
DEVLET HEKİMLERİN YANINDA
Kongreye, merdiven altı uygulamalarla savaşta, hekimlere destek vermek için Ticaret Bakanlığı Tüketicinin Korunması ve Piyasa Gözetimi Genel Müdürü, Reklam Kurulu Başkanı Avni Dilber de katılarak, “Devlet ve hekimler hep beraber bunlarla savaşacağız” dedi.
Medikal Estetik Tıp Derneği (MESTDER) Başkanı ve Medikal Estetik Hekimi Dr. Yasemin Savaş, Türkiye’nin estetik tedavilerde önemli bir merkez haline geldiğini belirterek, şunları söyledi:
“Türkiye, sağlık hizmetleri ihracatında dünyada ilk 10’da medikal turizmde ise ilk 5’te yer yer alıyor. Türkiye, sağlık turizmi alanında önemli bir global oyuncu.”

HEDEF 2 MİLYON SAĞLIK TURİSTİ
Sağlık Bakanlığı ve Ticaret Bakanlığı’nın yönetmelik ve teşvikleri sayesinde, Türkiye’deki sağlık kuruluşlarının sayısının hızla arttığını belirten Dr. Savaş, “Aralık 2023 itibarıyla yetkili sağlık kuruluşu sayısı 4 bin 786’ye ulaştı ve bu artışın devam etmesiyle Sağlık turizmi gelirleri, 2003 yılında 203 milyon dolar seviyesindeyken, 2022’de 2,2 milyar dolara yükseldi. Aynı dönemde, sağlık için seyahat eden turist oranı da yüzde 0.9’dan yüzde 2.3’e çıktı. Bu yılın hedefleri ise 2 milyon sağlık turisti ve 3 milyar dolar gelir olarak belirlenmiş durumda” dedi.

İHBAR EDİN
Merdiven altı medikal estetik uygulamalar konusunda dernek olarak alınan tedbirlere işaret eden Dr. Savaş, şöyle dedi:
“Ruhsatsız merkezlerde ve hekim dışında işlem yapılan merdiven altı uygulamalar ciddi sağlık riskleri doğuruyor. Biz de bu kapsamda günden güne artan bu tür merkezlerin açığa çıkması amacıyla hem Sağlık Bakanlığı’yla ortak hareket ediyor hem de halkımızı da kendi sağlıkları için bu farkındalığa dahil ederek, 0543 266 63 78 numaralı ihbar hattımızı aramaları için teşvik ediyoruz.”

ESTETİK YAŞI ERGENLİĞE KADAR İNDİ
Medikal Estetik Derneği Başkan Yardımcısı ve Medikal Estetik Hekimi Dr. Alp Mamak da medikal estetik uygulamalarına olan ilginin arttığını belirterek, şöyle dedi: “Ancak bu talebin ergenlik dönemine kadar inmesinin, sosyal medyanın gençler üzerindeki etkisiyle ‘kusursuz görünüm’ arayışının yaygınlaşmasının, fiziksel ve ruhsal sağlığı olumsuz etkileyebileceği yönünde endişelere yol açmaktadır.”
Dr. Mamak, 18 yaşından önce estetik müdahalelerin yapılmaması gerektiğini vurgulayarak, “Bunun iki temel nedeni var. Birincisi fiziksel. Ergenlik dönemi, vücudun hâlâ gelişim gösterdiği bir süreç. Bu dönemde yapılan müdahaleler, vücut gelişimi tamamlanmadan kalıcı sonuçlar yaratabilir ve ileride doğal görünüme zarar verebilir. İkincisi ise psikolojik tarafı. Çünkü medikal estetik uygulamalar, bireyin özgüvenine ve benlik algısına da etki edebilir. Ergenlerin sosyal medya etkisiyle bu uygulamalara yönelmesi, geçici bir güzellik trendine kapılma riskini de getiriyor” dedi.

EN ÇOK İLGİ DUDAK DOLGUSUNA
Medikal Estetik Hekimi ve Medikal Estetik Derneği Genel Sekreteri Dr. Bora Özcan ise son yıllarda popüler hale gelen dudak dolgusu uygulamalarına dikkat çekti. Dr. Özcan; Türkiye’de dudak dolgusunun, estetik pazarının önemli bir kısmını oluşturarak, sosyal medya etkisi ve estetik uygulamalara olan ilginin yükselmesiyle büyük bir talep gördüğünü ifade etti.
Dr. Özcan, “Sosyal medyanın etkisiyle, pürüzsüz ve parlak ciltler, orantılı yüz ve vücut hatları gibi güzellik anlayışı belirgin bir şekilde bu yöne evrildi. Bunun sonucunda, ameliyatsız medikal estetik işlemler daha fazla tercih edilmeye başlandı. Dudak dolgusu da bunların başında geliyor. Çünkü dudak aynı zamanda dişilik sembolüdür. Tahminlere göre, dudak dolgusu uygulamaları, Türkiye’deki estetik pazarında yüzde 20 ila yüzde 30’luk bir paya sahip ve bu durum dudak dolgularını en çok tercih edilen uygulamalarından biri haline getirmiştir” dedi.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
10 KİŞİDEN 9’U DİŞİ AĞRIMADAN GİTMİYOR
Ağız ve diş sağlığı hastanelerine en çok başvurunun, diş ağrısı nedeniyle olduğunun altını çizen Prof. Dr. Oflezer, şunları söyledi: “10 kişiden 9’u diş hekimine şikayeti olduğunda gidiyor ve genellikle bunu da diş, dişeti veya ağızla ilgili ağrı veya sorun olarak tanımlamakta. Oysa, koruyucu diş hekimliği ile diş ağrımadan hekime gitmeliyiz ki erken ve yaygın koruyucu önlemleri alabilelim.”

3.5 MİLYAR İNSANIN DİŞLERİ KÖTÜ DURUMDA
DSÖ tarafından yayınlanan raporda, Türkiye’nin de yer aldığı 194 ülkenin ağız hastalıklarının kapsamlı bir portresinin oluşturulduğunu belirten Prof. Dr. Oflezer, şu çarpıcı rakamları paylaştı: “Raporda yaklaşık 3,5 milyar insanın ağız hastalıklarıyla yaşadığı ortaya konuldu. Bu rakam dünya nüfusunun neredeyse yarısıdır. En sık görülen ağız hastalıkları diş çürüğü, şiddetli diş eti hastalıkları, diş kaybı ve ağız kanserleri olarak sıralanıyor. Tedavi edilmeyen diş çürükleri tahminen 2,5 milyar insanı etkileyen, dünya çapında en yaygın tek hastalık olarak öne çıkıyor. Verilere göre, dünya nüfusunun üçte birinden fazlası diş çürüğüyle yaşıyor.”

1 MİLYAR KİŞİDE DİŞ ETİ HASTALIĞI VAR
DİŞ kaybının başlıca nedenlerinden biri olan şiddetli diş eti hastalığının, dünyada 1 milyar insanı etkilediğini söyleyen Prof. Dr. Oflezer “Her yıl 380 bin ağız kanseri vakası teşhis ediliyor. Rapor, küresel halk sağlığı sorunu olduğunu ortaya koyuyor” dedi.
DİŞ FIRÇALAMA ORANLARIMIZ YETERSİZ
GÜNDE en az 2 kere düzenli olarak dişlerin fırçalama oranının Türkiye’de her yaş grubu için yetersiz olduğunu belirten Prof. Dr. Oflezer, şu uyarılarda bulundu: “Düzenli diş fırçalama alışkanlığının sınırlı olmasının yanında diş fırçasına ek olarak çeşitli hijyen ürünlerinin (diş ipi, ara yüz fırçası, gargara, ağız spreyleri vb.) kullanımı da yetersiz. Diş fırçalama alışkanlığı çocuklara yürüme ve yeme alışkanlığı gibi erken yaşlarda kazandırılmalı. Bunun içinde rol model anne ve babalardır.”
KORUYUCU DİŞ SAĞLIĞI ÖNEMLİ
SAĞLIK Bakanlığı’nın yaptığı Türkiye Ağız ve Diş Sağlığı Profili (TADSAP-2018) araştırmasına göre, diş çürüğünün, dünyada olduğu gibi ülkemizde de en yaygın ağız sağlığı problemi olduğunu söyleyen Prof. Dr. Oflezer, “Koruyucu ağız ve diş sağlığı programlarını güçlendirmemiz gerekli” dedi.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>“HASTANE VE FAKÜLTELERDE YAŞANAN USULSÜZLÜK İDDİALARI BİR BİR ARAŞTIRILMALI!”
“Yenidoğan Çetesi” olarak adlandırılan çetenin ardından gündeme gelen sağlık kurumlarındaki usulsüzlüklere dair konuşan Dinç, kendilerine iletilen bazı iddiaları kamuoyuyla paylaşarak yetkililere seslendi: “Bu çetenin kendi menfaat ve çıkarları için akla-hayale gelmeyecek şekilde masum bebekleri katlettiklerini hepimiz gördük. Sağlık kuruluşlarında yaşanan ahlaksızlık ve usulsüzlüğe millet olarak hepimiz şahit olduk. Bu olayın açığa çıkması sonrasında bazı fakültelerde yaşanan sıkıntılarla ilgili iddia ve talepler tarafımıza iletildi. Fakülte ve bağlı bulunduğu üniversitenin ismini vermiyorum ama bize iletilen iddiaları dile getirmek istiyorum.
Fakültelerde doktorların, öğretim görevlilerinin malzeme parası adı altında yasa dışı bir şekilde astronomik rakamlarla hastalardan ücret talep edildiğine dair iddialar var. Bu ücretler hastanelerdeki aracılar üzerinden veya hastane dışındaki danışmanlık merkezi olarak gösterilen yasa dışı muayenehanelerden bu ücretlerin tahsil edildiği iddiaları bize iletildi. Ayrıca hastanenin imkânlarını, alet ve edevatını kendi özel muayenehanelerinde kullandıklarına dair de iddialar var. Sağlık personeli tarafından hastalarla ilgilenmek yerine estetik işlemler yapıldığı, yasa dışı olarak heyet raporları verildiği, ameliyathanelerdeki randevuların bile satıldığı ve ücretini ödemeyen hastaların ücreti ödeyene kadar ameliyatlarının ertelendiği gibi ciddi iddialar var. Ayrıca öğretim görevlilerinin derslere girmediği, asistanların eğitimsiz bırakıldığı konusunda da ciddi iddialar var. Yetkililerin tüm bunlara rağmen herhangi bir yaptırımda bulunmadığına dair de iddialar var. Bu iddialar tek tek araştırılmalı, İçişleri ve Sağlık Bakanlığı bu iddiaların üzerine gitmeli ve görevini suiistimal eden her kim varsa hesabını vermelidir. Tabii bunları söylerken tüm sağlık çalışanlarını ve öğretim görevlerini töhmet altında bırakmak istemiyorum.”
“GAZZE’NİN KUZEYİNDE CİDDİ KATLİAMLAR YAŞANIYOR”
Filistin’de yaşanan soykırımın halen devam ettiğini belirterek sözlerine devam eden Dinç, “Bir yılı aşkın bir süredir Filistin’de kadın, çocuk ve siviller katlediliyor. Bununla birlikte 2 aydır Lübnan’da işgal güçlerinin saldırıları sonucu katliamlar yaşanıyor. İşgal güçleri, 2 aydır gerçekleştirdikleri saldırılara rağmen Lübnan’da bir köy dahi elde edemediler, o bölgede bir tampon bölge oluşturamadılar ve bundan dolayı ateşkes yapmak zorunda kaldılar. Bu kazanım, siyonist terör şebekesine karşı diz çökmeyen Lübnan halkınındır. Siyonist rejim, Lübnan’da bir ateşkes yaptı ama Gazze’de halen soykırımlarına devam ediyor. Özellikle Gazze’nin kuzeyinde ciddi katliamlar yaşanıyor. Gazze’nin kuzeyinde açlık krizi ile birlikte sağlık krizi de başlamış durumda. 7 Ekim Aksa Tufanı’ndan günümüze Gazze’de bin 50 sağlık çalışanı şehit edildi, 310 tanesi de işgal güçlerinin zindanlarında esirdir. Tüm bu saldırılara rağmen sağlık çalışanları hiçbir şekilde pes etmiyorlar. İnsanlığın onuru ve haysiyeti için mücadelelerine devam ediyorlar.” diye belirtti.
“ACİL BİR ŞEKİLDE GAZZE’DE İNSANİ YARDIM KORİDORU OLUŞTURULMALI”
Kuzey Gazze’de yaşanan ilaç sıkıntısını bir kez daha dile getiren Dinç, kronik hastaların tedavi edilemediğini, halkın kirli suyu tüketmek zorunda kaldığını ve oluşan çöp yığınlarından dolayı salgın hastalıkların baş gösterdiğini söyleyerek şunları kaydetti:
“Siyonist terör şebekesinin sağlık hizmetlerini hedef alması, Gazze’deki tüm insanları yok etmek istediği anlamına gelmektedir. Bu yüzden acil bir şekilde Gazze’de insani yardım koridoru oluşturulmalıdır. O bölgeye tıbbi malzemeler gönderilmelidir. Sağlık çalışanları o bölgeye ivedilikle gitmelidir. Gazze’de kronik hastalığı bulunanların o bölgeden tahliye edilip acilen tedavi altına alınması gerekmektedir. Ayrıca ateşkesin sağlanabilmesi için İslam ülkeleri tüm gücünü kullanmalı, sağlanabilecek ateşkes ile hiçbir şart ve koşula bağlanılmadan siyonist terör şebekesi o bölgeden çıkmalıdır.”
“AZAMİ SÜRE MAĞDURLARI İÇİN KAPSAMLI BİR AF ÇIKARILMALI VE BU ÖĞRENCİLER ÜNİVERSİTELERİNE DÖNÜP MEZUN OLMALI”
İç gündeme dair bazı sorun ve sıkıntıları da gündeme getiren Dinç, ilk olarak azami süre mağdurlarının sorun ve taleplerini dile getirerek, “2014 yılında çıkan bir yasaya göre; 2 yıllık üniversite okuyanlar 4 yıl içerisinde, 4 yıllık üniversite okuyanlar 6 içerisinde, 6 yıllık üniversite okuyanlar ise 9 içerisinde mezun olması gerekiyor. Ancak ülkemizde önce pandemi sonra büyük bir deprem yaşandı. Ayrıca ekonomik sıkıntılar yaşandı. Tüm bunlara bağlı olarak öğrencilerimiz bu süreçlerde okullarından mezun olamadılar. 2022 yılında bir af çıktı ancak bu af kapsamlı olmadığı için genel olarak tüm öğrenciler bu aftan yararlanamadı. Bu öğrencilerimizin mağdur olmaması için, kapsamlı bir af çıkarılmalı ve üniversiteden mezun olması gereken öğrencilerimiz tekrardan üniversite kayıtlarını yaparak öğrenimlerine devam etmesi sağlanmalı.” dedi.
“MERSİN, ADANA VE ANTALYA GİBİ İLLERDE HER YAĞMUR YAĞDIĞINDA SEL FELAKETİ YAŞANIYOR”
Son olarak bazı illerde yaşanan bir takım sorunları da gündeme getiren Dinç, bazı illerde yaşanan sel felaketlerinin önüne geçilmesi için, “Mersin, Adana ve Antalya gibi illerde her yağmur yağdığında sel felaketi yaşanıyor. Her yağmur yağdığında sel felaketinin yaşanmaması için altyapı ile ilgili ciddi çalışma yapılmalı. Vatandaşların mağduriyet yaşamaması için yağan yağmur sularının tahliye edilmesine yönelik ciddi çalışmaların yapılması gerekiyor. Yağmur yağmadan önce erken uyarı sistemi geliştirilmeli ve önlemlerin önceden alınması gerekiyor. Mazgal ve kanalizasyon giderlerinin temizlenmesi gerekiyor. Önceden yaşanan sel felaketleri göz önünde bulundurularak bir daha bu tür felaketlerin yaşanmaması için tedbirlerin alınması gerekmektedir.” ifadelerini kullandı.
“SUYUN DAR GELİRLİ VATANDAŞLARA BİR MİKTAR BELİRLENEREK ÜCRETSİZ OLARAK VERİLMESİNİ BEKLERKEN MAALESEF SU FİYATLARI HER YIL ASTRONOMİK BİR ŞEKİLDE YÜKSELMEKTE”
“Adana ve Mersin’deki su fiyatlarının diğer çevre illerdeki su fiyatları arasında astronomik farklar var.” diyerek sözlerine devam eden Dinç, “Mersin’de şu an su birim fiyatı 27,15 TL’dir. Bir ay sonra bu rakam 36,20 TL olacak. Adana’da da şu an su birim fiyatı, 17,85 TL’dir. Hatay’da ise bu rakam 7,63 TL’dir. Birbirine yakın farklı illerin arasında tüketilen suyun fiyatının bu kadar astronomik derecede farklı olması herhangi bir mantık sığmaz. Bu fiyatlar arasında neden bu kadar fark olduğunu soruyoruz ve cevabının şeffaf bir şekilde açıklanması gerektiğini belirtiyoruz. Ayrıca temel bir ihtiyaç olan suyun dar gelirli vatandaşlara bir miktar belirlenerek ücretsiz olarak verilmesi gerekmektedir. Fakat biz bunu beklerken maalesef su fiyatları her yıl astronomik bir şekilde yükselmektedir. Buna yönelik tedbirlerin alınıp düzenlemelerin yapılması lazım. Bu konuda seçim döneminde belediye başkanlarının vaatlerini uygulamaya koymaları gerekmektedir.” şeklinde konuştu.
“DİYARBAKIR-SİLVAN KARAYOLU’NDA ASFALTIN YAPISINDAN KAYNAKLI KAZALAR YAŞANIYOR, ARAÇLAR ZARAR GÖRÜYOR”
Dinç sözlerini “Diyarbakır-Silvan Karayolu’ndaki asfaltın yapısı ve kullanılan mıcır dolayısıyla bu yolu kullanan araçlar kaza yapıyor, can kayıpları yaşanıyor. En basiti olarak araçlarının camı kırılıyor. Bu konu ile ilgili Karayolları Müdürlüğü denetlemelerini yapmalı, sorunlar her neyse tek tek tespit edilip vatandaşların mağduriyeti giderilmelidir.” dedi.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
ATO Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Mine Coşkun, Yönetim Kurulu Üyesi Alpertan Açar ve TTB Merkez Konseyi Başkanı Dr. Alpay Azap, Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşülen Sağlık Bakanlığı’nın 2025 yılı bütçesiyle ilgili Ankara Tabip Odası’nda (ATO) basın toplantısı düzenledi.
ATO Yönetim Kurulu Başkanı Coşkun şunları kaydetti:
“Sağlık Bakanlığı 2025 bütçe teklifini incelediğimizde kamu yararı doğrultusunda Türkiye sağlık ortamını gözeten bir anlayış yerine, ‘Sağlıkta Dönüşüm Programı’na ve neoliberal sağlık politikalarına dayalı bir bütçenin hazırlandığını görmekteyiz. Uygulanan sağlık modelinin ve finansman sisteminin yıllardır hekim emeğine, halk sağlığına ve kamu bütçesine verdiği zararlar bilinmesine rağmen, hükümet ve Sağlık Bakanlığı söz konusu modelde ısrarını sürdürmektedir. Sağlık Bakanlığı’nın bütçelendirme anlayışı, sorunların çözümünden uzak, mevcut sorunlara yenilerini ekler niteliktedir.
“Sağlığa ayrılan kaynak resmi enflasyonun da altında kalırken, yüzde 10’u bulmamaktadır“
14,7 trilyon liralık Merkezi İdare Bütçesinin yüzde 6,9’u sağlık hizmetlerine ayrılarak, Sağlık Bakanlığı’nın 2025 yılı bütçesi 1 trilyon 20 milyar 317 milyon 291 bin lira olarak teklif edilmektedir. 2024 yılı bütçe teklifi ile kıyasladığımızda sağlığa ayrılan kaynakta ciddi bir artışın olmadığı görülmektedir. Bir önceki yıl da Merkezi İdare Bütçesinin yüzde 6,6’sı yani 732 milyar 562 milyon 378 bin lirası sağlığa ayrılmıştı. Sağlığa ayrılan kaynak resmi enflasyonun da altında kalırken, yüzde 10’u bulmamaktadır. Sağlık harcamalarının GSYH’ya oranı düşmektedir. 2002 yılında kamu ve özel sağlık harcamaları toplamının GSYH’ya oranı yüzde 5.2 iken, 2022 yılında yüzde 4’e gerilemiştir. OECD’ye üye ülkeler ortalaması 9.2 iken Türkiye sondan üçüncü sırada yer almaktadır.”
“Toplum sağlığını korumaya yönelik birinci basamak planlamasına yeterince kaynak ayrılmamaktadır”
Yönetim Kurulu Üyesi Açar ise şöyle konuştu:
“Sağlık Bakanlığı toplam bütçesinden koruyucu sağlık hizmetlerine 273 milyar 585 milyon 813 bin lira, tedavi edici sağlık hizmetlerine 733 milyar 273 milyon 977 bin lira ayrılmıştır.
2025 yılı toplam bütçesinde tedavi edici sağlık hizmetlerine ayrılan kaynak yüzde 72’yi bulurken, sadece yüzde 28’i birinci basamak koruyucu sağlık hizmetlerine tahsis edilmiştir. Bir önceki yılın bütçe teklifine kıyasla birinci basamağa ayrılan kaynak 71 milyar lira, tedavi edici sağlığa ayrılan kaynak ise 215 milyar lira artmıştır. Koruyucu sağlık hizmetleri, halk sağlığının yapı taşlarından biridir. Sadece hastalıkla mücadeleye değil, hastalığa neden olan risk etkenlerini tespit ederek bunların bertaraf edilmesine, halk sağlığını doğrudan ve dolaylı olarak etkileyen toplumsal etkenlerin saptanmasına, buradan hareketle de sağlığın yalnızca bireysel düzlemde ele alınmaksızın toplumsal düzlemde de korunmasına ve geliştirilmesine odaklanır.
“‘Eziyet Yönetmeliği’ ile aile hekimlerinin üzerlerindeki baskıyı artıyor”
Sağlık Bakanlığı, birinci basamak koruyucu sağlık hizmeti sunumunun asli özneleri olan Aile Hekimliği ve Aile Sağlığı Merkezi (ASM) emekçilerinin haklarını ve çalışma koşullarını iyileştirmek yerine ‘Eziyet Yönetmeliği’ ile üzerlerindeki baskıyı artırmayı tercih etmektedir.
2023 yılında Aile Hekimliği Birim Başına Düşen Nüfus sayısı 2 bin 700 olarak planlanmasına karşılık aynı yılın gerçekleşmesi 3 bin 65 olmuştur. Benzer bir projeksiyon yaptığımızda 2025 yılı için hedeflenen 2 bin 800 nüfusun gerçekleme sayısının en az 3 bin 100 nüfus olacağı tahmin edilebilir. Sağlık Bakanlığı, Aile Hekimliği Birim sayısını artıramadığı gibi, sanal ASM ile de bu sorunu çözememektedir. Yeni AHB’lerin faaliyete geçmemesinin palyatif çözümü kendi içinde birim başına düşen nüfusu artırmakta görülmektedir. Bu çözüm değil, çözümsüzlüktür.”
“Hekime başvuru sayılarında olağan dışı artış sistemi kilitlemekte”
ATO Yönetim Kurulu Başkanı Coşkun ise şunları söyledi:
Sağlık Bakanlığı kışkırtılmış sağlık talebini kontrol altına almaya yönelik önlemler ve düzenlemeler yerine kişi başı hekime müracaatı 2025 yılında 11,9, 2026 yılında 12,2, 2027 yılında 12,6 olarak tahmin etmektedir.
Hekime başvuru sayılarında olağan dışı artış sistemi kilitlemekte, muayene sürelerini 5 dakikaya ve altına çekmekte, bazı branşlarda randevu krizine neden olmaktadır. Sağlık çalışanlarını daha fazla, daha esnek ve güvencesiz çalıştırma, angarya görev dayatma stratejisiyle bu sorunları çözme girişimleri ise yeni sorunlara yol açmaktadır.
“Şehir Hastaneleri’ne ayrılan ödenek bütçenin yüzde 10’una karşılık geliyor”
37 milyar 420 milyon 717 bini hizmet alımı, 67 milyar 181 milyon 365 bini kullanım bedeli olmak üzere şehir hastanelerine ayrılan ödenek Sağlık Bakanlığı bütçesinin yüzde 10’una karşılık gelmektedir.
2024 yılı bütçesinde yer alan 57 milyar 554 milyon liralık kullanım bedeli teklifi, 2024 yılı tamamlanmadan ilk altı ayda 33 milyar lirayı geçmiştir. 2024 yılında Şehir Hastaneleri için ayrılan ödeneğin aşıldığı rakamlardan anlaşılabilir. Yüksek enflasyon ve bundan kaynaklı maliyetlerin artışı göz önüne alındığında 2025 yılı için de benzer bir projeksiyon yapılabilir. Kamu bütçesinin özel şirketlerin çıkarlarına göre yapılandırılmasının en net göstergelerinden birisi, Şehir Hastanelerine ayrılan ödenekler ve kira bedelleridir.
“Sağlık Bakanı suçluları ‘çürük elma’ olarak nitelese de ağacı kurtçuklar sarmıştır”
Bebeklerimizi öldüren ‘Yenidoğan çetesi’ olayında gördüğümüz üzere sağlık planlamasında özel sektörü daha çok büyütmeyi hedefleyen piyasacı anlayış, suç ve suçlu üreten bir yapıya dönüşmüştür. Sağlık Bakanlığı’nın ‘Türkiye’de Bebek Ölümleri Durum Raporu’na göre yenidoğan yoğun bakım yataklarının yüzde 56’sının özel hastanelerin kontrolünde olması bu skandalın altındaki somut nedenlerden birisidir. Sağlık Bakanı suçluları ‘çürük elma’ olarak nitelese de ağacı kurtçuklar sarmıştır.
Özel sektörün sağlıktaki hacmini büyütmek amacıyla kamudan özele daha yoğun kaynak aktarımı yapılmaktadır. 2002 yılında 774 kamu hastanesi, 50 üniversite hastanesi, 271 özel hastane varken; 2023 yılı itibariyle 933 kamu hastanesi, 68 üniversite hastanesi, 565 özel hastane faaliyet göstermektedir. Özel sektör, kamu sektörüne göre 20 yılda 2 kattan fazla büyürken, sağlık sektörünün üçte birini kontrol etmektedir. Buna paralel şekilde özel sektör sağlık harcamaları da neredeyse yüzde yüze ulaşmış durumda.”
“2025 yılı için öngörülen bütçe yine istenilenin çok altında kalmış durumda”
TTB Merkez Konseyi Başkanı Azap ise şu değerlendirmeyi yaptı:
“Komisyonda umarız ki, halkın yararına hekimlerin yararına sağlık çalışanlarının yararına bir takım değişiklikler olur. Bu konuda da takipteyiz. Genel kurula geldiği zaman Sağlık Bakanlığı bütçesi TTB olarak biz de halkı ve sağlık kamuoyunu hekim arkadaşlarımızı bilgilendirecek bir açıklama yapacağız ama şimdiden Ankara Tabip Odamızın açıkladığı verilerle maalesef kötü bir sağlık bütçesi ile karşı karşıya olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunun tabii sağlık alanında yine kötü sonuçları olacaktır. Üstelik de bu az miktardaki kaynağın nerelere ayrıldığına baktığımızda da işlemekte olan sistemin daha da kötüleşerek devam edeceği görebiliyoruz rahatlıkla. Bu bütçe ‘yenidoğan çeteleri’ne yeni sağlık çetelerine yol açacak bir bütçedir o yüzden kabul edilemez buluyoruz.”
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
AVRUPA’DA ORANLAR YÜZDE 28.9
Doç. Dr. Soysal, Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) sezaryen oranının yüzde 15 sınırının altında olması gerektiğini önerdiğini belirterek, “Ancak ülkemizde sezaryen oranı son veriler ışığında yüzde 60.1. Bu 10 gebenin 6’sının sezaryen olduğunu, sadece 4’ünün normal doğum yaptığı anlamına geliyor. OECD ülkelerinin içinde sezaryen oranı en yüksek olan ülke konumundayız. Dünyada bu rakamlar çok düşük değil. Ama bizim ülkemizdeki oranlara göre daha düşük. OECD ülkelerinin sezaryen ile doğum ortalaması yüzde 28, Avrupa Birliği ülkelerinin sezaryen ortalaması ise yüzde 28.9” dedi.

HEKİM KARAR VERDİYSE UYULMALI
Eğer bir endikasyon yok ise anne ve bebek sağlığı açısından normal doğumun tercih edilmesi gerektiğini söyleyen Doç. Dr. Soysal, “Ancak tıbbi gereklilik nedeniyle sezaryen kararı verilen durumlarda da hekimin kararına saygı duyarak, süreci doktoruyla beraber yönetmesini öneririz. Sezaryen alternatif bir doğum yöntemi değildir. Sezaryen ile doğum, normal doğuma engel veya risk teşkil eden durumlarda hayat kurtarıcı. Sezaryen oranlarında yaşanan sürekli artış temel bir halk sağlığı problemidir. Devletimiz, hekimler, ebeler, hastalar hepimizin tek bir ortak amacı var, anne ve bebek sağlığını korumak ” dedi.

HAYATİ RİSK OLUŞTURUYOR
Sezaryen doğum oranlarının yüksek olmasının risklerini de anlatan Doç. Dr.Soysal, “Sezaryen annede kanama, enfeksiyon, emboli, karın içi yapışıklık, doğum sonrası daha fazla ağrı ve daha uzun iyileşme süresi gibi riskler oluşturabilmektedir” dedi.
HANGİ DURUMLARDA SEZARYEN TERCİH EDİLMELİ?
DOÇ. Dr.Soysal, sezaryenin ne zaman tercih edilmesi gerektiğini şöyle sıraladı:
Anne ve bebeğin hayatını tehdit eden acil durumlar. (Bebeğin kalp atışının bozulması, kordon sarkması, dekolman, uterin rüptür vs.)
Geçirilmiş sezaryen, normal doğuma engel olan enfeksiyonlar.
İri bebek, bebeğin pozisyon anomalileri, bebekte görülen anomaliler, çoğul gebelikler.
Bebeğin eşinin anomalileri.
Annenin kalça kemiğinin normal doğuma uygun olmaması.
NORMAL DOĞUMUN FAYDALARI
NORMAL doğumun faydalarını ise Doç. Dr. Soysal, şöyle sıraladı:
Normal doğum sırasında daha erken salgılanmaya başlayan oksitosin ile süt gelmesi kolaylaşır.
Oksitosin kortizol seviyesini azaltarak anksiyeteyi, kaygıyı da azaltır; endorfin seviyesini de artırır.
Endorfin vücudun doğal ağrı kesicisidir. Doğum sonrası kaygısı ve ağrısı az olan anne, ilgisini bebeğine daha kolay verebilir.
Normal doğum sırasında bebeğin kanaldan geçerek ilerlemesi, bebeğin vajen florasını almasını sağlar ve sağlıklı bağırsak florası için çok önemli bir adım atılmış olur.
Bebeğin kanaldan geçerken yaşadığı basınç ile akciğer gelişimi de olumlu etkilenmektedir.
GEBELİK OKULLARI İŞ BAŞINDA
Gebelerin, sezaryen taleplerinin altında yatan ana sebeplerden birisinin de normal doğum sırasında ağrı çekeceğinden korkması olduğunu söyleyen Doç. Dr. Soysal, “Bizler, gebe okullarında doğum korkularına yönelik daha çok çalışmalıyız. Gebelik okulunda anatomik, fizyolojik, psikolojik değişimlerden gebelikteki aşılara, hastaneye başvurulması gereken acil durumlardan riskli gebeliklere, doğumu kolaylaştırıcı egzersizlerden bebek bakımına, bebeğin banyosundan, anne sütü ve emzirmeye kadar birçok konuda dersler oluyor” dedi.
BU DERSE UZMAN HEKİMLER GİRİYOR
ETLİK Şehir Hastanesi’ndeki gebe okulunda, doğum öncesi, doğum ve doğum sonrası sürece yönelik eğitim ve danışmanlık verdiklerini söyleyen Doç. Dr. Soysal, “Eğitimlerimiz 4 hafta sürüyor. Derslerimiz, kadın doğum uzmanları, çocuk doktorları, ebelerimiz, pilates ve egzersizler için fizyoterapistlerimiz, psikolog ve diyetisyenlerimizden oluşan güçlü bir ekip tarafından veriliyor. Hafta içi gebe gruplarımız, hafta sonu da eşli gruplarımız mevcut. Eylül ayında gebe okulumuzda bin 500 gebeye ders verdik” dedi.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
CHP Sağlık Bakanlığından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Zeliha Aksaz Şahbaz, Sağlık Bakanlığı depolarında bulunmayan ve tedarik edilemeyen aşılara ilişkin yazılı açıklama yaptı. Aksaz Şahbaz’ın açıklamaları şöyle:
“Sağlık Bakanlığı’nın beceriksizliği ve ihmalkarlığı nedeniyle ülke genelinde aşı stokları tükenerek halk sağılığı tehdit altına girdi. Günümüzde bir yandan aşı tereddüdü artarken bir yandan da aşı stoklarımız düşüyor, ‘yok’ deniliyor, hekimlerimiz temkinli olmaya davet ediliyor. Bebeklerin, çocukların ve yetişkinlerin sağlığı hiçe sayılıyor. Uyarılara rağmen ihale yapmaktan ve devlete aşı temin etmekten aciz bir yönetimle karşı karşıyayız. Artık günü kurtarmak için alınan aşıların sonuna geldik. Bebeklerde ve çocuklardaki aşı takvimi belli. Ülkemizde yıl içinde gerçekleşen doğum sayısı belli. Kaç çocuğa kaç doz aşının yapılacağı da belli. Bu sayılar göz önüne alınarak belirlenebilecek kritik stok, bizim Sağlık Bakanlığımız tarafından sağlanmadığı için biz bu krizi yaşıyoruz. Depolarda aşı yok çünkü Türkiye’yi yönetenler halkımızın sağlığını umursamıyor veya basit matematik hesaplarını bile yapamıyor.
“Krizin en ağır yükünü sağlık çalışanlarımız çekiyor”
Türkiye’de bir aile hekimine iki aşı düşüyor. Bu krizin en ağır yükünü sağlık çalışanlarımız çekiyor. ASM’lerde çalışan hekimlerimiz ellerinde az sayıda bulunan aşılarla sadece kendi bölgelerinde olan bebek ve çocukların aşısını yapabiliyor. Farklı bölgelerden gelen misafir bebek ve çocuklarımızı ise kendi bölgelerine yönlendirmek zorunda kalıyor. Aile hekimleri öncelik sıralaması yapmak zorunda bırakılıyor. ‘Hangi çocuk aşılanacak, hangisi bekleyecek’ kararını hekimlerimize bırakmak, halk sağlığını hiçe saymaktır. Sağlık çalışanlarımızın omuzlarına yüklenen bu sorumluluk kabul edilemez.
“Aşı olmak için gidip yetersizlik nedeniyle aşı olamayan vatandaşlarımız hekimlerimizi suçluyor”
Aşı reddi ülkemizde günden güne artarken üzerine bir de aşı yokluğu eklenince aşı tereddüdüne karşı verilen mücadele de sekteye uğruyor. Kriz sadece bununla da sınırlı kalmıyor. Aşıya ihtiyaç duyan yetişkin hastalarımızın öncelik sıralamasında bebek ve çocuklardan sonra gelmesi, hekimlerimizle vatandaşlarımızı karşı karşıya getiriyor. Örneğin Hepatit B aşısının yetişkinlerde yeni başlayan sağlık çalışanlarına, diyalize girenlerde, ailede Hepatit B varsa diğer bireylere, evlenmek üzere çiftlerden ihtiyaç duyanlara belli sürelerde, üç doz halinde yapılması gerekiyor. Ancak aşı olmak için gidip yetersizlik nedeniyle aşı olamayan vatandaşlarımız hekimlerimizi suçluyor. Bu da sağlıkta şiddeti artırıyor.
“Bu sorumsuzluğun hesabını kim verecek”
Sorumluluk almaktan kaçınan Sağlık Bakanlığı, faturayı aile hekimleri ve vatandaşlara kesiyor. Zamanında ihaleye çıkıp aşıları almayan Sağlık Bakanlığı’nın krizin gündem olmasıyla birlikte temmuz ayında ihaleye çıktığı bilgisini aldık. İki aylık sürecin ardından aşılar Türkiye’ye gelecek, kontrolden geçecek ve dağıtımı yapılacak. Toplam süreç neredeyse beş ayı bulacak. Her şey yolunda gitse bile, aşıların eksiksiz şekilde temin edilmesi kasım ayını bulacak. Kasım ayına kadar geçen süreçte aşı temini nasıl sağlanacak? Kim bu sorumsuzluğun hesabını verecek? Aynı durumun tekrar yaşanmaması ve vatandaşlarımızın mağdur edilmemesi için hangi bölgeye, ne kadar nüfusa kaç doz aşı gerekeceğinin net bir şekilde belirlenmesi ve doğru planlamanın yapılması gerekir. CHP olarak halkın sağlığını güvence altına alacak uygulamaları acilen hayata geçireceğiz. Vatandaşımızın aşıya ulaşımının önündeki her türlü bürokratik ve hukuki engeli ortadan kaldıracağız.”
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>2-4 HAFTA SÜRÜYOR
Maymun çiçeği virüsünün, daha çok orta ve batı Afrika’da rastlanılan, Orthopoxvirüs cinsine ait, insanlara genellikle enfekte bir kişi veya hayvanın cilt lezyonları ya da vücut sıvılarıyla doğrudan teması sonucu bulaşan zoonotik bir hastalık olduğunu söyleyen Dr. Özsevimli, dünyanın bu virüsün adını 2022 salgınıyla birlikte duyduğunu, genellikle 2-4 hafta süren belirtileri olan ve kendi kendini sınırlayan bir hastalık olduğunu açıkladı.

ÜLKEMİZDE VAKA YOK
Dr. Özsevimli, dünyada ve Türkiye’deki durumu şöyle değerlendirdi: “1 Ocak 2022’den 31 Mart 2024’e kadar, 117 ülkeden DSÖ’ye 185 ölüm dahil olmak üzere toplam 95 bin 226 laboratuvarca doğrulanmış mpox vakası bildirilmiştir. 2024 Mart ayında toplam 466 yeni vaka bildirilmiş olup bu sayı bir önceki ay bildirilen yeni vaka sayısına göre düşüşü temsil etmektedir. Mart 2024’te en çok vaka Afrika Bölgesi’nden bildirilmiştir. Resmi açıklamalara göre maymun çiçeği virüsünün 2022 yılında Türkiye’de 1 kişide görüldüğü açıklanmıştı ancak şu an için Türkiye’de bildirilmiş bir maymun çiçeği vakası bulunmamaktadır.”

ATEŞ VE KAS AĞRISI EN ÖNEMLİ BELİRTİSİ
Maymun çiçeğinin Mpox adlı virüsün neden olduğu, kaşıntılı deri döküntüsüyle ortaya çıkan, ateşe neden olan bir hastalık olduğunu belirten Dr. Özsevimli, şunları söyledi: “Daha Kovid-19 etkileri atlatılamamışken, Afrika maymun çiçeği virüsü nedeniyle acil durum ilan etti. Hastalık, Afrika’da pandemi haline geldi. Deri döküntüsü, ateş, lenf düğümlerinde şişme, kas ağrıları ve solunum problemleri gibi belirtiler gösteriyor. Döküntüler genellikle yüz, eller, ayaklar ve ağızda ortaya çıkıp, bir süre sonra içi sıvı dolu lezyonlara dönüşüyor.”

NASIL BULAŞIYOR?
DR. Özsevimli, maymun çiçeği virüsünün, insandan insana, bazen de hayvanlardan bulaşabilen bir virüs olduğunu da belirterek “Yakın temas ve cinsel yolla bulaşıyor. Virüsün yayılımında rolü olan hayvan konakları, kemirgenler ve primatlardır. Genellikle 2-4 hafta süren belirtileri olan ve kendi kendini sınırlayan bir hastalıktır. Özel bir tedavisi bulunmayan maymun çiçeği virüsü için kullanılan ilaçlar ise virüsün meydana getirdiği semptom ve şikayetleri hafifletmeye yönelik” dedi.
107 ÜLKEDE GÖRÜLDÜ
Hastalığınyalnızca batı ve orta Afrika ülkelerini değil, az sayıda da olsa geri kalan ülkeleri de etkilediğini, bu nedenle küresel önemi olan bir hastalık olarak kabul edilmesi gerektiğini söyleyen Dr. Özsevimli, 107 ülkeden vaka bildirildiğine, 89’unun daha önce vaka görülmeyen ülkeler olduğuna dikkat çekti.
ÇİÇEK AŞISI İLE KORUNMAK MÜMKÜN
2019‘da maymun çiçeğinin önlenmesi amacı ile ABD Gıda ve İlaç Ajansı (FDA) ve Avrupa İlaç Ajansından (EMA) kullanım onayı aldığını belirten Dr. Özsevimli, “Bununla birlikte aşı kısıtlı olarak ulaşılabilir durumdadır. Klinik kullanımı iki doz (deri altına) şeklindedir. Öncesinde çiçek aşısı olanlar hastalığı daha hafif geçirir ya da hastalıktan korunabiliyorlar” dedi.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>GÖRME TESTİ
Okul öncesi yapılması gereken kontrollerin belki de en önemlisinin görme ve işitmenin değerlendirilmesi olduğunu belirten Uzm. Dr. Ay, “Görme ve işitme problemi olan çocuklar potansiyeli olsa bile derslerinde başarısız olabilirler. Bunun sonucunda okula karşı ilgisizlik ve okula gitmeme isteği olabilir. Kolaylıkla yapılacak muayene ile tüm bu sorunların önüne geçilebilir” dedi.

DİŞ KONTROLLERİNİ AKSATMAYIN
Görme ve işitmenin yanında diş problemlerinin de çocuklarda öğrenmeyi ve derslere karşı ilgiyi azaltabileceğine dikkat çeken Uzm. Dr. Ay, “Okul öncesi mutlaka diş muayenesi de yaptırılmalı, dişlerin düzenli fırçalanmasına özen gösterilmelidir” dedi.

AŞILARI TAM OLSUN
Çocuklar okula başladıklarında ilk defa bu kadar kalabalık ortama girecekleri için enfeksiyon hastalıklarının sık görülmesi ve yayılmasının kolay olabileceğini belirten Uzm. Dr. Ay, “Bu yüzden Sağlık Bakanlığı’nın rutin aşı takviminde olan aşılar eksiksiz uygulanmalı; astım, diyabet, kalp hastalığı gibi kronik hastalığı olan çocuklara mevsimsel grip aşısı yapılmalıdır” diye konuştu.

KAN DEĞERLERİNE BAKTIRIN
Çocuklarda zeka gelişimini etkileyen demir değerinin, okul öncesi dönemde kontrol edilmesi ve eksiklik durumunda tedavi planlanması yapılması gerektiğini söyleyen Uzm. Dr. Ay, “Beyin fonksiyonlarının doğru çalışması ve büyüme-gelişme için gerekli olan başlıca D vitamini, B12, çinko gibi vitamin ve minerallerin düzeyine bakılmalıdır. Tam idrar tahlili ve dışkıda parazit gibi incelemeler yapılmalı, kan kolesterol düzeyleri kontrol edilmeli ve tansiyon ölçümü yapılmalıdır. Tansiyon önemsiz gibi görünse de çocukluk çağında görülebilmektedir” dedi.
SAĞLIKLI BESLENME
Okul döneminde bağışıklığı güçlendirmek için sağlıklı ve dengeli beslenmenin önemli olduğunun altını çizen Uzm. Dr. Ay, şu önerilerde bulundu:
Güne mutlaka kahvaltı öğünü ile başlanmalı.
Paketli gıdalardan uzak durulmalı.
Gün içerisinde kuru ve taze meyve, özellikle probiyotik içeren yoğurt, kefir gibi süt ürünleri tüketilmelidir.
Beslenmede protein, yağ, karbonhidrat dengesi yaşına uygun olarak ayarlanmalı.
Gün içerisinde yeterli miktarda su içilmeli, asitli içecek ve hazır meyve sularından uzak durulmalıdır.
SAĞLIKLI UYKU
Uykunun, günlük işlevlerin yerine getirilmesi için gerekli olmakla beraber gelişimin her döneminde çok önemli rol oynadığına dikkat çeken Uzm. Dr. Ay, şöyle dedi: “Yetersiz ve kalitesiz uyku gün içinde uykulu hissetmeye neden olur. Öğrenme, hafıza ve dikkat üzerinde olumsuz etkileri olur. 3-5 yaş çocukların günde 10-12 saat, 6-13 yaş çocukların günde 9-11 saat uyuması gerekmektedir.”
EL HİJYENİ ÇOK ÖNEMLİ
Enfeksiyonları önlemenin en önemli kriterinin hijyen kurallarına uymak olduğunu söyleyen Uzm. Dr. Ay, “Enfeksiyonların büyük çoğunluğu çocukların ellerini ve kirli materyalleri ağızlarına götürdükleri için olur. Bu nedenle çocuğa yemekten önce ve sonra, tuvaletten çıkarken ellerini en az 20 saniye süre ile su ve sabun ile yıkaması öğretilmelidir. Kişisel hijyene dikkat edilmeli, hasta olan çocuklar okula gönderilmemelidir” dedi.
KAYGI BOZUKLUĞUNA NEDEN OLABİLİR
KLİNİK Psikolog Gamze Gülsoy, okul reddine dikkat çekerek, bunun birçok ebeveynin karşılaştığı ciddi bir sorun olduğunu söyledi. Gülsoy, “Okul reddi, özellikle 4 ila 17 yaş arası çocuklarda ve gençlerde yaygın olarak görülen, kaygı ve korku gibi duygusal nedenlerden veya davranış problemlerinden kaynaklanan bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durum, okula devam etmeme ya da okuldan ayrılma gibi davranışlarla kendini gösterebilir” dedi. Gülsoy, okul reddinin müdahale edilmediği takdirde daha büyük bir soruna dönüşebileceğini de belirterek, şunları söyledi: “Çocukların sabahları okula gitme konusunda yoğun direnç göstermeleri, öfke nöbetleri geçirmeleri ya da okula gitmekle ilgili aşırı sıkıntı yaşamaları durumunda, ailelerin vakit kaybetmeden bir uzmana başvurmaları gerekir.” Gülsoy, çocukların okula uyum sağlaması için oryantasyon sürecine dikkat edilmesi gerektiğinin de altını çizerek, ebeveynlere şu önerilerde bulundu: “Örneğin, okula hazırlık aktiviteleri yapmak, ailece okul alışverişine çıkmak ve okulla ilgili konuşmalarda dikkatli olmak.”
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>SAĞLIK Bakanlığı, Batı Nil Virüsü Enfeksiyonu’nun, virüsü taşıyan sivrisineklerin sokmasıyla bulaştığını, Türkiye’de 2010 yılından itibaren görüldüğünü ve 2024 yılında 6 kişide tespit edildiğini açıkladı.
Sağlık Bakanlığı sosyal medya hesabından yapılan açıklamada, “Batı Nil Virüsü Enfeksiyonu, virüsü taşıyan sivrisineklerin sokmasıyla bulaşan viral bir hastalıktır. Hastalık genelde mevsimsel olup yaz boyunca ve sonbaharın erken dönemlerinde görülmektedir. Hastalık, kişiden kişiye doğrudan bulaşmamaktadır. Ülkemizde 2010 yılından itibaren görülen Batı Nil Virüsü Enfeksiyonu 2024 yılında 6 kişide tespit edilmiştir. Hastalarımızın takip ve tedavilerine devam edilmektedir. Bakanlığımızca gerekli çalışmalar yürütülmekte ve süreç hassasiyetle takip edilmektedir. Güncel gelişmeler kamuoyunun bilgisine sunulacaktır” ifadelerine yer verildi.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>FilistinSağlık Bakanlığı, İsrail’in 7 Ekim’den bu yana saldırılarını sürdürdüğü Gazze Şeridi’nde çocuk felci vakasının görüldüğünü açıkladı. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, 640 binden fazla çocuğun aşılanması için çalışmalara başladıklarını duyurdu.
Filistin Sağlık Bakanlığı dün yaptığı açıklamada, Gazze’de ilk çocuk felci vakasının görüldüğünü duyurdu. Açıklamada, “Gazze Şeridi’ndeki zor sağlık koşulları, bulaşıcı hastalıkların yayılması, sokaklarda ve yerinden edilmiş insanların çadırları arasında kanalizasyon akması, kişisel hijyen malzemeleri ve içme suyu eksikliği ve çocuk felci ile uyumlu semptomlar nedeniyle çocuklardan birinin çocuk felci virüsü ile enfekte olduğu laboratuvar tarafından doğrulandı” denildi. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, Gazze’de 10 yaşının altında 640 binden fazla çocuğu aşılamak için çalışmaların başlatıldığını duyurdu. Guterres, “Gazze’nin sağlık, su ve sanitasyon sistemleri tamamen tahrip edildi. Hastaneler ve birincil bakım tesislerinin çoğu çalışmıyor. Ayrıca çatışmalar nedeniyle rutin aşılamalar da ciddi şekilde aksadı, bu da kızamık, hepatit A ve diğer önlenebilir hastalıkların yayılmasını artırdı. Etkili bir çocuk felci aşılama kampanyasının nasıl yönetilmesi gerektiğini biliyoruz. Gazze’deki toptan yıkım göz önüne alındığında, çocuk felcinin yayılmasını önlemek ve ortaya çıkışını azaltmak için iki turdan oluşan kampanyanın her turunda en az yüzde 95 aşılama oranına ihtiyaç duyulacak” dedi.
“AŞILAMA SÜRECİNİN SAĞLIKLI GEÇEBİLMESİ İÇİN GÜVENLİK ÖNLEMLERİ ALINMALI”
Aşılama çalışmalarına hastanelerde ve birincil sağlık merkezlerinde 708 ekibin katılacağını belirten Guterres, Gazze genelinde ise 316 toplum odaklı yardım ekibinin görev yapacağını ifade etti. Sağlıklı bir süreç için, sağlık çalışanlarının güvenliklerinin garanti altına alınması gerektiğini belirten Guterres,” Aşıların ve ekipmanlarının etkili bir şekilde taşınması, çocuk felci uzmanlarının Gazze’ye girmesi ve sağlık ekiplerinin çalışmalarını sürdürebilmesi için yakıt sağlanması gerekiyor. İletişimin yaygınlaştırılması için güvenilir internet ve telefon hizmetlerinin sağlanması ve sağlık çalışanlarının maaşlarının ödenmesi için Gazze’ye girişine izin verilen nakit miktarının artırılması da gerekiyor” ifadelerini kullandı.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>