
GERİ DÖNÜŞÜ YOK
Alzheimer hastalığı aslında klinik belirtiler ortaya çıkmadan nerdeyse 20 yıl öncesinde başlıyor ve hastalık klinik verdiği andan itibaren geri dönüşsüz ilerleyici bir hal alıyor. Hafızamızı, sosyal ilişkilerimizi sosyal hayatımızı ve günlük yaşam aktivitelerimizi olumsuz etkileyecek düzeyde gerilemeye yol açıyor. Hastalık özellikle ailesinde erken yaşta Alzheimer olanlarda çok erken yaşta görülebiliyor. Ne kadar erken yaşta başlarsa ilerlemesi de o kadar hızlı oluyor. Tam bir iyileşme olmasa da erken tanı ve tedavi ile hastalığın ilerlemesi durdurulabiliyor ya da yavaşlatılabiliyor.

BİRÇOK NEDENİ VAR
Alzheimer’da yaş en önemli risk faktörüdür. İlerleyen yaşla birlikte görülme sıklığı artar. Akrabalarda özellikle anne, baba, kardeş gibi birinci derece yakınlarda olduğunda yakalanma riski artar. Yaşam boyunca sık tekrarlanan kafa travmaları şiddetli ya da hafif bile olsa Alzheimer riskini artırabilir. Sık sigara ve alkol tüketimi de beyin dokusuna zarar vererek zamanla hastalığa yol açabilir. Uykusuzluk en önemli tetikleyiciler arasındadır, 6 saat ve daha kısa uyku süreleri, düzensiz uyku saatleri, derin uykuya dalamama uzun süreli hafızayı olumsuz etkiler. Düşük eğitim düzeyi önemli bir nedendir. Beyin az zorlanırsa Alzheimer olma riski artar. Kardiyovasküler risk faktörleri dediğimiz beyin damarlarına ve dokusuna zarar verebilecek diyabet, hipertansiyon, kolesterol yüksekliği de Alzheimer gelişimini hızlandırır. Kadınlık hormonu östrojenin azaldığı menopoz dönemi de hastalığı tetikleyen nedenler arasında yer alır. Obezite de ayrı bir ciddi risk faktörüdür. Son yapılan çalışmalara göre göbek çevresi büyüdükçe beyin küçülür. Küçülen beyin bölgeleri özellikle motivasyon ve ödüllendirme ile ilişkili duygusal kontrolle ilişkili ve hafıza ile ilişkili bölgelerdir. 4 yıldan uzun süre tedavi edilmeyen depresyon da tek başına Alzheimer’ı tetikleyen bir nedendir.
HASTALIĞIN EVRELERİ
Alzheimer’da klinik evreler önemlidir. Hastalık erken dönemde ne yazık ki pek anlaşılmaz.
İLK EVRE: Erken dönem; yön kaybı, yeni öğrenilen bilgileri unutma, sürekli aynı soruları sorma, kelime ve isimleri unutup, hatırlamakta zorlanma, yemek hazırlama gibi aşina olunan işleri yapmakta zorluk çekme, zaman-yer karışıklığı, eşyaların yerlerini bulamama, para hesabında hatalar yapma, verilen randevuları unutma ve öz bakımda özensizlik gibi belirtiler ortaya çıkar.
ORTA EVRE: Bu dönem en uzun dönemdir ve yıllarca sürebilir. Hastalık ilerledikçe kişi daha fazla bakım ihtiyacı hisseder. Demans yakınmaları daha belirgindir, kelimeleri karıştırmalar artar, yakın geçmişteki olaylar unutulur, daha çabuk sinirlenmeler, öfke patlamaları olur, banyo yapmayı reddetme gibi uygunsuz davranışlar başlar. Yavaş yavaş mevsim, ay-gün-yıl gibi kavramlarda karışıklık, arkadaş çevresini tanımakta zorlanma olur. Beyin sinir hücreleri hasara uğradıkça duygu ve düşüncelerin ifadesi güçleşir, kişi rutin aktiviteleri yardımsız yapamaz hale gelir.
GEÇ EVRE: İleri evreye geçişte en önemli belirtilerden biri idrar kaçırma problemidir. Son evrede unutkanlık yakınmaları şiddetlidir. Kişi çevresine ilgisizdir, sohbetlere katılamaz, hareketlerini kontrol edemez, bilinçsizce davranır. Bazı cümleleri kurabilir ama iletişim çok zordur. Yürümek, oturmak, yutkunmak gibi fiziksel becerilerde bozulma olur. Zamanla hafıza ve bilişsel beceriler ve kişilik değişiklikleri kötüleşmeye devam eder ve kişi tamamen bağımlı hale gelir.
‘MASUM’ UNUTKANLIKLAR
Zaman zaman bazı unutkanlıklarımız olabilir. Çok işiniz var, kafanız çok meşgul ve yorgunluk yaşıyorsanız, ara sıra gözlük anahtar gibi sık kullandığınız eşyalarınızı nereye koyduğunuzu unutup sonra hatırlıyorsanız, ara sıra tanıdıklarınızın ismini unutuyorsanız bu durum olabilir.
]]>British Medical Journal’da yazan uzmanlar, bunun kısmen bu tür yiyeceklerin hem yağ, tuz ve şeker içermesini hem de aynı zamanda vitamin ve lif eksikliği olmasından kaynaklandığını iddia ediyor.
Hatta bazıları aşırı işlenmiş gıdaları tütüne benzeterek yetkilileri sigaraya benzer tüketimin azaltılmasına yardımcı olmak için uyarı etiketleri gibi benzer halk sağlığı kontrol önlemleri almaya çağırdı.
Uzmanlar ise gazlı içecekler ve kekler gibi popüler ultra işlenmiş gıdalardan kanserden diyabet ve depresyona kadar sağlık tehlikelerinin tam listesini yayınladı.
İşte 10 milyondan fazla insanı kapsayan çalışmalardan elde edilen ve ultra işlenmiş gıdaların yol açtığı 32 sağlık sorunu…
ÖLÜM ORANI
Tüm nedenlerden ölüm oranı: Bu, tüm nedenlerden kaynaklanan ölümlerin ölçüsüdür. İnceleme, UİG (ultra işlenmiş gıda) içeren yiyecekleri tüketen kişilerde ölüm riskinin yüzde 21 arttığını buldu.
Kansere bağlı ölüm oranı: Genel olarak kanserden ölüm riskinde artış bulunmadı. Ancak bu genel bir rakamdı. İncelemenin üst tahminleri yüzde 24’lük bir risk artışı tespit ederken, düşük tahmin, kanserden ölüm riskinde yüzde 19’luk bir azalma tespit etti.
Kardiyovasküler hastalıktan ölüm: Riski yüzde 50 artırdı.
Kalp hastalığından ölüm: Riski yüzde 66 artırdı.
KANSER
Meme kanseri: Artan risk başına 15.
Kanser (tüm türleri): Riskte yüzde 12 artış.
Merkezi sinir sistemi tümörleri: Riskte yüzde 20 artış.
Kronik lenfositik lösemi: Riskte yüzde 8 artış.
Kolorektal kanser: Riski yüzde 23 artırdı.
Pankreas kanseri: Riski yüzde 24 artırdı.
Prostat kanseri: Riski yüzde 2 artırdı.
AKIL SAĞLIĞI
Uyku sorunları: Yüzde 41 oranında artan risk.
Kaygı: Riski yüzde 48 artırdı.
Yaygın zihinsel bozukluklar: Yüzde 53 oranında artan risk.
Depresif sonuçlar: Riskte yüzde 22 artış.
SOLUNUM SAĞLIĞI
Astım: Riski yüzde 20 artırdı.
Hırıltılı solunum: Riski yüzde 40 artırdı.
KARDİYOVASKÜLER SAĞLIK
Kardiyovasküler hastalık olayları (birleşik): Riskte yüzde 35 artış.
Kardiyovasküler hastalık morbiditesi: Riskte yüzde 20 artış.
Hipertansiyon: Riski yüzde 23 artırdı.
Hipertrigliseridemi: Genel olarak riskte yüzde 5 azalma. Ancak üst tahmin riskte yüzde 50 artış, alt tahminde ise yüzde 40 azalma yönündeydi.
Düşük yüksek yoğunluklu lipoprotein: Riski yüzde 102 artırdı.
GASTROİNTESTİNAL SAĞLIK
Crohn hastalığı: Riski yüzde 71 artırdı.
Ülseratif kolit: Riski yüzde 17 artırdı.
METABOLİK SAĞLIK
Abdominal obezite: Riski yüzde 41 artırdı.
Hiperglisemi: Riskte yüzde 10 artış.
Metabolik sendrom: Riskte yüzde 25 artış.
Alkolsüz yağlı karaciğer hastalığı: Riski yüzde 23 artırdı.
Obezite: Riski yüzde 55 artırdı.
Aşırı kilo: Riski yüzde 36 artırdı.
Aşırı kilo + obezite: Riski yüzde 29 artırdı.
Tip 2 diyabet: Riskte yüzde 40 artış.
Çalışma, bu sağlık sorunlarından herhangi birinin riskini artırmak için tüketilmesi gereken ultra işlenmiş gıdaların belirli bir miktarını belirlemedi.
]]>Gelecek süreçte de özellikle fay hatlarının sıkışması sonucu oluşacak kırılmaların sonunda da depremlerin meydana geleceğini ifade eden Kavak, Doğu Anadolu Fay Hattı başta olmak üzere özellikle Bingöl ve çevresinin enerjinin biriktiği alanlar arasında bulunduğunu aktardı.
“BİNGÖL’DE DE 6’NIN ÜZERİNDE BİR DEPREM BEKLENİYOR”
Kavak, “Önümüzdeki süreçte Hakkari’de depremler gerçekleşecektir. Kahramanmaraş ve Malatya’dan Bingöl’e doğru bir enerji transferi gerçekleşti. Bingöl’de de 6’nın üzerinde bir deprem bekleniyor.” dedi.
Depremin ne zaman ve ne şekilde olacağının tespit edilemeyeceğini ancak sıkışmalar olduğunu ve enerji transferi gerçekleştiğinin belirlendiğini dile getiren Kavak, burada da depremin gerçekleştiği yerden çok yansımalarının önem kazandığına işaret etti.
Kavak, depreme dayanıklı yapılar ve uygun teknikte yerleşim yerlerinin yapılması gerektiğine dikkati çekerek, bu sayede yaşanacak depremlerin etkisinin de daha hafif hissedileceğini belirtti.
Doğu ve Güneydoğu’nun sürekli depremlere maruz kalınan bir alan olduğunu ifade eden Kavak, “Afetler insanı öldürmez, insanları öldüren kötü yapılan binalardır. Eğer önlemimizi alırsak, binaları uygun teknikte yaparsak, yapıların etkilenmesi minimuma düşecek, 8 veya 9 büyüklüğündeki depreme maruz kalındığı takdirde bile etkileşim minimum düzeyde olacaktır. Her dakika, her saniye depreme hazır olmamız lazım.” diye konuştu.
“EN RİSKLİ BÖLÜM GÖKDERE İLE BİNGÖL ARASI”
Fırat Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ercan Aksoy da merkezi Sivrice ilçesi olan 24 Ocak 2020’de meydana gelen 6,8 büyüklüğündeki depremin, Doğu Anadolu Fay Zonu’nda esas aktivitenin başladığının ilk belirtisi olduğunu ifade etti.
Sonrasında 6 Şubat 2023’teki Kahramanmaraş merkezli depremlerin yaşandığına işaret eden Aksoy, bu depremlerden sonra başlayan artçıların sayısının 40 bine ulaştığını aktardı.
Kuzey Anadolu Fay Zonu ve Doğu Anadolu Fay Zonu’nun Bingöl’ün Karlıova ilçesi yakınlarında birleştiğini vurgulayan Aksoy, Gürün, Darende, Malatya’nın Pütürge ilçesi çevresinde, Yeşilyurt bölgesinde ikinci olarak da Kahramanmaraş Göksun’dan Adana’ya doğru inen Doğu Anadolu Fay Zonu’nda, 6 Şubat 2023’teki depremlere bağlı olarak çok sayıda artçı deprem yaşandığını dile getirdi.
Aksoy, bu fay zonunun güney kolunun devamında Hatay, Kahramanmaraş, Adıyaman Çelikhan civarlarında ve Malatya ile Adıyaman’ın Sincik ilçesi arasında meydana gelen artçı sarsıntıların da bir süre daha kendini hissettireceğini söyledi.
Doğu Anadolu Fay Zonu’ndaki Elazığ’ın kuzey doğusu olan Palu’dan sonra Bingöl’e kadar olan bölümde kırılmayan bir bölüm olduğunu, bunun da risk taşıdığını öngördüklerini dile getiren Aksoy, şunları kaydetti:
“Faylar üzerlerinde yeterli enerji birikip kırıldıkları zaman deprem üretiyorlar. Bunlara fayların deprem tekrarlanma aralığı deniyor ama üzerinde çalışma yapılmayan faylarda bu deprem tekrarlanma aralığını bilemiyoruz. Kaç yılda bir deprem üretir, hangi büyüklükte deprem üretir, bunun hakkında fikir yürütmek mümkün olmuyor.”
Aksoy, Bingöl Karlıova’da hem Kuzey Anadolu Fay Zonu hem de Doğu Anadolu Fay Zonu’ndan kaynaklanan deprem riskinin daha fazla olduğunu belirterek, şöyle dedi:
-İki fay zonu arasında kalınması Tunceli ve Bingöl’ü daha riskli hale getiriyor. Dolayısıyla iki fay zonundan kaynaklanan risklerin bir süre daha devam edeceğini öngörebiliriz. Doğu Anadolu Fay Zonu’nda en riskli bölüm Gökdere ile Bingöl arası.
-Çünkü uzun zamandan beri deprem üretmemiş, bu da bize yakın gelecekte deprem üretme potansiyelinin varlığını gösteriyor. Bölge için risk oluşturan bir diğer fay segmenti Yedisu. Kuzey Anadolu Fay Zonu, 1939’da Erzincan depreminde Erzincan’dan başlayıp batıya doğru kırıldı.
-1992’de meydana gelen depremde de Erzincan’dan Yedisu’ya kadar olan bölüm kırıldı.
-Dolayısıyla Yedisu segmenti diye adlandırılan bölüm üzerinde uzun zamandır ki; o bölge için 230 yıl kadar bir deprem tekrarlanma aralığı belirlenmişti, bu aşıldığından dolayı bu fay segmentinin de risk taşıdığını söyleyebiliriz.
]]>
Bilimsel araştırmalar dünya çapında 50 yaşın altındaki kişilerde kanser görülme oranının son 30 yılda yaklaşık yüzde 80 arttığını gösteriyor. Araştırmalar gençlerde özellikle meme, kalın bağırsak, endometrium, pankreas ve karaciğer kanserinin yaygın görüldüğünü ortaya koyuyor. Bu artışın arkasında ise büyük oranda hareketsiz yaşam ve kötü beslenme alışkanlıkları yatıyor. Çocukluk çağı obezitesi, şekerli-gazlı içeceklerin tüketimi, fast-food, işlenmiş et ürünleriyle beslenme ve tip 2 diyabet ilk sıralarda yer alıyor.
Her 100 kanserden 5-10’u kalıtsal
En sık görülen kanserler erkeklerde akciğer, prostat, kalın bağırsak, mide ve karaciğer; kadınlarda ise meme, akciğer, kalın bağırsak, rahim ağzı ve tiroit kanseridir. Her 100 kanserden 5-10’nu kalıtsal hatalı gene bağlı gelişmektedir. Ailede birden fazla kişide meme, bağırsak, yumurtalık kanseri gibi öyküler varsa bu durum bazı kanserlerin görülme riskini artırır. Fakat bu kansere yakalanacağınız anlamını değil sadece riskin yükseldiği anlamını taşır. Kalıtsal, yani hatalı genlerin neden olduğu kanserler; yaşlanma, sigara içme, fazla kilolu olma, düzenli egzersiz yapmama veya sağlıklı ve dengeli beslenmeme gibi diğer faktörlerin neden olduğu kanserlerden çok daha az görülmektedir.
HASTALIK RiSKiNi AZALTMA YOLLARI
Gençler, kanser gelişim risklerini azaltabilmek için; daha hareketli olmalı, ekran karşısında daha az vakit geçirmeli, sağlıklı beslenmeli (özellikle fast food’dan uzak durmalı), düzenli uyumalı ve sigara-alkol tüketmemeli.
Egzersiz kanser tedavisinin yan etkilerini hafifletir
Aktif fiziksel yaşam kanser riski ve kanser tedavisine bağlı yan etkileri azaltır. Araştırmalar kanser tedavilerinde fiziksel olarak aktif olmanın tedavilere bağlı yan etkileri azalttığını ve daha hızlı iyileşme sağladığını gösteriyor. Egzersiz aynı zamanda yaşam kalitesini artırma, endişe ve depresyonun önlenmesinde de etkili. Düzenli yapılan hafif tempolu yürüyüşler bile kanser tedavisinin daha rahat geçmesine yardımcı olur. Kemoterapi ve radyoterapi gören hastalar da egzersiz yapabilir.

Kışın tedavi gören hastalara tavsiyeler
Kış günleri kanser tedavisi gören hastalar için zorlu şartlar yaratabilir. Tedavilere bağlı anemi veya sıvı kaybı sorunları yaşayan hastaların soğuk havanın etkisiyle hipotermiye yani düşük vücut sıcaklığına eğilimi artar. Bununla birlikte nöropati gibi yan etkiler soğuk havanın etkisi ile daha da belirginleşebilir. Elbette solunum yolu enfeksiyonları, grip ve Covid-19 de bu mevsimlerde hastalar için risk oluşturabilir. Dolayısıyla hastalar şu noktalara dikkat etmeli:
■ Soğuk havalarda dışarıda olduğunuzda şapka, atkı, eldiven ve sıcak tutan bir palto giyin. Sıcak tutan çoraplar ve eldivenler özellikle nöropati şikayeti olanlar için koruyucu olacaktır.
■ Buzlu koşullarda dolaşmak zorunda kalırsanız, uygun ayakkabılar giyin ve/veya baston veya yürüteç gibi bir hareket yardımcısı kullanın.
■ Bağışıklık sisteminizi desteklemek amacıyla taze meyve ve sebze tüketin, zerdeçal ve zencefil gibi baharatları yemeklerinizde uygun ölçüde kullanın. Bol sıvı tüketin ve evde yapacağınız ıhlamur, nane ve limon içeren taze hazırlanmış kış çaylarını ölçülü olarak içmeyi ihmal etmeyin.
■ Kalabalık halka açık yerlerde mutlaka maske takın.
■ Hangi aşıları yaptırmanız gerektiği konusunda doktorunuza danışın.
]]>Raporda Türkiye’de meydana gelen her deprem felaketinden sonra hatta yıkıcı bir etki yaratmayan depremlerden sonra bile depremin gündemin önde gelen başlığı haline gelmesine rağmen, deprem riskinin azaltılmasına yönelik atılan adımlar hem yetersiz kaldığı hem de hem de uygulamalar açısından çelişkiler oluşturduğu vurgulandı.
Önleme ve risk azaltım kapsamında riskli yapıların dönüşümü için bugüne kadar pek çok yasal düzenleme hayata geçirilmiş, pek çok çalışma tamamlanmış olsa da gelinen noktada gerek İstanbul’un gerekse de diğer deprem riski yüksek kentlerin depreme dirençli kentler haline getirilemediğine dikkat çekildi.
“İSTANBUL 4 KERE DÖNÜŞTÜRÜLÜRDÜ”
İPA tarafından daha önce yapılan başka bir araştırmaya göre İstanbul’da donatı alanları, orman alanları ve askeri alanlar imara açılarak, mevcut imar parsellerine emsal artışı verilerek, toplam 85 milyar dolarlık bir kazanç sağlandığı hatırlatıldı.
Bu kazancın İstanbul’daki orta ve üzeri riskli yapıların tamamını 4 kere dönüştürebileceğinin altı çizildi.
GİZLİ HİZMET GİDERLERİ VE DÖNÜŞÜM
Raporda Cumhurbaşkanlığına ait 2011-2022 yılları arasında “Gizli Hizmet Giderleri” toplamı ile İstanbul’daki orta ve üzeri riskli yapıların yüzde 26,9’unun vatandaşlara herhangi bir yük olmadan dönüştürülebileceğine de vurgu yapılarak “Bu durum ülkemizde merkezi yönetimin deprem riskine bakış açısını ortaya koymaktadır” denildi.
“KENTSEL DÖNÜMÜŞÜN YÜKÜ VATANDAŞ VE BELEDİYELERDE”
İBB’nin 2019 yılından bu yana depreme hazır olma kapsamında pek çok çalışma yürüttüğü, geçtiğimiz yıl yaşanan Kahramanmaraş depremleri sonrasında da bu çalışmalara daha da hız verildiği anlatılarak “Konunun uzmanları ve paydaşları ile birlikte hazırladığı Deprem Seferberlik Planı çerçevesinde, İstanbul’u depreme karşı dirençli bir kent yapma konusunda çalışmalarına devam etmektedir. Ancak, Türkiye’de afete hazırlıklı olma durumuna yönelik faaliyetleri yürümekte olan AFAD tarafından hazırlanan İl Afet Risk Azaltma Planı’nda afet risk azaltımında sorumluluğu büyükşehir ve ilçe belediyeleri ile vatandaşlara yönlendiren yaklaşım, İstanbul’un depreme dirençli bir kent haline getirilmesi konusunda İBB, ilçe belediyeleri ve İstanbulluları kentin fiziksel olarak hasar görebilirliğinin azaltılması yönündeki en temel çalışmalardan biri olan kentsel dönüşüm ve güçlendirme çalışmalarında ciddi bir yük altında bırakmış durumdadır. Bu durum, İstanbul’un beklenen Marmara depremine ve diğer tüm olası risklere karşı hazırlıklı olması için önünde uzun bir yol olduğuna işaret etmektedir” denildi.
İSTANBUL’UN DEPREME HAZIRLIK ÇALIŞMALARI
Raporda 17 Ağustos 1999 depreminin üzerinden geçen 25 yılda İstanbul’un depreme karşı dayanıklı bir kent haline getirilemediği belirtildi.
Olası senaryolara göre İstanbul’da 7,5 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmesi halinde, gece olduğu takdirde 14 bin 150, gündüz olduğu takdirde ise 12 bin 400 can kaybı yaşanacağının tahmin edildiği aktarıldı.
İstanbul’daki binaların ortalama yüzde 17’sinin (yaklaşık 194 bin bina) orta ve üstü seviyede hasarlı, yaklaşık 972 bin binanın ise hasarsız veya hafif hasarlı olmasının beklendiği kaydedildi. İBB’nin depreme hazırlık için hız verdiği çalışmalar şöyle özetlendi:
-Kahramanmaraş Depremi’nin ardından “İstanbul Deprem Bilim Üst Kurulu” toplandı ve “Deprem Seferberlik Eylem Planı” hazırlandı.
-İstanbul Deprem Seferberlik Planı, olası afete yönelik çalışmaları 14 başlık altında topladı. 2019’dan bu yana olası afet riskine karşı dayanıklılığı arttıracak toplam 18,8 milyar TL bütçeli 52 proje tamamlandı.
-Devam etmekte olan metro inşaatlarını da içeren 15,5 milyarı metro projesi olmak üzere 45,5 milyar TL’lik 66 proje halen devam ediyor.
-2019’dan bu yana 91 adet nazım imar planı güncellendi, 36 ilçede müktesep (kazanılmış) hak plan notları onaylandı.
35 BİN BİNA İNCELENDİ
-2019 yılından bu yana 35 bin binanın hızlı risk taraması tamamlandı. Toplam bin 454 farkındalık eğitimiyle 210 bin 599 kişiye ulaşıldı.
-2024 yılı Şubat ayında tamamlanmak üzere 257 kilometrekarelik alanda depreme yönelik mikrobölgeleme çalışması sürüyor. Eyüpsultan ve Sultangazi ilçelerinde yeni konut alanlarında bin 226 bağımsız birimin inşasına devam ediliyor.
-Önümüzdeki dönemde 115 bin binanın hızlı taraması, 127 kilometrekarelik alanda depreme yönelik “Mikrobölgeleme Rapor ve Haritalama Çalışması”, “Deprem Erken Uyarı ve Acil Müdahale Sistemi” ve “Afet Sonrası Acil İletişim Ağı” yapılması planlanıyor.
-KİPTAŞ, 2019’dan itibaren Silivri’de 1966, Tuzla’da 500 ve Pendik’te 331 bağımsız birimden oluşan beş sosyal konut projesi tamamladı. Bayrampaşa’da 2473, Zeytinburnu’da 1339, Beyoğlu’da 130 ve Kadıköy’de 1134 daire olmak üzere dört kentsel dönüşüm projesi hayata geçirildi.
6 MİLYONLUK KİRA DESTEĞİ
-2019 yılından bu yana 220 bağımsız birime toplam 6 milyon TL’lik kira desteği verildi.
-2019’dan bu yana kamusal kullanımda ve anıt eser olan 62 tarihi yapı güçlendirilerek restore edildi. İstanbul genelinde 3 bin 500 metruk tarihi yapı tespit edilerek 985 yapı özelinde işlem başlatıldı.
-Acil ulaşım için kullanılacak ulaşım sisteminin afetlere karşı dayanıklı hale getirilmesi amacıyla 2019’dan bu yana 93 adet yaya üst ve alt geçit, 8 adet araç alt ve üst geçit köprü güçlendirme, 16 adet deniz yapısı, 40 adet karayolu sanat yapısı güçlendirme projesi ve Büyük İstanbul Otogarı Viyadük Güçlendirme projeleri tamamlandı.
-2019’dan bu yana Park Bahçe ve Yeşil Alanlar Daire Başkanlığı tarafından afet anında ve sonrasında kullanılma potansiyeli olan 7 milyon 730 bin metrekare büyüklüğünde açık ve yeşil alan düzenlemesi yapıldı.
-33 adet deprem dirençli park ile 17 adet güneş enerji sistemli tuvalet ünitesinin yapımı halen devam ediyor. 70 adet daha deprem dirençli parkın projelendirilerek yapılması planlanıyor.
]]>
Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ergün Tozkoparan, Covid’in ve virüs kaynaklı hastalıkların güncel durumunu şöyle değerlendirdi:
Bir salgınla mı karşı karşıyayız?
İnfluenza olguları her yıl aralık ve ocak aylarında artar ve bu yıl da aralık ayı ile birlikte influenza vakalarının yanı sıra Covid vakaları da arttı. Solunum sistemi belirtileriyle hastaneye başvuran hastaların büyük çoğunluğunu Covid ya da influenza virüsüne bağlı enfeksiyonlar oluşturmaktadır. Covid, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de aralık ayında, ekim ve kasıma göre bir miktar artış gösterdi. Dünya Sağlık Örgütü’nün raporuna göre küresel olarak tüm dünyada Covid olgularında aralık ayında, kasım ayına göre yüzde 52 oranında artış var. Benzer şekilde Covid nedeniyle hastane yatışında yüzde 25 ve yoğun bakım gereksinimli hastalarda da yüzde 21 oranında artış görülmüştür. Aslında bunlar beklenen rakamlardır. Soğuk mevsimlere girilmesi nedeniyle kapalı ortamlarda daha fazla temas olması soğuk mevsimlerde genel olarak viral enfeksiyon oranını artırmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre olguların yüzde 50’nin fazlasından Omicron’un JN1 varyantı sorumludur. Ancak Rinovirüs ve RSV gibi diğer virüslere de rastlanabiliyor. Tüm viral enfeksiyonlarda olduğu gibi yeni varyantlar, büyük oranda risk faktörleri olan kişiler üzerinde daha ağır ve ciddi seyredebiliyor.
Önlem alınmalı
Covid, artık grip gibi oldu diyebiliriz. Ancak bundan Covid’i önemsemeyeceğimiz anlamı çıkarılmamalı. Hastalık büyük oranda influenza gibi seyrediyor. 2 yıl önce yaşanan Covid’in Delta varyantını yaşamıyoruz. Yeni varyantlarla oluşan Covid olguları var. Bunlar da normal grip gibi davranıyor ve riskli gruplarda hayati kayıplara neden oluyor. Özetle 2 yıl önceki pandemi koşullarını yaşamasak da her koşulda önlem alınmasında yarar var.
En çok kimler risk altında?
65 yaş üzeri kişiler, kronik kalp, akciğer, böbrek, diyabet hastalarının, kemoterapi görenlerin ve bağışıklığı baskılanmış hastaların risk altında olduğunu söyleyebiliriz.
Yoğun bakım servisleri ne durumda?
Yoğun bakımlarda Covid ya da influenza vakaları olmakla beraber, çok büyük bir bölümünü risk faktörü olan hastalar oluşturmaktadır. Beklenenin üstünde bir yoğun bakım gereksinimi yoktur. Yoğun bakımdaki hastaların hemen hemen yüzde 99’u risk faktörü olan hastalardır. Aralarında hayati tehlikesi olanlar da var. Özellikle yaşlılar, eşlik eden kalp hastalığı, akciğer hastalığı, kemoterapi gören hastalar, bağışıklığı baskılanmış hastalarda hayati risk yüksek olabiliyor.
Nelere dikkat edilmeli?
Covid ve artan hastalıklardan korunmak için yapılması gerekenlerin en başında olabildiğince toplu ortamlardan uzak durmak gerekiyor. Ancak bu, okul ve iş gibi nedenlerden dolayı günlük sosyal yaşamda mümkün olamamaktadır. Risk faktörü olan kişilerle gebelerin kalabalık ortamlardan mutlaka sakınmaları gerekiyor. Hasta olan bireyler risk faktörleri olan bireylerden uzak durmalıdır. Bağışıklığı destekleyici gıdalar ve bol su tüketilebilir. Beslenmede dikkat edilmesi gereken konulardan biri bol sıvı alımıdır. Akdeniz usulü ve C vitamininden zengin gıdalarla beslenmek gerekir. Özellikle içinde antioksidan içeren ve bağışıklık güçlendirdiği bilinen mor meyveler tercih edilmelidir. Nar, pancar, orman meyveleri gibi bu tür beslenme bağışıklık sistemimizi destekler.
Maskeye geri dönülmeli mi?
Özellikle risk faktörleri olan bireylerin özellikle kalabalık ortamlarda maske takması gerekir. Bu kişilerin enfeksiyondan korunması çok önemlidir. Dışarıdan eve virüs getirilmemesi için risk faktörü olmasa bile kalabalık ortamlarda yaşayan kişilerin maske ile korunması gerekir.
]]>
Prof. Dr. Oğuz Yılmaz
GÖZLEMLERİN DOĞRULUK PAYI VAR
Kalp krizi vakalarıyla ilgili henüz açıklanmış rakamlar olmasa da gözlemlerin doğruluk payı oldukça yüksek. Covid-19 pandemisi sürecinde kalp hastalarının, kalp krizi geçirmekteyken bile hastaneye başvurularında yüzde 20 azalma olduğu tespit edildi. Düzenli kontrole gitmesi gereken çok fazla sayıda kalp hastasının ya da hastalığının farkında olmayan kişilerin hastane ortamlarına ulaşamaması veya hastaneye başvurmaktan kaçınmasının olumsuz sonuçları yaşanmaktadır.

KALP KRİZİ YAŞI NEDEN DÜŞTÜ?
Kalp krizi yaşı erkeklerde ortalama 65, kadınlarda ise 72 civarındadır. Kolesterol düşürücü bazı ilaçların kullanımı, sigara kullanımının azaltılması ve düzenli kontroller ile kalp krizi yaşı daha ilerilere taşınmış oldu. Ailesel risk faktörlerinin yoğunluğuna bağlı olarak ve kontrollerin ihmal edilmesi nedeniyle 40 yaş altı kalp krizleri de hâlâ tüm krizlerin 5’te 1’ni oluşturuyor. Son 7-8 yıldır 40 yaş altı kalp krizlerinin her yıl yüzde 2 civarı artış gösterdiği dikkat çekiyor. Dolayısıyla 20’li yaşların sonlarında veya 30’lu yaşların başlarındaki genç insanlarda kalp krizlerini daha sık görmeye başladık.

RİSK FAKTÖRLERİNE DİKKAT!
Altta yatan bazı hastalıklar, yaşam tarzı, yaş ve aile geçmişi kalp hastalığı riskini artırır. Yüksek tansiyon, kolesterol ve trigliserit gibi kan yağlarının yüksekliği, diyabet hastalığı ve obezite en önemli risk faktörleridir. Ailesinde erken kalp ölümleri varsa o kişinin de kalp krizi riski yüksektir. Sigara kullanımı, yağlı beslenme ve hareketsiz hayat tarzı da kalp krizi riskini artıran önemli kötü yaşam alışkanlıklarıdır.

NASIL OLUŞUR?
Kalp krizi; kalp kasının bir kısmına yeterince kan gitmediğinde meydana gelir. Kalp kasını beslemesi gereken koroner kan akımının azalması ve bu durumun uzun sürmesi kalp kasında kalıcı hasarlara ve kalp krizine neden olur. Bu nedenle azalan veya kesilen kan akımı tedavi edilmeden geçen süre ne kadar uzarsa, kalp kaslarındaki hasar da o derece büyük olacaktır. Koroner arter hastalığı, kalp krizinin ana nedenidir. Daha az yaygın bir neden ise kalp kasına kan akışını tamamen durdurabilen koroner arterin şiddetli spazmı veya ani kasılmasıdır.

ÖNLEM ALIN
Kalp krizi riskine karşı yaşam tarzı değişikliklerine gidilmesi gerekir. İşte onlar:
1 – Akdeniz mutfağını tercih edin ve doymuş yağlardan, fazla kırmızı etten ve paketli gıdalardan uzak durun.

2 – Kesinlikle sigara kullanmayın ve aşırı alkolden kaçının.

3 – Yüksek tansiyon, kolesterol ve diyabet gibi sağlık kontrollerinizi aksatmayın.
4 – Yoga, nefes egzersizleri, meditasyon ile stresle baş etme yolları geliştirin.

5 – En azından düzenli yürüyüşle hayatınıza hareket ve egzersizi dahil edin.
6 – Sağlıklı yaşamı tercih eden, birbirine destek olan sağlam dostluklarla sosyal çevrenizi kuvvetlendirin.

20 yaşından sonra mutlaka kontrole gidin
Ailede bilinen kalp hastalıkları varsa genç yaşlarda herhangi başka bir sebeple kan tetkiki yapılırken, kan yağlarının da kontrol edilmesi olası riskleri erkenden yakalamak adına önemli bir ilk adım olacaktır. Geçirilen bir kalp krizinin temellerinin önceki 15-20 yılda atılmakta olduğu unutulmamalıdır.

Çocuklar okulda veya bir kulüp bünyesinde bir sportif faaliyeti düzenli yapıyor ve yarışmalara da katılıyor ise, lisans sürecinde istenen doktor kontrolünün ciddiye alınması ve mutlaka detaylı kalp kontrolünün yapılması hayati önem taşır. Özellikle ailede varsa 20 yaşından sonra her 2-4 yılda bir kalp kontrollerinin yapılmasını önerilir. 40 yaşından sonra da yine risk faktörleri belirgin olan bireylerde bu kontrollerin yılda bir yapılması güvenli olacaktır.
]]>Havanın soğuması, kapalı alanlarda geçirilen sürelerin uzamasıyla birlikte çocuklarda enfeksiyonların görülme sıklığının arttığını dile getiren Kaman, “Her kış mevsiminde olduğu gibi bu dönemde de çocuklarda artan acil servis ve poliklinik başvurularıyla karşı karşıyayız. Havaların soğuması, çocukların kapalı alanlarda daha fazla kalmasıyla birlikte özellikle üst solunum yolu enfeksiyonlarında artış görüyoruz.” ifadelerini kullandı.
Kaman, üst solunum yolu hastalıklarının özellikle okul ve kreşe giden çocuklarda fazla görüldüğüne, ağırlıklı olarak ateş, öksürük, boğaz ağrısı, burun akıntısı, hapşırma şikayetlerinin ortaya çıktığına işaret etti.
AĞIR TABLOLAR OLUŞABİLİYOR
Özellikle küçük çocuklarda, üst solunum yolu enfeksiyonlarının ilerlemesi sonucu bronşiolit ve zatürre gibi daha ağır alt solunum yolu enfeksiyonlarıyla da karşılaştıklarını aktaran Kaman, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Toplumda ve yatan çocuk hastalarımızda yaygın olarak Respiratuar Sinsityal Virüsü (RSV) görüyoruz. Ayrıca bu aylarla birlikte grip etkeni olan influenza vakaları da artmaya başlıyor. Şimdilik yatan hastalarımız içinde influenzayı ciddi boyutta görmesek de artışı mevcut. Daha büyük yaştaki okul çağı çocuklarında ise şu an en sık halk arasında ‘beta’ olarak bilinen A grubu beta hemolitik streptokok dediğimiz bakteriyel enfeksiyonla karşılaşıyoruz. RSV, özellikle 2 yaşın altındaki bebekler açısından yüksek riskli bir hastalık. Bronşiolit dediğimiz, bebeklerde soluk alıp verirken hışıltıya (ıslık benzeri ses) neden oluyor. Bebeklerinde öksürük, nefes alıp vermede zorluk gibi şikayetlerle bizlere başvuruyor aileler. Eğer üzerine bakteriyel enfeksiyon bindiyse daha ağır tablolar da oluşabiliyor.”
HIRILTILI, HIŞILTILI NEFES ALMA VARSA HASTANEYE GİDİN
Bebekte erken doğum, kalp sorunu, astıma yatkınlık gibi ek problemlerin de hastalık tablosunun kötüleşmesine neden olduğunu, ciddi riskin ortaya çıktığını vurgulayan Kaman, ailelere “Eğer bebeğinizde ateş olmasa bile nefes alıp verirken hışıltı, hırıltı varsa hızla bir sağlık kuruluşuna başvurulması gerekiyor.” uyarısında bulundu.

BEŞ GÜNDEN UZUN SÜREN ATEŞE DİKKAT
Çocuklar ve bebeklerde viral enfeksiyona eşlik etme riski olan bakteriyel enfeksiyon belirtilerine de dikkat edilmesi gerektiğini dile getiren Kaman, şu bilgileri paylaştı:
“Normalde viral enfeksiyon kaynaklı ateş gibi belirtiler ortalama 3-5 gün içerisinde geçer. Çocukta 5 günden uzun süren ateş, solunum sıkıntısı, nefes alıp vermede zorluk varsa mutlaka tekrar sağlık kuruluşuna başvurulmalı. Çünkü bunlar alt solunum yolu enfeksiyonu belirtileri olabilir.”
ARALIK VE OCAK ÇOCUKLAR İÇİN ZOR GEÇEN AYLAR
Kaman, çocuklarda artan solunum yolu enfeksiyonlarının farklı bir durum değil her kış döneminde yaygın görüldüğünün altını çizerek, “Bu tip enfeksiyonlar açısından özellikle aralık ve ocak, yüksek riskli, çocuklar için biraz zor geçen aylardır. Aralık itibarıyla Türkiye’de influenza vakaları da artmaya başlar, hastalık tablosu biraz daha uzamış, dirençli ateş gibi semptomları bulunan çocuklarla da karşılaşırız. İnfluenzayı takiben beta enfeksiyonunun arttığı durumlar da ortaya çıkabilir.” dedi.

EN İYİ KORUNMA YÖNTEMİ SAĞLIKLI BESLENME VE UYKU
Viral enfeksiyonların tedavisinde antibiyotiğin yerinin olmadığına da işaret eden Kaman, bakteriyel bir enfeksiyon olan “beta” teşhisinde ise mutlaka doktorun önerdiği doz ve sürede antibiyotik tedavisinin uygulanması gerektiğini söyledi. Doç. Dr. Kaman, “Enfeksiyonlara karşı en iyi korunma yöntemi sağlıklı, dengeli beslenme ve uykudur. Bu bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlar.” dedi.
6 AYIN ÜZERİNDEKİ TÜM ÇOCUKLAR GRİP AŞISI OLABİLİR
Çocukların bulunduğu kapalı ortamların sık sık havalandırılmasının, hasta çocukların özellikle kalabalık, kapalı alanlar ve okulda maske takmasının önemine de işaret eden Kaman, “Özellikle 6 ayın üzerindeki çocuklar influenzaya karşı aşılanabilir. Grip aşısını risk gruplarında mutlaka öneriyoruz ama risk grubu dışındaki, 6 ayın üzerindeki tüm çocuklar için de aşılanma influenzaya karşı en iyi korunma yöntemi.” açıklamasında bulundu.
]]>