelerde, sohbet odalarında, menajerler her şeyi organize ediyorlar ve Beşiktaş’ı sanki almak zorunda bırakıyorlar. Hoca dedi ki, ‘Benim 2 tane oyuncu isteğim var. Bir tane kiralık aldık, öbür 2 oyuncuyu alamıyorsak esas transferi yazın yapalım’ dedi. Biz bu iki oyuncuyu aldık. Nasıl aldık onu anlatacağım şimdi.”
“MENAJERİ KABUL ETMEDİ ÇÜNKÜ…”
“Biz Varşova’ya gittik Hüseyin Yücel’le, Muçi’nin transferi için. Varşova vermiyor, çünkü çok kıymetli oyuncuları. Sonunda gece yarısına doğru bir rakamda anlaştık. Fakat oyuncunun menajeri Avusturya’da, o kabul etmiyor çünkü oyuncuyu Aston Villa istiyor. Gece oyuncunun menajeri geldi, onları da ikna ettik ve sabah Muçi’yi İstanbul’a getirdik. Menajerlik ücretinin yarısını da Hüseyin Yücel kendi cebinden bağış yapmadan halletti.”
“MUSRATI’NİN MENAJERİ YOK”
“Al Musrati hem Avrupa’da hem Portekiz’de hem de Türkiye’de almak için çaba sarf edilen bir isim. Bizim ilişkilerimiz neticesinde belli bir anlaşmaya geldik ve menajersiz anlaşık. Musrati’nin menajeri yok. Ve kendisi geldi, evvelsi gün de evladı oldu. Kendi ülkesinde kullanılan lisanla ‘Kartal’ ismi yerine geçen ‘Yusufi’ adını verdi.”
“BEŞİKTAŞ’IN İSMİ VE İMZASI BUNA YETTİ”
“Divan başkanım sordu, ‘Bu oyuncuları nasıl aldınız?’ dedi. Beşiktaş masaya oturduğu zaman çok kuvvetli. Hiç teminat vermedik, 4 yıl vadeyle ödemelerle aldık. Beşiktaş’ın ismi ve imzası buna yetti. İnanın ben tüm yaşadığımız sıkıntılara rağmen çok mutlu oldum. Bizden ne teminat mektubu istediler, ne kişisel garanti istediler, sadece Beşiktaş’ın imzasıyla 3,5 yılın üzerinde vadeyle oyuncuları verdiler.”
“BEŞİKTAŞ’TA DİSİPLİN BİTMİŞTİ”
“5 tane oyuncuya kadro dışı kararı verdik. Bizi çok eleştirdiler. Hocamızın haberi vardı. Bunu yapmak zorundaydık çünkü Beşiktaş’ta disiplin bitmişti. Beşiktaş’ta çok büyük sıkıntı vardı. Bir oyuncu, diğer oyuncuya, ‘şu maçta çıkıp oynama’ diyebiliyordu. O noktaya gelmişti.”

“HEMEN YOLLADIK”
“Bu oyuncuları kadro dışı bırakır bırakmaz, menajerleri devreye girdi. Bailly’yi hemen yolladık, oradaki karımız yaklaşık 3,5 milyon Euro. Onana’nın menajeri gelsin dedik, menajeri yok. Dört yıllık anlaşma yapmışız, 10 milyon Euro maliyeti var, vergi hariç.”

10 SENEDİR UYUTULDUK
“KPMG raporunu Divan Kurulu’na sorduk. Var mı böyle bir rapor? Bu rapor İçişleri Bakanlığı müfettişleri inceliyor, yeni gelen yasayla bu raporlar bakanlığa gidiyor. Açılan davaların hepsi zaman aşımına uğruyor. Burada da enteresan bir durum var. Ne olduğu belli değil, bu işle uğraşıyoruz. Ernst & Young raporunu sorduk, kimse açıklamadı. ‘Kasamızda’ dediler. Raporu sorduk, yazı yazdık. “10 yıl geçti, imha ettik” dediler. Yönetimden istedim, 80 Bin Dolar para ödemişiz rapora! Beşiktaş Kulübü’nde rapor yok! Ernst & Young’a raporu kime teslim ettiklerini sorduk, cevap yok. 10 senedir hepimiz uyutulduk.”
“CEYHUN KAZANCI’NIN GÖREVİ NEYDİ?”
“Ceyhun Kazancı’nın görevi neydi? Sportif direktör… Ceyhun Kazancı, 17 Temmuz 2021 tarihinden 2023’e kadar Futbol A.Ş.’nin genel müdürlüğünü yapmış. Yönetim Kurulu kararı var elimde.”
“ENTERESAN BİR KONSER VAR”
“Enteresan bir konserimiz var, Göksel konseri. Kulüpte Gergedan Yapım diye bir şirket var. Kulübün içinden oluşuyor bu kişiler. Firmanın sahibini tenzih ederim ama organizasyon o şekilde. 1 milyar 920 milyon liralık bir fatura kesiliyor ve parasının %80’i falan tahsil ediliyor. Sanatçıya verilen parayı öğrendik, inanamazsınız. Konser de yapılmadı. Bu işin ne olduğunu hala bilmiyoruz.”
]]>Yunuseli Havaalanı’ndan eğitim amaçlı kalkan TC-UTT T2002JF model 2002 eğitim uçağı, kalkışından kısa bir süre sonra havalimanına 500 metre mesafede, bir eve çarpıp sokağa düştü.
Uçak alev alırken, sokakta park halinde bulunan araçlar da yanmaya başladı. Yangın nedeniyle zaman zaman patlamalar meydana geldi.
Bölgeye sevk edilen itfaiye ekiplerinin müdahalesiyle yangın söndürülürken, uçağın pilotu Furkan Otkum (27) ile öğrenci pilot Murat Avşar’ın (31) hayatını kaybettiği belirlendi.
Cenazeler otopsi işlemlerinin ardından İstanbul ve Mersin’de toprağa verilirken, uçak enkazı da Ankara’dan Bursa’ya gelen kaza kırım ekibinin incelemelerinin ardından bölgeden kaldırıldı.

2 PİLOT ÖLMEDEN DAKİKALAR ÖNCE GÖRÜNTÜLENDİ
Pilotların kazadan dakikalar önce Yunuseli Havalimanı’nda güvenlik kameralarına yansıyan görüntüleri ortaya çıktı.
Görüntülerde öğrenci pilot Murat Avşar’ın çantasıyla aprona doğru yürüdüğü, pilot Furkan Otkum’un Avşar ile uçağın başında sohbet ettikten sonra son incelemelerini yaparak, uçağa bindiği, 15.05 sıralarında pistten hareket ettiği görüldü.
Uçak 15 dakika sonra, saat 15.20’de teknik bir nedenden dolayı kaza kırıma uğrayarak düşerken, havalimanındaki diğer pilotların panikle koşması ve uçağın düştüğü sokaktan yükselen siyah dumanlar da görüntülere yansıdı.

3 YETKİLİNİN İFADELERİNE BAŞVURULDU
Kazayla ilgili Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı’nca soruşturma başlatılırken, savcılık koordinesinde soruşturmayı sürdüren polis ekipleri, uçağın bağlı olduğu şirket sahibi Yenal Ahmet T., uçakların sivil havacılık uçuş kurallarını denetleyen Fevzi A. ve uçak teknisyeni Mustafa K.’nin ifadelerine başvurdu.
Asayiş Şube Müdürlüğü’ne götürülen 3 yetkili, işlemlerinin tamamlanmasının ardından serbest bırakıldı.
4 KİŞİLİK BİLİRKİŞİ HEYETİ GÖREVLENDİRİLDİ
Havayolu şirketindeki 3 görevli hakkında, ‘Taksirle ölüme sebebiyet verme’ suçlamasıyla açılan soruşturma kapsamında, uçağın düşüş nedenin belirlenmesi için 13 Kasım 2023’te kaptan pilot İsmail Bingöl, Sivil Hava Ulaşım Hizmet Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Özlem Çapan Özeren, teknisyen Özay Bodur ve A Sınıfı İş Güvenlik Uzmanı Orhan Kara’dan oluşan, 4 kişilik heyet kuruldu.
‘YETKİLİ SERVİSİN RAPORU HATALI DEĞERLENDİRMEYE YOL AÇTI’
Çalışmalarını tamamlayan ekip, hazırladığı Bilirkişi Heyet Ön Raporu’nda, uçak motorunun üretildiği Avusturya’daki fabrikanın yetkili servisinin karbüratör incelemesinde, ayar vidalarının gevşek olması nedeniyle karbüratör hava yakıt karışımının fakir olduğu yönünde değerlendirme yaptığı, buna göre hazırlanan raporda, ‘üretici tavsiyelerine riayet edilmemesi, karbüratör hava yakıt karışımının fakir olması neticesinde motor performansının düşmesi ve motor gücünün hava aracını taşıyamaz hale gelmesi’nin bakım faktörü olarak uçağın düşme nedenlerinden biri olarak değerlendirdi. Buna göre, fakir çalışmanın motor performansını etkilemesi konusunun ana fabrikaya sorulacağının ifade edildiğine de raporda yer verildi.
Ancak teknik prosedürün, yetkili servisin değerlendirmesini doğrulamadığına dikkat çekilen raporda, “bahse konu karışım ayar vidasının sıkıldığında fakir karışım olacağı, gevşetildiğinde ise zengin karışım olacağı açık olarak belirtilmektedir. Dava konusu olaydaki durumda hava aracının motorunun fakir çalışmadığı, zengin çalıştığı anlaşılmaktadır. Dolayısı ile Rotax’ın yetkili servisi Luciano Sorlini firmasının karbüratörlerin fakir karışımda olduğu yönündeki değerlendirmesi hatalıdır. Yapılan hatalı değerlendirme, Ulaşım Emniyeti İnceleme Merkezi’nin (UEIM) yaptığı nihai değerlendirmeye de yansımış ve böylece raporun bu hatalı değerlendirmeyi içermesine yol açmıştır” denildi.
AVUSTURYA’DAKİ FABRİKAYA MÜZEKKERE YAZILACAK
Raporda, uçak kazası sonrası dava konusu olay kapsamında denetime elverişli rapor hazırlanabilmesi, kusur durumunun değerlendirilmesi için Hava Motor İnceleme Raporu’nun, Avusturya’da bulunan Rotax ana fabrikasına gönderilerek, motorun zengin çalışmasının performans etkisi hakkında ve karbüratörlerle ilgili daha doğru ve kesin bilgilerin alınabileceği belirtilerek, fabrikaya müzekkere yazılması istendi.

Diyarbakır 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya, tutuklu müteahhitler Sedat Eser, Mehmet Şirin Yiğit, Şeyhmus Yiğit, inşaat mühendisi fenni mesul Tevfik Demir, tutuklu bulundukları cezaevinden Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi’yle (SEGBİS) katılırken, avukatları ise salonda hazır bulundu.
Duruşmada savunma yapan Sedat Eser, Galeria Sitesi’nin eski halinden eser kalmadığını iddia ederek, iş yerlerinde duvarların kaldırıldığını, kolon kesme iddialarının olduğunu öne sürerek, üzerine isnat edilen suçlamaları kabul etmediğini belirtti.
Sanık Mehmet Şirin Yiğit, “İnşaatın yapım sürecinde herhangi bir katkım söz konusu değil. Hiçbir süreçte imzam yok. Tanıkların ifadelerinde kolon kesme iddiası var. Zeminin sert olduğu raporlara yansımıştır. Bilirkişi raporlarında çelişkiler mevcuttur. Tahliye ve beraatimi talep ediyorum” dedi.
Sanık Tevfik Demir de Galeria Sitesi inşaatı ile ilgili hiçbir bağlantısının olmadığını öne sürerek, suçlamaları reddetti.
Sanık Şeyhmus Yiğit ise üzerine isnat edilen suçlamayı kabul etmeyerek, tahliye talebinde bulundu.
“MARKETTE KOLON SIKINTISI VARDI”
Duruşmada tanık olarak dinlenen Feride Laçin, Galeria Sitesi inşaat halindeyken buradan ev ve büro aldığını belirtti.
Depremde komşularının da öldüğünü ifade eden Laçin, “25 yıl boyunca bu sitede oturdum. Sitenin altında olan marketten sürekli alışveriş yapardım. Markette kolon sıkıntısı vardı. Büromun bulunduğu bloğun diğer kısmı ikinci depremde yıkıldı. D blok altında ise spor salonu vardı. Orada da kolon yoktu. Yan tarafta yapılan inşaatın temel kazısı da etkiledi. Burada sadece sanıklar değil kusuru olan herkes yargılansın” dedi.
“TEMELİN RİSKLİ OLDUĞUNU SÖYLEMİŞTİK”
Tanıklardan inşaat mühendisi Mehmet Fuat Ezber ise talep doğrultusunda temel atılmadan önce zemin etüdü yaptıklarını ve zeminin taşıma gücünün zayıf olduğunu tespit ettiklerini söyledi.
O dönemlerde zeminde yer altı suyu olduğunu tespit ettiklerini öne süren Ezber, “Bu tespitler doğrultusunda rapor tuttuk. Zeminin 6 metre daha kazılıp uygun hale getirilmesi gerekiyordu. Haliyle daha da maliyetli olurdu. Bütün binalarda temel atılmadan önce zemin etüdünün yapılması lazım. Yoksa yapılan binalar riskli olur. Raporda temelin riskli olduğunu söylemiştik. Raporun projeye eklenmesi gerekiyordu ancak raporun sonradan projeye eklenmediğini öğrendik” ifadelerini kullandı.
Tanık jeoloji mühendisi Halis Dabaz da bina yapılmadan önce zemin etüdüne ilişkin hazırladıkları raporda zemin killi olması nedeniyle zayıf ve taşıma gücü düşük olduğunu tespit ettiklerini belirtti.
Rapora göre, temelin derin kazılması gerektiğini belirten Dabaz, söz konusu raporu inşaat mühendisleri odasına sunduklarını belirtti.
“DUVAR KIRDIRMAYAN ESNAF KALMAMIŞTI”
Tanık Aziz Sabri Özdemir ise sitenin altında bulunan marketin sahibi olduğunu belirterek, kolon ve kirişlere yönelik herhangi bir müdahalenin olmadığını iddia etti.
Marketin eski işletmecisinin dükkan içinde merdiven yaptığını öne süren Özdemir, “Çünkü marketin alt kısmında bulanan bölümü başkasından kiralamışlardı. Galeria İş Merkezi’nde duvar kırdırmayan esnaf kalmamıştı” dedi.
Tanık Şükrü Özkılıç da Galeria Sitesi’nde iş yerlerinin bulunduğunu ve resmi kurumlara kiraladığı için depreme dayanıklı olduğuna dair rapor tuttuğunu iddia ederek, kolon ve kiriş kesmelere şahit olmadığını iddia etti.
“SU BİRİKİYORDU”
Tanık Sabri Yılmaz ise binanın yapımından sonra sadece ilk iki yılda yağışlı havalarda binanın bodrumunda su biriktiğine şahit olduğunu öne sürdü.
Depremde yakınlarını kaybeden 2 müşteki de sanıklardan şikayetçi olduklarını belirterek, cezalandırılmalarını talep etti.
DAVA ERTELENDİ
Cumhuriyet savcısı esas hakkında hazırladığı mütalaasında, tutuklu sanıkların isnat edilen suçtan cezalandırılmasına, tutukluluk hallerinin devamına ve firari sanıkların dosyalarının ayrılması yönünde görüş bildirdi.
Avukatlar, savcının esas hakkında hazırladığı mütalaasına iştirak etmediklerini, müvekkillerinin suçsuz olduğunu savunarak, tahliyelerini talep etti.
Savunmaların ardından mahkeme, 4 sanığın tutukluluk halinin devamına karar vererek, duruşmayı 22 Mart’a erteledi.
İSTENİLEN CEZALAR
İddianamede, tutuklanan müteahhitler Sedat Eser, Mehmet Şirin Yiğit, Şeyhmus Yiğit, inşaat mühendisi fenni mesul Tevfik Demir ile haklarında yakalama kararı bulunan M.E, H.M.Y. ve İ.H.Y. hakkında “bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümü ve yaralanmasına neden olma” suçundan 22 yıl 6’şar aya kadar hapis cezası isteniyor.
]]>Ayşe Özgecan Usta, Ankara’dan Zonguldak’ta yaşayan sevgilisi Bartu Can Akkışla’nın yanına geldi.
Usta’nın kısa süre içinde evlenme isteğine Akkışla olumsuz cevap verince tartışma çıktı. Tartışmanın büyümesi üzerine Usta, Akkışla’ya ‘Kendimi atacağım’ diyerek terasa yöneldi, korkuluklara çıkıp aşağı sarktı.
Akkışla, Usta’nın yanına gidip tutmaya çalıştı ancak başarılı olamadı. 8’inci kattaki dairenin terasından düşen Usta, kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.
Gözaltına alındıktan sonra ev hapsiyle serbest bırakılan Bartu Can Akkışla hakkında intiharı öngörebileceği ancak engellemediği gerekçesiyle ‘Taksirle ölüme neden olma’ ve kapıyı kilitleyerek Ayşe Özgecan Usta’nın dışarıya çıkmasına engel olduğu gerekçesiyle de ‘kişiyi hürriyetten yoksun bırakma’ suçlamasıyla toplam 11 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.
Akkışla’nın ev hapsi, daha sonra ayda 1 kez karakola gidip imza atmasını kapsayan adli kontrol şartına çevrildi.

ÖZGECAN’IN DÜŞÜŞÜ AYRINTILI İNCELENDİ
Zonguldak 1’inci Asliye Ceza Mahkemesi’nin talebi üzerine Yüksek Fizik Mühendisi, Psikiyatri Uzmanı, Adli Tıp Uzmanı ve Olay Yeri İnceleme Uzmanı’ndan oluşan 4 kişilik bilirkişi heyetince bir rapor hazırlandı.
38 sayfalık bilirkişi raporunda, ifade ve olay gününe dair hastane raporlarının yanı sıra Usta’ya ait geçmiş psikiyatrik muayene notları da yer aldı.
Ayrıca raporda, Usta’nın korkuluklardan sarktığı ve Akkışla’nın onu tuttuğu esnada kollarına uygulanan güç nedeniyle uzun süre tutamayacağı belirtildi.

PSİKİYATRİK DEĞERLENDİRME YAPILDI
Bilirkişi raporunun Özgecan Usta’nın psikiyatrik verilerini değerlendirdiği kısımda, 2 kez depresyon ve 1 kez Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) tanısı konarak tedavi uygulandığına değinilse de “Dava dosyasındaki bilgiler ele alındığında ölen kişinin olay tarihindeki ruh sağlığı hakkında kesin bilgiye ulaşılamamıştır. Psikiyatri ilacı kullandığına dair herhangi bir gösterge bulunmamaktadır” ifadeleri yer aldı.

Kanında 1.73 promil alkol tespit edilen Usta’nın olay günü mevcut psikiyatrik durumu hakkında kesin bilgiler sağlanamadığını ancak potansiyel risk faktörleri olabileceğinin değerlendirildiği raporda, “Ölen kişinin yüksek alkol düzeyi ve psikiyatrik geçmişi; intihar riskini potansiyel olarak artıran faktörler olarak kabul edilebilir” denildi. Ancak psikiyatrik değerlendirmelerin diğer kanıtlarla desteklenmedikçe tam olarak aydınlatılmasında tek başına yeterli olmayacağı ifade edildi.
‘SEVGİLİSİNİN YUKARI ÇEKEMEYECEĞİ DEĞERLENDİRİLDİ
Raporun sonuç bölümünde Usta’nın 26,12 metre yüksekten saatte 81,36 kilometre hızla 2,3 saniyede yere düştüğü ifade edilirken, Usta’nın kanında tespit edilen 1.73 promil alkol düzeyinin bilişsel fonksiyonları ile risk değerlendirme yeteneğini ciddi şekilde bozmuş olabileceğinin değerlendirildiği belirtildi.
Usta’nın kendisini tutan sanığın kollarına uygulanan 637 Newton kuvveti, 40 saniye ile 1 dakika arasında tutabileceği belirtilen raporda, “Uyguladığı kuvvet azaltacak ve yukarı tırmanmasını sağlayacak ayaklarını koyabilecek bir balkon dış duvarı çıkması olmaması, alkol etkisiyle beden gücünü tam anlamıyla kullanamaması ve bedenin ağırlığını bırakması nedeniyle Bartu Can Akkışla’nın bu ağırlığı yukarı çekemeyeceği değerlendirilmektedir” denildi.
]]>DAHA DA İLERİYE GİTTİ
Atatürk’e yine hakaret ettiğine ilişkin haberler üzerine inceleme-soruşturma yapmakla görevlendirilen Mülkiye Müfettişi Rize’ye gitti. Orada, Şevki Yılmaz’ın ifadesini alması gerekirken kendisine yazılı olarak, “Atatürk’e hakaret edip etmediğini” sordu. Yılmaz da, Atatürk’e hakaret etmediğini öne sürdü ve ilk soruşturma dosyası kapatıldı.
İlk soruşturmadan hiçbir ceza almadan kurtulan Şevki Yılmaz, Atatürk aleyhine konuşmalarını sürdürdü. Bu arada Rize’de gazetecilik yapan bazı isimler, Yılmaz’ın hemen her konuşmasında Atatürk ve Cumhuriyet aleyhine olan söylemlerinden rahatsız oldu. Konuşmalarını videoya kaydetti, bu kişinin söylediklerini gazetelerine yazdı. Yılmaz’ın sözlerini bazı gazeteciler İçişleri Bakanlığı’na bildirdi, Rize halkının belediye başkanının sözlerinden rahatsız olduğunu belirttiler. Bunun üzerine iddiaları araştırmak için Mülkiye Başmüfettişi Muhittin Aliz ve Müfettiş Melih Özay Rize’ye gitti. Rize Valiliği’nde ki bazı üst düzey görevliler, Şevki Yılmaz’ın ifadesinin alınması için gelindiğini öğrenince, “Gitmeyin, şarlatanın birisidir, ifade alınırken olay çıkarır” denildi. Aliz, “Ne demek, adam şarlatansa şarlatan. İfadesini almadan geri dönülür mü? Ayrıca gazetecileri çağıracağız. Bu kişinin açıklamalarını hem gazetelerine yazmışlar, hem videoya çekmişler” karşılığını verdi.
GAZETECİLERE GÜVEN VERDİ
İki müfettiş gazetecileri davet etti. Ellerinde Şevki Yılmaz’ın Atatürk’e hakaretleri, Atatürk büstüne çelenk konulmamasıyla ilgili ne biliyorlarsa anlatmalarını istedi. Çoğu genç olan muhabirler, “Çekiniyoruz. Başımıza bir şey gelir” diye kaygılarını dile getirdi. Bunun üzerine Başmüfettiş Muhittin Aliz şunları söyledi: “Ben Başmüfettişim. Ne biliyorsanız söyleyin, kayıtların, bu konuda yazdığınız haberlerin bir örneğini bana verin. Bunları kimseye vermeyeceğim.” Gazeteciler, müfettişin babacan tavrından, güven veren konuşmalarından etkilendi. Ellerinde bulunan kayıtlarını CD’ye çektiler, haber kupürlerini getirdiler. Bunların incelemesinde Şevki Yılmaz’ın başkanlığı döneminde tam 26 kez Atatürk’e hakaret ettiği anlaşıldı. Aynı süreçte başka il ve ilçelere gidip yaptığı konuşmalarda da hakaretlerini sürdürdüğü tespit edildi.
Şevki Yılmaz’ın ulusal bayramlarda Atatürk büstüne çelenk konulma törenine gitmemek için, Rize’nin bir kasabasındaki doktordan rahatsız olduğuna ilişkin rapor aldığını belirten soruşturma raporunda şöyle denildi:
RAPORLAR TEK TEK İNCELENDİ
“Şevki Yılmaz, sağlıklı olduğu halde doktora gitmeden gitmiş gibi rapor aldırıyor. Amaç, Atatürk anıtına çelenk koymaya gitmemek. Doktorun raporları tek tek incelendi. Şevki Yılmaz’ın rapor aldığı günlerde kendisinin İstanbul’da, Ankara’da olduğu belirlenmiştir. Uçak biletleri de raporumuz ekinde yer almıştır.”
Müfettişler, Yılmaz’ın bu tutumu hakkında şu yorumu yapmış:
“Hemen her ulusal bayram öncesi Şevki Yılmaz’ın törene gitmemek için rapor aldığını belirledik. Sağlık Bakanlığı’na da, doktor hakkında işlem yapılması için suç duyurusunda bulunduk. Bu doktor cezalandırıldı. Şevki Yılmaz’ın, işi gücü Atatürk’e hakaret etmek olduğu soruşturma sırasında çok belirgin ve belgelerle ortaya koyduk.”
Şevki Yılmaz’ın başkanlığı döneminde son derece şımartıldığına dikkat çeken müfettişler, raporlarına şu ilginç bölümü de eklemişler: “Şevki Yılmaz, verdiği emre uymayan vatandaşlara hukuksuz bir biçimde para cezaları yazdırıyor. Atatürk’e hakaret etmekle kalmayıp, kanunlara da uymuyor. Şevki Yılmaz, kendisinin tahsilinin ‘İlahiyat Mühendisi’ olduğunu söylemesine rağmen bu da yalan. Tahsili imam hatip ortaokulu mezunu olduğudur.
ONLARI DA İNKAR ETTİ
Hacca gittiğinde de Atatürk’e hakaret etmişti. Bunu da inkar etti, basının kendisine komplo yaptığını söyledi. Tabii ki inandırıcı değildi. Savcı ile görüşmemde, ‘Bu kişi burada belediye başkanlığı yapacak yerde Atatürk’e hakaret ediyor’ dedi. Soruşturma başlattığını söyleyince, ‘Başlattınız ama kaç yıl sonra başlattınız’ dedim. Şevki Yılmaz’ın sonradan sordum Almanya’ya gittiğini öğrendik. 2 sene 9 ay hapis cezası verildi. Adamın son yıllara kadar sesi çıkmıyordu. 2004 yılında Türkiye’ye döndü.”
]]>AKP Hatay eski Milletvekili ve Çevre eski Müsteşarı Prof. Mustafa Öztürk, denetim ve ölçümlerden hafriyatın kaldırılmasına kadar yapılması gereken tüm işlerin devlet tarafından yapılıp maliyetin de şirketten alınması gerektiğini söyledi. Sadece hafriyat işinin maliyetinin 5 milyar lirayı bulabileceği ifade ediliyor.
![]()
Prof. Dr. Mustafa Öztürk
“BU YETKİYİ DEFALARCA KULLANDIK”
SÖZCÜ’ye konuşan Prof. Mustafa Öztürk, işletmelerin çevreye verdiği tüm hasarların ortadan kaldırılması için devletin acil olarak çalışmaları yapıp her türlü masrafın parasını şirketten alması gerektiğini belirterek “Hukuken yapılması gereken budur. Bu masraflar devletin de halkın da sırtında kalamaz. Biz bu yetkiyi defalarca kullandık. Devlet yine kullanacaktır. Masrafın dışında ayrıca kesilmesi gereken cezalar var” dedi.
Öztürk, müsteşarlığı döneminde baca gazı külü taşıyan bir geminin İskenderun’da battığını, denizin dibindeki maddenin çıkarılması ve çevre temizliği işlerini yapıp tüm masrafı firmadan aldıklarını söyledi.

Facianın yanlış depolamadan kaynaklandığını, dolayısıyla firmanın ağır kusuru olduğunu belirten Prof. Öztürk, 30 milyon ton toprağın kaldırılması başta olmak üzere tüm masrafları ödemesi gerektiğini şirketin de zaten bildiğini, aksi durumda uluslararası mahkemelerin devreye sokulacağını söyledi.
“CİDDİ CEZALAR UYGULANMALI”
Prof. Öztürk, Çevre Bakanlığı dışında faciadan zarar gören diğer bakanlık ve kamu kurumlarının da şirkete ciddi cezalar uygulaması gerektiğini söyledi. Öztürk, Devlet Su İşleri’nin (DSİ) su havzasına zarar verdiği, Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğünün de işin tekniğe uygun yapılmaması ve atıklar nedeniyle ceza kesebileceğini belirtti.
YENİ HEYELAN OLABİLİR
Prof. Öztürk, altın madenindeki atık depo alanında henüz heyelanın bitmediğini, yeni bir hareketlilik olması durumunda tekrar kaymaların başlayabileceğini söyledi. Öztürk, “İlk heyelan dereye doğru kaydı. Bir de üstte heyelanın olmadığı alanda yağmur suyu gölü oluşup yeni bir heyelan olabilir. Yağmur suyunun mutlaka yığına zarar vermeden drenaj edilmesi lazım” uyarısında bulundu.

9 işçiye ulaşmak için başlatılan çalışmalar sürüyor. Heyelan riskine karşı güvenlik tedbirlerinin alındığı bölgede ayrıca toprak ve su analizleri de yapılıyor.
SİYANÜR UYARISI
Prof. Öztürk, kükürt dioksit ve partikülün yanı sıra siyanür havuzundan kaynaklı olarak havadaki siyanürün ölçülmesi gerektiğini söyledi. Havadaki siyanür konsantrasyonunun yüksek olması halinde insan ve canlılar için tehlike oluşturacağını belirten Öztürk, “Bu ölçümlerin yapılıp sonucun rakamsal verilerle halka açıklanması lazım. Ölçüm değerleri limitin altında diyerek açıklama yapılması güven vermiyor” dedi.

“RAPORUNU DOĞRU YAZMAYAN CEZA ALIR”
Prof. Öztürk, depolamanın yanlış yapıldığını şirketin de orada denetim yapanların da bildiğini, raporlarda bu yanlışa işaret eden mühendis ve denetim elemanlarının cezadan kurtulacağını, ancak gelişmeleri rapor etmeyenlerin mahkemede kendilerini savunacak bir durum olmayacağını ifade etti.
Öztürk, “Mahkeme şunu sorar; ey işleten, ey denetleyen depolama işleminin yanlış yapıldığını rapor ettin mi, çalışmaların durdurulması talebini raporuna yazdın mı? ‘Ben böyle bir rapor tuttum, ama uygulanmadı’ diyen mühendis veya denetim elemanı ceza almaz” diye konuştu.
]]>Site sakinleri, bir firmayla ücret ödemeden binalarının kat karşılığında yeniden yapılması için anlaştı. İddiaya göre, inşaat firması ile ev sahipleri arasında 2023 Haziran ayında dairelerin teslim edileceği yönünde bir sözleşme imzalandı. 2022 yılında inşaatın belli bir bölümü tamamlandığında hak sahipleri inşaatın ne durumda olduğunu görmek ve incelemek için inşaat alanına geldi.
Bloğun bodrum katını gezdiklerinde hak sahiplerinden inşaat mühendisi olan Özgür Gökkaya betondaki çatlakları görünce şüphelenerek, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na incelemede bulunmaları için başvuruda bulundu.
YTÜ RAPORU: GÖÇME DURUMU BELİRLENMİŞTİR
İnşaata gelen bakanlık yetkilileri, farklı bölümlerde belirledikleri çatlaklıklar üzerine incelemek için betonun kırılmasını istedi. Beton kırıldığında projede olması gereken demir sayısından daha az demir kullanıldığı belirlendi. Bunun üzerine yetkililer inşaatı durdurma kararı aldı. Bina sakinleri belediyeye ve Yıldız Teknik Üniversitesi’nden rapor alınması için başvuruda bulundu.
Yıldız Teknik Üniversitesi’nin hazırladığı raporun sonuç kısmında, “Yapılan analizler sonucu, deprem yüklerinden oluşan ortalama kesme kuvveti taleplerinin, tüm perdelerdeki kesme kuvveti kapasitelerini aşmasından dolayı, söz konusu yapının performans seviyesi, Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği (TBDY) 2018 esaslarına göre ‘göçme durumu’ olarak belirlenmiştir. Tekniğine uygun yöntemler kullanılarak mevcut yapının TBDY 2018’de öngörülen performans seviyesini sağlayacak şekilde güçlendirilmesi tercih edilebilir” ifadelerine yer verildi.
YIKIM KARARINA İNŞAAT FİRMASI İTİRAZ ETMİŞ
Bina sakinleri bunun üzerine hukuk mücadelesi başlatarak inşaat firmasına dava açtı. Raporlar doğrultusunda inşaatın yıkılmasına karar verildi. Ancak inşaat firması yıkım kararını mahkemeye taşıyarak itirazda bulundu. Hak sahipleri şimdi mahkemeden çıkacak olası yıkım kararını bekliyor.
Binanın yıkılmasının ardından hak sahipleri daha güvenli ve depreme dayanıklı bir inşaat sürecinin başlamasını bekliyor. Hak sahipleri 2 yılı aşkındır kirada olduklarını belirterek maddi açıdan da zor durumda olduklarını dile getirdi. Öte yandan mağdur olan ev sahipleri belediyelerin, yapı denetim firmalarını sıkı denetlemesini ve bu gibi durumların önüne geçilmesi için caydırıcı cezalar verilmesini istiyor.
“PROJEDE 54 TANE DEMİR OLMASI GEREKİRKEN BUNLARIN YARISI YOK”
Hak sahiplerinden emekli öğretmen Burhan Gümüş, “İnşaat bu halindeyken biz kat sahipleri olarak kendi dairelerimizi görmeye geldiğimizde, bodrum katta bir takım çatlaklıklar gördük. Tesadüfen ki kat sahipleri arasında inşaat mühendisi olan bir arkadaşımız o çatlaklıkların normal olmadığını, hatta o çatlaklıkların üzerine beton atılarak kapatılmaya çalışıldığını belirledi. Biz de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na dilekçeler verdik. Bakanlıktan mühendis arkadaşlar geldiler. Bu çatlaklıkların normal olmadığını söylediler. Ve betonun kırılmasını istediler, inceleme için. Kırılınca, binanın normal projesinde 54 tane demir olması gerekirken, bunların yarı yarıya olmadığı görüldü. Farklı bölgelerde kırıldığında yine eksik demirlerin olduğu görüldü. Alt kata inildiğinde oralarda da kirişlerin olmadığı tespit edildi. Komik ama gerçek şey şu; alelacele, ucuz bir şey yapacağım diye hem beton kalitesinden hem de demirlerinden çalınan bir bina ortaya çıktı” dedi.
“ESKİ BİNAMIZI ÇÜRÜK DİYE YIKTIRDIK, YENİ BİNA ESKİSİNDEN DAHA ÇÜRÜK ÇIKTI”
Gümüş, üniversitelerden de inşaat halindeki yapı için rapor istediklerini belirterek, “Yıldız Teknik Üniversitesi’nden alınan rapora göre ‘Göçme tehlikesi olabilir, güçlendirilmesi tavsiye edilir’ şeklinde rapor geldi. Mahkemeler halen sürüyor. Şimdi yeni yapılan bir binanın güçlendirilmesi için uğraştılar. Yan tarafımızda komşularımızın binası var. O bina da 40 yıllık bir bina, bizim binamız da yaklaşık 40 yıllıktı. Madem bina güçlendirilecekti, biz eski binamızı güçlendirirdik. Yeni yapılan bir binanın güçlendirilmesini nasıl içimize sindirelim. Eylül 2022 yılından beri bina böyle duruyor. Müteahhit insanları cezbetmek için 2023 Haziran ayında binayı teslim etme sözü verdi. Bina yapımına 2022 Ocak ayında başlandı. 2023 Haziran ayından bu yana bize kira yardımı da yapmıyor. Sözleşmede vaat ettiği tarihte bitiremez ise sonraki 6 ayda 2 asgari ücret tutarında kira yardımı yapacağı söyleniyordu ama bunların hiçbiri gerçekleşmedi. Eski binamızı çürük diye yıktırdık, yeni bina eskisinden daha çürük halde çıktı” şeklinde konuştu.
“BURASI ŞU AN İNŞAAT DEĞİL TABUTTUR”
Mağdur olduklarını dile getiren Ali Özdemir, “Bakın burada görülen komşumuzun binası 1974 deprem yönetmeliğine göre yapılmış. Bizim binamızda aynı şekildeydi. 2018 yılı deprem yönetmeliğine göre yapılan binanın daha çürük olduğunu tespit etti raporlar. Haklı olarak biz bu durumdan şikayetçiyiz. Kesinlikle buranın yıkılmasını ve burada kimsenin oturmamasını istiyoruz. Burada kesinlikte oturmayız, hiçbir insanoğlu oturmaz, oturmamalı. Burası şu an inşaat değil tabuttur. Bizim eski binamız çürüktü ve bu sebeple yıkıldı. Yeni yapılan bina ondan daha çürük. Eski binamız keşke yıkılmasaymış. Onda oturmaya, hatta onu belki güçlendirmeye gitseymişiz. Emin olun bundan daha güvenli şekilde otururmuşuz” diye konuştu.
“BU FİRMANIN YAPMIŞ OLDUĞU BÜTÜN BİNALARIN İNCELENMESİNİ İSTİYORUM”
Gülten Özdemir ise, “Binamız yapıldı ama eskisinden daha çürük oldu. Bu binada ben oturamam. Ama bu firmanın yapmış olduğu bütün binaların incelenmesini istiyorum. Bunu bakanlarımız ve Cumhurbaşkanımızdan rica ediyorum. Biz buranın yıkılıp yeniden yapılmasını istiyoruz” dedi. Yılmaz Balcı da geçen yıl yaşanan deprem felaketiyle korkularının daha da arttığını belirterek, “Böyle bir binada oturulmaz. Zaten 6 Şubat depremlerinden dolayı korkumuz var. Benim gibi diğer hak sahipleri de korkuyor. Bina kesinlikle yıkılmalı. Mahkeme süreci olduğu için belediye yıkma kararını uygulayamıyor” ifadelerini kullandı.
]]>Eşinin ölümünün ardından yalnız kalan Akbay, Kaklık Mahallesi’nde yaşayan ve Özbekistan uyruklu bir kadınla evli olan yeğeni Musa Akbay’dan kendisine uygun bir eş bulmasını istedi.
Akbay, yeğeni Akbay aracılığıyla Özbekistan’da yaşayan Zulkhunur K. ile cep telefonunda görüşüp, tanıştı. İkili, 10 gün sonra evlenme kararı aldı. Akbay, Zulkhunur K.’nin, Türkiye’ye gelebilmesi için tüm masraflarını karşıladı.
18 Temmuz 2023’te Denizli’ye gelen Zulkhunur K., Akbay ile dini nikah yaptı. Nikahtan 2 gün sonra Zulkhunur K., Akbay’ın evinden hiçbir eşyasını almadan yalın ayak kaçıp, polise başvurdu.
İfadesinde evlenmek amacıyla Özbekistan’dan geldiğini ancak Akbay’ın kendisine cinsel saldırıda bulunduğunu, sürekli darbederek eşyalarını da gasbettiğini söyleyen Zulkhunur K. şikayetçi oldu.
TUTUKLANIP, DAVA AÇILDI
Zulkhunur K., hastaneye sevk edilerek darp raporu alındı. Raporda, vücudunun çeşitli yerlerinde darp sonucu oluşmuş 50’ye yakın morluk olduğu belirtildi.
Polis ekiplerince gözaltına alınıp, hakkında suçlamaları reddeden Ramazan Akbay, 21 Temmuz’da tutuklandı.
Akbay hakkında ‘kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma’, ‘yağma’, ‘nitelikli cinsel saldırı’ suçlarından 45 yıla kadar hapis cezası istemiyle 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı.
Akbay’ın yakınları, avukat Salim Kutlutürk ile görüşerek durumu anlattı. 8 Şubat’ta görülen duruşmada, müvekkilini savunan avukat Kutlutürk, Zulkhunur K.’ye olay günü verilen raporda; vücudundaki morlukların olaydan öncesine ait olduğunu, olay günü darbedilmesi halinde vücudunda ancak kızarıklıklar olabileceğini ifade etti. Bunun üzerine mahkeme heyeti, Akbay’ın cezaevinden tahliyesine karar vererek duruşmayı erteledi.
“ÖZBEKİSTAN’DA ŞİDDET MARUZ KALMIŞ OLABİLİR”
Salim Kutlutürk, Zulkhunur K.’nin yalan söylediğini öne sürerek şunları kaydetti:
“Bunları raporlarla ortaya çıkardık. Evden kaçıp, yolda birilerinden yardım istiyor. Evden kaçarken güvenlik kamera kaydı bile var. Eve girerken hiçbir sorun yok. Birkaç dakika sonra yalın ayak evden kaçıyor.
Dosyada bazı sıkıntılar da vardı. Kadın darbedildiğini, şiddet gördüğünü ve cinsel saldırıya uğradığını iddia etmiş. Ayrıca hastanede de darp raporu alınmış. Raporda vücudunda 50’ye yakın darp izleri var. Bunlar da mor renkli şekilde belirtilmiş. Hatta 2 gün sonraki ikinci raporda bu mor renkli izlerin bazıları sarı, yeşil renklere dönmüş.
Bu izlerin mağdurun ifadesiyle çeliştiğini fark ettik. İlk görülen mahkemede, darp raporundaki bu renklerin ne anlama geldiğini ve kaç günde oluşabileceğini, darp izlerinin en az 8 veya 10 gün öncesine ait olduğunu anlattık.
Olay gününden 2 gün önce Türkiye’ye gelen kadının darbedilmesi halinde vücudunda ancak kızarıklıklar oluşabilir. Mahkeme heyeti, bizi haklı bularak müvekkilimi cezaevinden tahliye etti.
Hatta mahkeme heyeti, darp izlerinin kaç gün öncesine ait olduğunu yönelik rapor istedi. Kadın şiddete maruz kalmış ancak bunu benim müvekkilimin yapmadığını ortaya koyduk.
Muhtemelen Özbekistan’da şiddete maruz kalmış, belki de kurtulmak için Türkiye’ye gelmiş olabilir. Şu an kadının nerede olduğunu bilmiyoruz”
“6,5 AY BOŞUNA CEZAEVİNDE KALDIM”
Ramazan Akbay ise 6,5 ay kadar cezaevinden kaldığını belirterek, “Yeğenim Özbekistan uyruklu bir kadınla evlendi, mutluydular. Ben de onlardan evlenmek istediğimi söyledim. Beni bir kadınla tanıştırdılar. Bir süre telefonla konuştuk. 18 Temmuz’da Türkiye geldi. Benden 5 bilezik ve pahalı bir telefon istedi. Daha sonra alabileceğimi söyledim. Bunları isteyince vazgeçmek istedim ama o buna rağmen kalmayı kabul etti. Yeğenimin evinde dini nikah yapıldı. Ertesi gün kendi evimize gittik. Buradan kaçıp, beni suçladı. Ona hiçbir şey yapmadım” diye konuştu.
]]>Guardian’ın yayınladığı haberde plastik endüstrisnin yıllarca geri dönüşüm konusunda insanları nasıl kandırdığı ve çevreye nasıl zarar verdiği gözler önüne seriliyor.
Yeni rapora göre; plastik üreticileri 30 yılı aşkın süredir geri dönüşümün ekonomik veya teknik açıdan uygulanabilir bir çözüm olmadığını biliyordu. Yeni bir rapora göre bu, onları tanıtım yapmaktan alıkoymadı.
Raporu yayınlayan İklim Bütünlüğü Merkezi’nin (CCI) başkanı Richard Wiles, “Şirketler yalan söyledi. Onları sebep oldukları zarardan sorumlu tutmanın zamanı geldi” dedi.

Petrol ve gazdan yapılan plastiğin geri dönüştürülmesinin oldukça zor. Kimyasal olarak farklı binlerce plastik çeşidinin çoğu birlikte geri dönüştürülemediğinden, bir ayırma işlemi gerekiyor. Bu da zaten pahalı olan süreci daha da pahalı hale getiriyor. Ayrıca malzeme her yeniden kullanıldığında bozulduğu için yalnızca bir veya iki kez yeniden kullanılabiliyor.
Rapor, sektörün bu zorlukları onlarca yıldır bildiğini, ancak bu bilgiyi pazarlama kampanyalarında gizlediğini gösteriyor. Hatta endüstri içinden kişiler, plastik geri dönüşümünün ekonomik olmadığını, bunun kalıcı bir katı atık çözümü olarak kabul edilemeyeceğini ve sonsuza kadar devam edemeyeceğini söylediği de raporda yer alıyor.
Araştırma yazarları, petrol ve petrokimya şirketlerinin yanı sıra ticari birliklerinin, halkı kirlilikten korumak için tasarlanmış yasaları çiğnemiş olabileceklerini söylüyor.
TEK KULLANIMLIK PLASTİKLER
1950’lerde plastik üreticileri, sürekli büyüyen bir pazar sağlamak içim “tek kullanımlık” fikrini ortaya çıkardı. Raporun baş yazarı Davis Allen, “Tek kullanımlık plastiklere odaklanırlarsa insanların satın alacağını biliyorlardı” dedi.

1956’daki bir endüstri konferansında, bir ticaret grubu olan Plastik Endüstrisi Derneği, üreticilere düşük maliyet, büyük hacim ve tüketilebilirlik konularına odaklanmalarını ve malzemelerin çöpe atılmasını hedeflemelerini söyledi.
Ve ilerleyen yıllarda da sektör, plastiklerin kolaylıkla çöpe atılabileceğini veya çöp yakma fırınlarında yakılabileceğini kamuoyuna anlattı. Ancak 1980’lerde belediyeler market poşetleri ve diğer plastik ürünleri yasaklamayı düşünmeye başlayınca sektör yeni bir çözüm buldu: Geri dönüşüm.
GERİ DÖNÜŞÜM KAMPANYALARI
Rapora göre sektör, plastik geri dönüşümün ekonomik ve pratik açıdan uygun olmadığını uzun süredir biliyor. 1986 yılındaki bir raporda; plastiklere yönelik geri dönüşümün kalıcı bir katı atık çözümü olarak kabul edilemeyeceği belirtildi.
1989 yılında katkı maddeleri ve değiştiricileri ve vinil ambalaj malzemeleri üreticilerini temsil eden bir ABD endüstri ticaret grubu olan Vinil Enstitüsü’nün kurucu müdürü bir ticari konferansın katılımcılarına şunları söyledi: “Geri dönüşüm süresiz olarak devam edemez ve katı atık sorununu çözmez.”

Bu bilgiye rağmen Plastik Sanayicileri Derneği, 1984 yılında petrokimya firmaları ile şişeleyicileri bir araya getirerek Plastik Geri Dönüşüm Vakfı’nı kurarak sektörün geri dönüşüme olan bağlılığına odaklanan bir kampanya başlattı.
1988 yılında ticaret grubu, geri dönüştürülebilir plastiğin sembolünü piyasaya sürdü ve ambalajlarda kullanmaya başladı. Uzmanlar uzun zaman bu sembolün son derece yanıltıcı olduğunu söyledi ve son zamanlarda federal düzenleyiciler de bu endişelerini dile getirdi.
Kapalı kapılar ardında sektör liderleri geri dönüşümün gerçek bir çözüm olmadığını savundu.
DOLANDIRDILAR
Wiles, “Yaptıkları açıkça dolandırıcılık” diyor.
Rapor, sektördeki suiistimallerin bugün de devam ettiğini öne sürüyor. Son yıllarda endüstri lobi grupları, yeni plastikler, sentetik yakıtlar ve diğer ürünler üretmek için plastik polimerleri küçük moleküllere ayıran kimyasal geri dönüşümü teşvik etti. Ancak süreç kirlilik yaratıyor ve geleneksel plastik geri dönüşümünden çok daha fazla enerji tüketiyor.
Raporda kimyaal geri dönüşümün de bir çözüm olmadığına ve bunun sektör tarafından bilindiğine dikkat çekiliyor.
1994 yılındaki bir ticari toplantıda Exxon Chemical’ın Başkan Yardımcısı Irwin Levowitz, kimyasal geri dönüşümü ekonomik olmayan bir süreç olarak niteliyor. Ve 2003 yılında, uzun süreli bir ticaret danışmanı, endüstriyi kimyasal geri dönüşümü teşvik ettiği için eleştiriyor.
Raporun yazarı Allen da “Bu, daha önce gördüğümüz aldatmacanın sadece başka bir örneği, yeni versiyonu” diyor.

YASAL SONUÇLAR
Rapor, plastik endüstrisi ve geri dönüşümün irdelendiği bir dönemde geldi. İki yıl önce Kaliforniya başsavcısı Rob Bonta, fosil yakıt ve petrokimya üreticileri hakkında küresel plastik kirliliği krizine neden olma ve onu şiddetlendirmedeki rolleri nedeniyle kamuya açık bir soruşturma başlattı.
Geçen ay EPA (Birleşik Devletler Çevre Koruma Ajansı), potansiyel bir yasağa doğru atılan ilk adım olan kimyasalın sağlık incelemesini duyurdu.
2023 yılında New York eyaleti de PepsiCo’ya karşı, tek kullanımlık plastiklerin kamuyu rahatsız etme yasalarını ihlal ettiğini ve şirketin tüketicileri geri dönüşümün etkinliği konusunda yanılttığını öne süren bir dava açtı.
Ayrıca iklim krizi tırmanırken, tüm küresel sera gazı emisyonlarının yüzde 3,4’ünü oluşturan plastik üretimi ve imhasının iklim üzerindeki etkisi konusunda da endişeler git gide artıyor. Son yıllarda pek çok şehir ve eyalet, iklim krizinin tehlikelerini örtbas ettiği için petrol endüstrisine dava açtı.
Wiles, benzer şekilde petrol ve petrokimya endüstrilerinin halkı bilerek kandırdıkları gerekçesiyle mahkemeye verilmesinin iş modellerini değiştirmeye zorlayabileceğini söylüyor: “Sorunu çözmenin ilk adımının şirketleri sorumlu tutmak olduğunu düşünüyorum.”
Rapor, özellikle dış basında yankı uyandırırken geçtiğimiz günlerde de Britanya’nın su endüstrisi, çevre dostu ıslak mendillerin artık tuvalete atılamayacağını itiraf etmişti. Suda çözülebildiğini belirten etiketlerin de paketlerden kaldırılması gerektiği konuşulurken bu mendillerin su kaynaklarına ve suda yaşayan canlılara ciddi zararlar verdiği ortaya çıkmıştı.
]]>“İKTİDARIN GÖZÜNÜ RANT BÜRÜMÜŞ”
Maden sahası önünde açıklama yapan Torun, mevcut alanın genişletilmesi için ÇED raporu alınmaya çalışıldığına tepki göstererek şunları söyledi:
* “İliç’te gerçekten bir çevre katliamı, bir facia yaşandı. 9 canımızla ilgili şu anda herhangi bir haber alınamıyor. Ama saatler ilerledikçe umutlarımız da tükeniyor. Bu konuyla ilgili geçmişte Meclis’te değerlendirmeler, bu konuyla ilgili raporlar ortaya konuldu arkadaşlar. İliç faciası dün oldu ama gelişiyle ilgili her türlü eleştiri, rapor, o bölge ilgili ortaya çıkmış tehditler ifade edildi. Ama bu iktidar, gözünü rant bürümüş bu iktidar, bütün raporlara kulaklarını tıkadı, orayla ilgili bütün ortaya koyulan endişeleri duymazdan geldi.
* Bakın 2021 yılında milletvekillerimiz Meclis’te bunu konuştu. Birçok milletvekilimiz o bölgeyle ilgili raporlar sundu. Çevre ve Doğa Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcımız o günlerde heyetle gitti, bölgede oluşabilecek bir olumsuzluğu dile getirdi. Ama bu kartellerle, ülke dışındaki bu doğayı katleden bu firmalarla ortaklaşanlar bundan sorumludur.
“BURANIN NASIL BİR TEHDİT OLUŞTURDUĞUNU SÖYLEDİK AMA KULAK TIKADILAR”
* Şimdi taziye dileyerek veyahut da ölenlerimize rahmet dileyerek bu işin altından kalkamazlar. Şimdi bir başka tehditle karşı karşıyayız. Hemen arkamda, daha ileriye gidemediğimiz için buradan çekim yapılıyor şu anda. Burası için de yarın aynı tehdit söz konusu olabilir çünkü burada da siyanürlü havuz var, burada da siyanürle altın madeni işletiliyor ve şu anda da büyümesi için de ÇED raporu alınmaya çalışılıyor. Daha da fazla alanın kullanılması için ÇED raporu alınmaya çalışılıyor. Burada geçmiş dönemlerde de eylem yaptık bütün arkadaşlarımızla. Buranın nasıl bir tehdit oluşturduğunu söyledik ama kulak tıkadılar.
* Oradaki havuz patladığı anda Elekçi Deresi’ne karışır ve bütün Fatsa’yı değil, belki Karadeniz’i bile tehdit eder hale gelebilir. Yetkilileri uyarıyoruz. Burayla ilgili tedbir almaya davet ediyoruz. Yarın felaket olduktan sonra ahlamanın, vahlamanın alemi yok. Taziye dilemenin, geçmiş olsun demenin bir alemi yok. Şimdiden tedbirlerinizi alın. Gerçekten işletme amacı da uygun yapılıyor mu? Burada ciddi bir tehdit var. Bu anlamda bir an önce buranın kapatılması ve bu tehdidin ortadan kaldırılması için yetkilileri bugünden uyarıyoruz. İliç’te yaşanmış bir felaketi burada yaşamak istemiyoruz.
“ÇED RAPORUNUN OLUŞMASI İÇİN ONAY VERMİŞ MİDİR?”
* Burası ruhsatlandırılırken kim buraya rapor vermiştir? Hangi yerel ve merkezi idare buna göz yummuştur veya ortak olmuştur? Bugün İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayı olan Murat Kurum, o gün bakanlık koltuğunda otururken buraların büyümesi için, ÇED raporunun oluşması için onay vermiş midir? Buralarla ilgili kararların altında imzası var mıdır? Bunu da göstersinler. Sorumluları da bulsunlar.”
]]>Memur-Sen’e bağlı Diyanet-Sen Genel Başkanı Ali Yıldız ve Yönetim Kurulu üyeleri, 17 Ocak’ta; Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş’ı ziyaret etti. Edinilen bilgiye göre, sendika yöneticileri, Erbaş’a “Diyanet Çalışanlarının Sorunları, Beklentileri, Din-Diyanet Algıları Araştırması” başlıklı bir rapor sundu.
KATILANLARIN YÜZDE 20’Sİ KADIN
Raporda, Diyanet personeli arasında yapılan anketin sonuçları ve değerlendirmeler yer aldı. 87 bin 249 kişinin üye olduğu Diyanet-Sen’in yaptığı söz konusu araştırmaya; Diyanet İşleri Başkanlığı personelinden yüzde 79,3’ü erkek ve yüzde 20,7’si kadın olmak üzere 6 bin 406 kişi katıldı.
YÜZDE 48 ÖZERKLİK İSTİYOR
Yüzde 64,1’inin imam-hatip, müezzin veya kayyım, yüzde 21,8’inin Kur’an kursu öğreticisi, yüzde 5,8’inin müdür-şef, yüzde 3,7’sinin vaiz, yüzde 2,9’unun da yardımcı hizmetlerde çalışan personelin katıldığı araştırmada; Diyanet çalışanlarının yüzde 48,2’si Diyanet özerk olması gerektiğini savundu. Diyanet’in özerkliğini savunanların 6-10 yıl arası çalışma süresi olanların diğer çalışma süresine sahip olanlara göre çok daha yüksek oranda olduğu da ifade edildi.
Bu sonuç raporda şöyle değerlendirildi:
– Diyanet İşleri Başkanlığı’nın laik bir devlet içerisinde statüsünün ne olması gerektiği konusu Türkiye’de tartışılan konulardan biridir. Kamuoyunda Diyanet’e yönelik, devletin diğer kurumlarından, hükümet ve siyasetten gelen müdahalelerin olduğuna yönelik yaygın bir kanaatin olduğu bilinmektedir. Bu çerçevede Diyanet’in özerk olmasına yönelik öneriler kamuoyunda tartışılmaktadır. Buradaki özerk olmaktan en ortak anlaşılan mevcut haliyle herhangi bir bakanlığın üst düzey merkez ve taşta teşkilatına yapılan atama ve işleri yürütme biçiminden farklı olması anlaşılmaktadır.
DİĞER YARISI MEVCUT STATÜDEN YANA
– En azından üst düzey atama öncesi belirli bir seçim sonucu belirleyen adaylar arasından birisinin Cumhurbaşkanı tarafından atanması şeklinde anlaşılmaktadır. Konunun muhatabı önemli paydaşlardan olan kurum çalışanları yapılan bu çalışmada ‘Diyanet özerk olmalı’ seçeneğini yüzde 48,12 oranında tercih ederken, ‘Mevcut statü devam etmeli’ seçeneği ise yüzde 50,1 oranında benimsenmektedir. Bu bizlere Diyanet personelinin mevcut statünün devamı ile özerklik arasında bir tercihte bulunmakta zorlandığına işaret etmektedir.
– ‘Diyanet İşleri Başkanı olarak, ilgili paydaşlar ve Başkanlığın taşra ve merkez teşkilatı temsilcileri tarafından belirlenen 3 adaydan birisi Cumhurbaşkanı tarafından atanmalıdır’ cümlesine yüzde 47,6 oranında katıldığını ifade etmektedir. Diyanet özerk olmalı diyenlerin oranı da zaten yüzde 48,2 düzeyindedir. Diyanet çalışanları tarafından bu iki soruya verilen cevaplar birbirini destekler mahiyettedir.
YÜZDE 1.7: CEMAATLERE DEVREDİLSİN
Ayrıca, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın denetleme görevini yaparak bu işin cemaatlere devredilmesini düşünen personellerin oranının ise yüzde 1,7 olduğu raporda belirtildi.
YÜZDE 60’I CEMEVLERİNİ İBADETHANE OLARAK GÖRMÜYOR
Diyanet çalışanlarının yüzde 26,6’sı Aleviliği Şia’nın bir kolu, yüzde 24,6’sı yaşam biçimi, yüzde 12,6’sı İslam’ın farklı kültürel yorumu, yüzde 12,1’i siyasi bir oluşum, yüzde 7,2’si mezhep, yüzde 2,9’u tarikat olarak görmesi bulgular arasında.
Diyanet çalışanlarının yüzde 60,1’i cemevlerinin ibadethane olmadığını ileri sürüyor.
ERBAŞ PAYLAŞILMASINI İSTEMEDİ İDDİASI
Diyanet çalışanlarının, yüzde 23’ü ise ibadethane olması gerektiğini belirtti. Diyanet çalışanlarının yüzde 43’ü yeni kurulan Alevi-Bektaşi Kültürü Başkanlığı’nı desteklememekle beraber karşı çıkarken, yüzde 26,9’u ise kurulan Alevi-Bektaşi Kültürü Başkanlığı’nı destekledi.
Ayrıca edinilen bilgiye göre, raporun sunulduğu Ali Erbaş’ın araştırma sonuçlarının kamuoyu ile paylaşılmamasını istediği ileri sürüldü.
]]>Kazada Fadime Akgün (55), Azra Akgün (4), Yusuf Değirmenci (65), Ayşe Zengin (55), Neriman Aslan (67) ve Emine Bayraktar (66) hayatını kaybetti, 37 kişi yaralandı.

Kazada ölenler, gözyaşları içinde toprağa verilirken, yaralılarından bazıları tamamlanan tedavileri sonrası taburcu edildi.
Kaza ile ilgili adli ve idari soruşturma sürerken; tedavisinin ardından gözaltına alınıp, ‘taksirli ölüme ve yararlanmaya neden olmak’ suçundan tutuklanan sürücü Adem B., cezaevinden tahliye edildi.

FREN SİSTEMİ EFEKTİF ÇALIŞMIYORMUŞ
Kazaya ilişkin Adli Tıp Kurumu Trafik İhtisas Dairesi’nce hazırlanan bilirkişi raporu tamamlandı. Rapor, kaza öncesi yaşanan ihmaller zincirini de ortaya çıkardı.
Raporda; midibüse kapasitesi üzerinde ayakta yolcu alındığı, yaralı sürücü Adem B.’nin talebiyle arıza kaynaklı daha önce 10’u aşkın araç değiştirdiği, kazadan saatler önce ilk kez teslim aldığı aracın frenlerinin sertleştiği durumunun ilgililere bildirildiği, ancak yine yola devam ettiği, rutin bakımların usulüne uygun yapılmadığı, daha önce de tekrar eden kronik fren arızasının giderilmediği, arka tekerlerin fren mekanizmasında yağ kaçağı tespit edildiği, fren sisteminin efektif olarak çalışmadığı gibi birçok ihmale yer verildi.

ÖN BALATALAR BİTİKMİŞ
Sürüş emniyeti bulunmayan aracın trafiğe çıkmasının kazaya zemin hazırladığı belirtilen raporda, şöyle denildi:
“Rapor içeriğinde belirtilen teknik inceleme neticesinde; aracın kompresörünün yeterli düzeyde hava basıncı üretmediği, aracın okunan değerinin olması gereken değerden yaklaşık 2 bar eksik çıktığı, bu durumun frenlemeyi olumsuz yönde etkileyeceğinin belirtildiği, aracın hidrolik seviyesinin normal olduğu, balata kontrolü neticesinde aracın arka tekerlerinin hiçbir şekilde frenleme yapmadığını, arka tekerlerin fren merkezinde yağ kaçakları olduğu, ön tekerleklerin balatalarının bitik durumda olduğu, bitik durumdaki balataların ikazını sürücüye veren elektriksel kablonun arızalı olduğu ve çalışmadığı, fazla ısınmadan kaynaklı balataların yüzeylerinde yanıklar ve konikleşmelerin oluştuğu, aracın ön ve arka viraj denge çubuklarında herhangi bir boşluk bulunmadığının tespit edildiği görülmüştür”
SÜRÜCÜ ‘TALİ’, TULAŞ ‘ASLİ’ KUSURLU
Kazanın meydana gelmesinde belediye bünyesindeki ilgili şirket TULAŞ ‘asli’ kusurlu, cezaevinden tahliye edilen sürücü ‘tali’ kusurlu bulundu. Raporda, sürücü için ‘meydana gelen kazada dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranışlarından kaynaklı tali kusurludur’ ifadesi yer aldı. Bilirkişi raporunda sürüş emniyeti bulunmayan aracın trafiğe çıkmasının kazaya zemin hazırladığı da kaydedildi.
KAZA ARAÇ KAMERASINDA
İlgili rapor Akçaabat Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderilirken, kaza anına dair araç içi görüntüler de ortaya çıktı. Görüntülerde; 3 çocuklu bir kadının araca binmesinden 1 dakika sonra eğimli yolda midibüsün aniden hızlandığı, sürücünün manevra yapıp aracı durdurmaya çalıştığı, kontrolden çıkan aracın duvara çarparak devrildiği, oturdukları koltuklardan savrulan yolcuların büyük korku ve panik yaşadığı anlar yer aldı.
]]>Şehrin en prestijli konutları arasında gösterilen sitenin 1’inci bloğunda 65, 2’nci bloğunda da 50 kişi olmak üzere toplam 115 kişi yaşamını yitirdi.
7 kişinin de yaralandığı yıkımla ilgili başlatılan soruşturmada siteyi inşa eden şirketin yetkilileri Mesut Başkır (77), kardeşi Metin Başkır (61) ile Statik Proje müellifi Özcan Çakmak (60) gözaltına alındı.
Sorgularında suçlamaları kabul etmeyen şüphelilerden Mesut Başkır ile Özcan Çakmak tutuklanırken, Metin Başkır serbest bırakıldı.

“KOLONLAR TIRAŞLANARAK KABLO ÇEKİLDİ”
Soruşturmada ölenlerin yakınları ve sağ kurtulanların da ifadelerine başvuruldu. İfadesi alınanlardan bina görevlisinin oğlu Bekir Demir, 3’üncü blokun zemin katındaki bankada tadilat işlemi yapıldığını belirterek, “Binanın altında bulunan banka, orayı şube olarak kullanmadan önce tadilat yaptı. Banka, kolonlarda tıraşlama yaparak kablo tesisatı çekti” dedi.
Soruşturmayı yürüten savcı, binalarla ilgili tüm proje, belge, fotoğraf ve videoları nihai rapor için Karadeniz Teknik Üniversitesine (KTÜ) gönderdi.

İncelemelerini tamamlayan KTÜ Mühendislik Fakültesi İnşaat Mühendisliği Bölümünden 7 kişilik bilirkişi, 50 sayfalık bir rapor hazırladı. Raporda; bankanın bodrum kat ile zemin kat bağlantısını sağlayan merdivenin yerinin değiştirildiği, yeni merdivenin galeri boşluğuna konumlandırıldığından döşemede herhangi bir yıkım yapılmadığının tespit edildiği belirtilerek şöyle denildi:
“Soruşturma dosyası üzerinden yapılan inceleme, değerlendirme ve elde edilen bulgular neticesinde, söz konusu binada projelendirme, yapım ve iş bitimi aşamalarında Afet Bölgelerinde Yapılacak Yapılar Hakkında Yönetmelik ve İmar Kanunu esaslarına yeterince uyulmadığı görülmüştür.
Deprem nedeniyle yıkılan binanın projelendirme, yapım ve iş bitimi aşamalarındaki mevcut durumuna göre yapım sorumlusu müteahhit, teknik uygulama sorumlusu/fenni mesul, statik proje müellifi, Ziraat Bankası’nda yapılan izinsiz veya projesiz tadilatlardan sorumlu kişiler asli kusurlu, belediyenin ilgili birimindeki yapı ruhsatlarında proje kontrollerinden sorumlu kişiler ile belediyenin yapı kontrol birimi tali kusurludur.”

“GEREKLİ DİKKAT VE ÖZENİ GÖSTERMEDİLER”
Soruşturma sonunda savcı, şüpheliler Mesut Başkır, Metin Başkır ve Özcan Çakmak hakkında Bilinçli taksirle ölüme ve yaralamaya neden olma suçundan 22,.5ar yıla kadar hapisle cezalandırılmaları için iddianame düzenledi.
İddianamede; Kahramanmaraşın 1’inci derecede deprem kuşağında olduğunun herkes tarafından bilinebilir durum olduğunu, şüphelilerin üstlendikleri görev nedeniyle bunu bilmemelerinin mümkün olmadığı belirtilerek, Şüphelilerin kanuna, yönetmeliğe ve projelere uygun olarak yapılmayan, gerekli dayanıklı malzeme ile inşa edilmeyen, teknik özenin gösterilmediği binaların deprem sırasında yıkılabileceğini öngörmelerinin gerektiği, bunu öngörmelerine rağmen gerekli dikkat ve özeni göstermemek suretiyle binanın yapımında kendisine kusur olarak atfedilebilecek işlemleri gerçekleştirdikleri, bu haliyle şüphelilerin bilinçli taksirle hareket ettiklerinin kabulünün gerektiği denildi.
EK RAPOR İSTENDİ
İddianamede; merdiven yerinin değiştirilmesi sebebiyle bilirkişi raporunda asli kusurlu bulunan zemin kattaki bankadaki tadilat işlemlerinden sorumlu olan kişiler ile tali kusurlu olan belediye görevlilerin dosyalarının ayrıldığı, ayrıca zemin katta bulunan kasaların ağırlıklarının binanın statiğini bozup bozmadığı, taşıyıcı sisteme yakın olarak konumlandırılmış olması nedeniyle binanın deprem esnasında salınımını engelleyip engellemediği yönünde bilirkişi raporunda bir değerlendirme yapılmadığından dolayı kasaların ağırlıkları ile konumlarının ilgili bankalardan alınarak ek bilirkişi raporu için bilirkişi heyetine gönderildiği belirtildi.
Savcılık tevzi bürosuna gönderilen 13 sayfalık iddianamenin kabul edilmesinin ardından sanıkların yargılanmasına başlanacak.
]]>Mahkeme gerekçeli kararında, Başak Demirtaş’ın Diyarbakır’ın Sur İlçesine bağlı Yeşilli Ortaokulu’nda Türkçe öğretmenliği yaparken 28 Eylül 2015 ile 19 Ocak 2016 arasında, 5 ila 45 gün arasında 8 kez rapor aldığını belirtti.
Raporları düzenleyen Selahaddin Eyyübi Devlet Hastanesi ile Gazi Yaşargil Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde görevli 13 doktor hakkında soruşturma izni verilmediği için sadece Rezan Buğday ile Başak Demirtaş hakkında “Resmi belgede sahtecilik” suçundan dava açıldığına dikkat çekildi.
Rahatsızlığı bulunmadığı halde gerçeğe aykırı rapor aldığı ileri sürülen Başak Demirtaş’ın eşi Selahattin Demirtaş ile 12 Aralık 2015’te İstanbul Atatürk Havalimanından THY’ye ait TK1591 sefer sayılı Frankfurt uçuşunu gerçekleştirdiği, 15 Aralık 2015’te aynı havayollarına ait TK1952 sefer sayılı Amsterdam-İstanbul seferi ile Atatürk havalimanına iniş yaptığı ifade edildi.
Demirtaş’ın 15 Aralık’da Türkiye’ye giriş yapmış olmasına rağmen 14 Aralık tarihli doktor raporu aldığı, yurt dışında olduğu halde Türkiye’deymiş gibi adına rapor düzenlendiğine dikkat çekildi.
Demirtaş’ın doktor tarafından görülmeden, fiziken muayene edilmeden adına poliklinik girişi yapıldıktan sonra protokol numarasıyla gerçeğe aykırı rapor düzenlendikten sonra eşiyle birlikte yurtdışına çıktığı, Türkiye’ye dönüş yapınca okul idaresince kendisinden mazeretli olduğuna dair rapor talep edilmesi üzerine Amsterdam’da bulunduğu gün ve saat içinde sanki Diyarbakır’daymış gibi kendi adına rapor düzenlettirip okul idaresine teslim ettiği için cezalandırıldığına dikkat çekildi.
İSTİNAFA BAŞVURDU KARAR BOZULDU
Başak Demirtaş aldığı bu cezaya karşı istinaf mahkemesine itirazda bulundu.
Başvurusunda, “Raporu yazan doktorla yıllardır tanışıyoruz. Toplum sağlığı merkezine gittim. Bir gün sonra eşimle yurtdışına çıktım. Eşim raporlarımı yurtdışındaki doktorlara da göstermemizin faydalı olacağını istediği için rapor aldım. Okula rapor sunmam gerektiği için tekrar doktora gittim ve bana verilen rapordan bir suret vermelerini istedim. Onlarda rapor örneği tutulmadığını belirterek adıma yeniden rapor düzenlediler. Tarihine dikkat etmedim, bana yurtdışında olduğum tarihe ilişkin geriye dönük rapor düzenlemişler. Bu dava eşimin siyasi kimliği nedeniyle yapılan saldırıların bana dair olan kısmını oluşturuyor” dedi.
YETERSİZ GEREKÇEYLE CEZA OLMAZ
İstinaf mahkemesi Demirtaş ile doktora verilen cezayı eksik soruşturma nedeniyle bozup ilk derece mahkemesine geri gönderdi.
Bozma ilamında, toplum sağlığı merkezinde görevli doktor Rezan Buğday’ın düzenlediği 5 günlük istirahat raporunun düzenlendiği tarihin yazılı olduğu protokol defter kaydının ilgili kurumlardan temin edilerek bilirkişi incelemesi yaptırıldıktan sonra dosyaya delil olarak eklenmesi istendi.
Geriye dönük eski tarihli rapor alındığı iddiasına karşı toplum sağlığı merkezindeki görevli sekreterin de duruşmada ayrıntılı olarak ifadesinin alınması gerektiğini belirten istinaf, protokol poliklinik defter kaydının kim tarafından tutulduğunun belirlenmesi gerektiğine vurgu yaptı.
Başak Demirtaş’a verilen 5 günlük istirahat raporuyla ilgili hastane ya da SGK sistemine bir giriş kaydının yapılıp yapılmadığının araştırılmasını isteyen istinaf, reçete kaydının tespitiyle birlikte istirahat raporunun tam olarak hangi tarihte verildiğinin belirlenmesinden sonra sanıkların hukuki durumlarının buna göre yeniden tayin edilmesi istendi.
Eksik inceleme ve yetersiz gerekçeyle iki sanık hakkındaki mahkûmiyet kararının oy birliğiyle bozulmasını kararlaştırdı.
Halen görülmekte olan bu davayla ilgili henüz bir karar verilmezken, eksikliklerin giderilmesi sonrası ikinci kez aynı cezaya mahkûm olması İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için de adaylık yolunu kapatacak.
Demirtaş, 2,5 yıl hapis cezasıyla birlikte TCK’nın ilgili maddeleri uyarınca seçme ve seçilme hakkından da mahkûm bırakılmıştı.
]]>Çanakkale Savaşları’nda resmi rakam olarak 57 bin şehit kaydı olduğunu söyleyen Prof. Dr. Karataş, “Bunları 1998 yılında Milli Savunma Bakanlığı tarafından yayınlanan ‘Şehitlerimiz’ isimli eserden öğreniyoruz. Bu eserdeki kayıtlara göre 57 bin Çanakkale Cephesi’nde şehit olduğu yazılı ve kayıtlı. Fakat 1915 yılındaki askeri evraklara baktığımızda yeni veriler ortaya çıkmaya başladı. Çanakkale Cephesi’nde çeşitli yerlerde 1915 yılında doktor olarak görev yapan kimi subayların çeşitli notları var. 1915 yılına ait olan bu evraklar aslında şehit künyelerini tam kaydeden raporlar. Bu raporlar, olayın hemen arkasından yazıldığı ve hastane kayıtlarına dayalı olduğu için daha doğru verileri barındırıyor. Bunlar, Osmanlı askerinin not ettiği resmi evraklar” dedi.

Şefik Hüsnü Deymer
“İSTATİSTİKSEL BİR SONUCA ULAŞMAK İSTEMİŞ”
Bu evraklardan en önemlilerinden bir tanesinin Şefik Hüsnü Deymer’in tuttuğu raporlar olduğunu söyleyen Prof. Dr. Karataş, şöyle devam etti:
“Çanakkale Savaşları Enstitüsü içerisinde yaptığımız çalışmada Şefik Hüsnü Deymer’in Çanakkale Cephesi’nde Merkez Hastane’de doktorluk yaparken tuttuğu istatistiksel bir rapora denk geldik. Bu raporda Şefik Hüsnü Deymer, ‘Avrupa’da öğrendiğim istatistik bilimine göre burada çalışma yapmak istiyorum’ diyor. Bu çalışma aslında kendi isteğiyle yaptığı bir çalışma. Anadolu Yakası’ndaki merkez hastane dahil, birliklere bağlı ya da seyyar hastaneler dahil buraları 1916 yılının şubat ayında dolaşarak hastanelerin tuttuğu şehit ve yaralı defterlerini inceliyor ve bir rapor hazırlıyor. Raporda da Çanakkale Cephesi’nde vefat edenler genelde başından mı bacağından mı vuruluyor ya da nefessiz kalarak mı şehit oluyor buna dair istatistiksel bir sonuca ulaşmak istemiş.”

“HER 10 ŞEHİTTEN EN AZ 2’SİNİN KAYDI YAPILMAMIŞ”
“Şefik Hüsnü Bey 15 sayfa boyunca şehitlerin tek tek isimlerini yazmış. Baba- anne adını, doğum yerini, nerede şehit olduğunu, hangi tarihte şehit olduğunu, nasıl şehit olduğunu tek tek yazmış. Ben de 1998’de Milli Savunma Bakanlığı tarafından yayınlanan ‘Şehitlerimiz’ kitabında 1916 yılında Şefik Hüsnü Bey’in yaptığı bu istatistiksel raporla karşılaştırdım. Karşılaştırınca ‘Şehitlerimiz’ kitabında Şevki Hüsnü Bey’in hazırladığı rapor arasında yüzde 80’lik bir benzerlik olduğunu gördüm. Yüzde 80 oranında şehit künyeleri uyumluydu ancak yüzde 20’lik bir kayıp vardı. Çanakkale Cephesi’nde şehit olmuş ama 1998 yılında Milli Savunma Bakanlığı’nın kitabına kaydedilmemiş şehitlerimizin isimleri ortaya çıktı. Çanakkale Cephesi’nde her 10 şehitten en az 2 tanesinin kaydının yapılmadığı gibi bir genelleme yapabiliyoruz.”

“ÇOK ÇARPICI BİR ÖRNEK VAR”
Çanakkale Savaşları ile ilgilenen akademisyenlerin Çanakkale Cephesi’ndeki 57 bin resmi şehit sayısını önceden beri az bulduklarını söyleyen Prof. Dr. Karataş, “Bu çalışmayla akademisyenlerin öngörüsü bilimsel olarak kanıtlamış oldu.Yüzde 80’lik benzerlikte de yüzde 50’lilik bir hata var. Örneğin Şefik Hüsnü Bey’in aldığı notta Çanakkale Cephesi’nde Çanakkaleli Halimoğlu Yusuf 4 Mart 1915 tarihinde şehit olmuş görünüyor ama ‘Şehitlerimiz’ kitabında Bilecik’e kaydedilmiş. Örneğin, ‘4 Mart 1915 Arıburnu Cephesi’nde şehit olmuş’ diyor, 4 Mart 1915’te Arıburnu Cephesi daha açılmadı. Burada şehit olma ihtimali yok. Çok daha çarpıcı bir örnek var, 19 Haziran 1915 tarihinde şehit olan Bursalı Ahmet oğlu Ahmet’in şehadet yeri olarak Çiğiltepe yazılmış. Çanakkale’de Çiğiltepe diye bir yer yok” ifadelerini kullandı.

Prof. Dr. Murat Karataş
“NET ŞEHİT SAYISINI ORTAYA ÇIKARABİLİRİZ”
Bu sorunun çözülmesi için askeri evrakların yeniden okunması gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Karataş,sözlerini şöyle tamamladı:
“Şehitlerin künye bilgileri Osmanlıca olarak hatalı yazılmış ya da kaydedilmiş olabilir. Osmanlıcadan okunanlar hatalı okunmuş ya da hatalı şekilde baskıya girmiş olabilir. Ancak Çanakkale Cephesi’nde yüzde 20’lik şehit künye kaydı eksikliği söz konusu. Osmanlı askerinin o gün tuttuğu notlar, akademisyenler tarafından son 10-15 yıldır yeni yeni okunuyor. Bu askeri evraklar yeniden okunmak zorunda. Aradan 100 yıldan fazla süre geçti, birliklere ait zayiat cetvelleri ve hastane kayıtları okunduğu zaman ancak Çanakkale Cephesi’ndeki net şehit sayısını ortaya çıkarabiliriz.”
]]>Bilirkişi raporu davanın görüldüğü İstanbul 41. Ağır Ceza Mahkemesine ulaştı.
553 sayfalık raporda, arka kısmının kırılmış ve parçalanmış olan telefonda Erzan’ın öncelikle sanıklarla ve müştekilerle mesajlaşmaları, sonrasında Erzan’ın avukatının belirttiği isimlerle mesajlaşmaları ve daha sonrada telefon içerisinde yer alan mesajların dökümü yapıldı.
Bilirkişi raporunda, Seçil Erzan’ın Fatih Terim, Fulya Terim ve Arda Turan’ın ardından eski Galatasaray kulüp tercümanı Musa Mert Çetin ve eski sevgilisi olduğu iddia edilen avukat Candaş Gürol ile yaptığı mesajlaşmalara ulaşıldı.
“CANIM SEN MUSLERA VE POLDİ’Yİ MUTLAKA HALLET”
Tercüman Musa Mert Çetin’in 2022 Aralık ayında Seçil Erzan’la konuşmaya başladığı ve o dönem Galatasaray’da forma giyen Podolski hakkında konuştukları ve Erzan’ın Podolski’yi ikna etmesi yönünde mesajlar attığı görüldü.
Seçil Erzan; Canım sen Muslera ve Poldi mutlaka hallet, Çok çok iyi çünkü
Musa Mert Çetin; Tmm Seçom 2’siylede konuşucamm
Seçil Erzan; Yolunda mı her şey
Musa Mert Çetin; Kardeşin çok çalışıyor. Seçoo
Seçil Erzan; Poldi?
Musa Mert Çetin; Sabahtan poldiyle buluşucam banka hesabı varmış onu kapatıp bütün parayı denizbank floryaya aktarıcak. bitsin hemen gelirim yanına
Musa Mert Çetin; Muslera, ok
Seçil Erzan; Uçaktayım, yaa süpersin, ne kadar? Sabah erkenden giriş yapmam gerekiyor, diğerinide yapalım onda çok var.
Musa Mert Çetin; 500 dedi ama yarın akşam gel bana dedi ben sabah podolskinin işi halledip gelicem yanına
Şeklinde Erzan ve Çetin arasında konuşmaların gerçekleştiği görülüyor. Raporun devamında Mert Çetin’in fona para yatırması için Muslera ve Podolski’yi ikna etmeye çalıştığı anlaşılıyor. Mert Çetin’in her adımını Erzan’a bildirmesi ise dikkat çekti. Konuşmaların devamı ise şöyle:
Musa Mert Çetin; Dün yeni yıllarını kutladım dedim direk girmiyim konuya bugün poldiye dalıcam, bence brumaya gerek yok çok yaymayalım derim ama yüz yüze konuşuruz
Seçil Erzan; Tamam 11 de evdeyim Candaş gidiyor sen direk bana gel.
Musa Mert Çetin; Şu haftayayı bi atlatalım alnımızın akıyla. Seçomm cumaya kadar benimkinin bir kısmınıda alsam efsane olacak ev sahibiyle sözleştim.
Musa Mert Çetin; Seçom ben aceleye getirmedim Nando beni sıkıştırmaya başladı pazar yurt dışına çıkıcam planımızı yapalım ona göre bende gününü söliyim kendisine normalde 5 inde bitiyor 9-10 gibi veririz dioduk ben fazla fazla 15 dedim ona biliosun.
Seçil Erzan; Canım benim burda sıkışmam sorun bizim işlerle ilgili değil
Mert Çetin’in Muslera’nın fona yatırdığı para sonrası geri ödeme istemesi üzerine Çetin’in Seçil Erzan’ı sürekli Muslera’ya ödeme yapması konusunda sıkıştırdığı, Erzan’ın ise Çetin’i ödeme yapacağını belirterek oyaladığı konuşmalar raporda görüldü.
Mert’in Şubat 2023’ün sonuna doğru Erzan’a sisteme güveninin kalmadığını, Muslera’nın geç yapılan ödeme sonrası tedirgin olduğunu ve durumu başkalarına anlatacağı konusunda korkuları olduğunu ifade eden mesajlar attığı görüldü.
Mert Çetin’in Erzan’a gönderdiği bazı mesajlar ise şöyle:
“SEN DİREKT FATİH HOCAYI ARA”
Musa Mert Çetin; Senden Sonra Arda aradı naptınız die dedim bu hafta 650 ödiycez haftaya 550 hatta sana faydam olsun diye Göyle bişey rica ettim Dedim Kaptan senin bu hafta alacağın varsa ne olur birazcık sabret önce buna ödeyelim yoksa Seçili patlatacak Tamam tamam hiç problem değil dedi o yüzden şu 2 hafta tamamen Musleraya odaklanabilirsin
Musa Mert Çetin; Cuma günü 650 gelmezse Direk Hocayla Hakan Ateşi arayacakmış
Seçil Erzan; Tövbeler olsun yarabbim
Musa Mert Çetin; Cuma 650 yi veremezsen büyük skandal olur o yüzden Ardadan ve Selçuktan rica et istersen bende ederim önce Nandoyu ödememiz lazım..
Seçil Erzan; Mert etme şimdi rica Selçuk ok zaten Arda gerilmesin iyice karışıyor
Musa Mert Çetin; Sen direk Fatih Hocayı ara
Musa Mert Çetin; Çünkü kaleci arayacak hiç olmazsa adam şok olmasın. Meblayı söylemezsen gelmiycem Yeter hep aynı şeyi yaşamaktan yıldım artık.
Musa Mert Çetin; Ya sen bizden ne istedin yaa Bize bu stresi niye çektiriosun ya yazık günah değil mi ya canımdan bezdim yalanlardan bezdimmm
Devamında ise kaleci Muslera’nın Seçil Erzan’a yazdığı kısa mesajlar da raporda yer aldı.
“YENİ KURBANLAR, PARDON YENİ MÜŞTERİLER BULDUNUZ MU”
Seçil Erzan’ın bir dönem sevgilisi olduğu öne sürülen avukat Candaş Gürol ile de konuşmalar raporda yer aldı. Avukat Candaş adıyla Erzan’ın telefonunda kayıtlı olan Candaş Gürol’a söylediği yalanlar nedeniyle Gürol’un kariyerini bitireceğini söyleyerek Erzan’la evlenmekten vazgeçtiğine dair mesajlar tespit edildi. Raporda yer alana mesajlardan bazıları ise şöyle:
“SEN NELERİN İÇİNDESİN”
Avukat Candaş; Sen nelerin içindesin, nelerin, ama konuşmaya bile halin yok.
Seçil Erzan; Candaş
Avukat Candaş; Çok yoruldum yalanlarından bana gerçeği anlat
Seçil Erzan; beni yalnız bırakma bu akşam Candaş, lütfen gel, dayanamıyorum lütfen gel, Candaş acil aç, hemen ara lütfen
Avukat Candaş; beni arama
Avukat Candaş; Ne oldu? Ceten ve sen, Isleri cozdunuz mu?, Yoksa yeni kurbanlar, Pardon Yeni musteriler buldunuz mu
Seçil Erzan; sorun yok
“SÖYLEDİĞİM HER ŞEY DOĞRU”
Seçil Erzan’la Candaş Gürol’un Mart 2023’te yaptığı konuşmalar ise şu şekilde;
Avukat Candaş; Bana soylediklerinde kucuck bir yalan yoksa insallah cozersin. Bana yalan soylediysen insallah çözemezsin. Hep boyle dua ediyorum
Avukat Candaş; Fatin isin icinde !!! Ben eminim! hocayla bir yakinlasman oldu ben eminim. Bilmedigim daha cok sey var ben eminim. Kafayi yiyirum kafayı
Avukat Candaş; Bir aksam icip geldin bankadan srkadaslarla karsilastik dedin, O da kimbikir neydi, Beni aldattin belki de Defakarca
Seçil Erzan; Bak bu işten kurtulmayayım ki yok ne fatin ne hoca ilişkisi, Söylediğim herşey doğru
Avukat Candaş; Bana yasattıklarına bak, Uc kurusluk ınsanlar koseyı donsun dıye
Seçil Erzan; Söz veriyorum hepsini telafi edeceğim
Avukat Candaş; Bana layık gordugun seylere bak
Candaş Gürol’un mesajlaşmaların son bölümlerinde Erzan’a herkesi dolandırdığı için kızdığına dair mesajlar yer aldı.
TELEFON REHBERİNDE 5 BİN 689 KİŞİ KAYITLI
Raporda Seçil Erzan’ın telefonuna ait verilere de yer verildi. Veriler ise şöyle; Arama Günlüğü 591, Kişi listesi 5 bin 689, Notlar 19, Veriler 365, Ses 2 bin 175, Videolar 793, Arşivler 75, gibi verilerde raporda yer aldı.
]]>“İNSANLIK ADINA GEREKLİ KARARI BİR AN ÖNCE VERMESİNİ TALEP EDİYORUZ”
CHP Genel Başkan Yardımcısı Yankı Bağcıoğlu şunları söyledi:
“Öncelikle sayın Çetin Doğan, hafta sonu meydana gelen menfur terör saldırılarında hayatını kaybeden kahraman askerlerimize Allah’tan rahmet, ailelerine, sevdiklerine, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ve silah arkadaşlarına başsağlığı ve sabır dileklerini iletti. Aynı zamanda olumsuz meteorolojik şartlarda ve zor coğrafi koşullarda görevine devam eden Türk Silahlı Kuvvetleri’ne başarı diledi. FETÖ savcısı, FETÖ hakimi ile dizayn edilen bu davada, Adli Tıp Kurumu’nun cezaevinde yaşayamaz raporu verdiği sayın Çetin Doğan ve diğer hükümlüler hakkında sayın Cumhurbaşkanı’nın bu raporları değerlendirmesini insanlık adına gerekli kararı bir an önce vermesini talep ediyoruz” dedi.
“RAPOR CUMHURBAŞKANILĞI’NDA BEKLİYOR”
Genel Başkan Yardımcısı Gökçe Gökçen de sözlerine 12 şehidi hatırlatıp, “Bütün ulusumuzun başı sağ olsun, hepimizin başı sağ olsun” diyerek başladı. Bugünkü görüşmede hukuki süreci de konuştuklarını, Çetin Doğan’ın yargılandığı davada başka hükümlülerin de olduğunu dile getiren Gökçen, “Çetin Doğan’ın bu yaşında, bu sağlık durumunda cezaevinde kalamayacağına dair Adli Tıp Kurumu raporu var. Bu raporun Cumhurbaşkanlığı’na ulaşıp ulaşmadığı konusunda Adalet Bakanlığı’na bir dilekçe ile sorduklarını iletmişlerdi. Adalet Bakanlığı’ndan gelen cevaba göre bu rapor Cumhurbaşkanlığı’na ulaşmış durumda. Şu anda Çetin Doğan’ın cezaevinde kalamayacağına dair rapor beklemekte. Anayasanın 104. maddesine göre bir yetkisi var. Kocama halinde cezayı kaldırma yetkisi. Cumhurbaşkanı bu yetkisini, konu domuz bağcı Hizbullahçıya geldiğinde kullanıyor, emekli askerlerimize geldiği zaman, Çetin Doğan ve diğer generallere geldiği zaman bu yetkiyi ne yazık ki kullanmıyor” diye konuştu.
FETÖ’cü olduğu ortaya çıkmış, kaçarken yakalanmış savcıların iddianameleri ile bu şekilde elde edilen delillerle sürdürülen bir yargı sürecinden söz ettiklerini belirten Gökçen, “Bütün bu yargı sürecinde söylenebilecek çok söz var ama işin geldiği en son noktada şunu tekrar hatırlatmak istiyoruz; Çetin Doğan’ın kendisi bir af dilemiyor. Anayasanın 104. Maddesi Cumhurbaşkanı’na komaca halinde cezayı kaldırma yetkisi tanımış. Biz diyoruz ki bu af yetkisini Hizbullahçı teröristlere kullanıyorsanız, işte o zaman emekli askerlere de kullanmanız gerekir” dedi.
“CAN ATALAY TAHLİYE EDİLMELİ”
CHP Genel Başkanı Yardımcısı Gökçe Gökçen’e, Anayasa Mahkemesi’nin Türkiye İşçi Partisi Hatay Milletvekili Can Atalay için ikinci kez verdiği hak ihlali kararına rağmen hala tahliye edilmemesiyle ilgili soruyu da yanıtladı. Can Atalay’ın tahliye edilmesi gerektiğini söyledi. Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru hakkının ihlal edilmesi konusunda oy birliğiyle karar verdiğine dikkat çeken Gökçen, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin derhal Can Atalay’ı tahliye etmesi gerektiğini vurguladı.
“SİYASİ KARARLARIN BAŞKA BİR GÖRÜNÜMÜ”
Hakem Halil Umut Meler’e yönelik yumruklu saldırısının ardından tutuklanan Ankaragücü Spor Kulübü Başkanı Faruk Koca’nın tahliye edilmesi ile ilgili düşüncesi sorulan Gökçe Gökçen, Türkiye’de bu tür olaylar yaşandığında anlık tepkilerin oluştuğunu uzun vadeli çözümler üretilmediğini dile getirerek, “Çok tepki geldiği zaman birileri tutuklanır, ondan sonra tepkiler azalmaya, olaylar unutulmaya başladığında bu kararlar da geri alınır. Ama sistemin temeline dair bir çözüm getirilmez” dedi. Koca’nın tahliyesiyle ilgili “Bunlar da siyasi kararların başka bir görünümü hepimiz için” değerlendirmesi yaptı.
]]>