Güllü, “Abonelik sözleşmesinin tüketici tarafından sonlandırması halinde Abonelik Sözleşmesi Yönetmeliği’nin 8’inci maddesinde yer alan ‘Sağlayıcı, sunmadığı hizmetin bedelini tüketiciden talep edemez’ hükmü gereği sözleşme süresinin ne kadar olduğuna bakılmaksızın kalan aylar için sağlayıcı, tüketiciden bedel talep edemez” dedi.
Güllü, birçok insanın gerek internetten gerekse satıcıdan temin ettiği ürün veya hizmeti aldıktan hemen sonra çeşitli sebeplerle iade etmek durumunda kaldığını belirtti.
“Bununla ilgili tüketiciler birçok sorun yaşıyor, tüketici şikayetleri içerisinde abonelikten kaynaklananların sayısı tüm şikayetler içinde çok önemli bir bölümü oluşturuyor” diyen Güllü, aboneliğini sonlandırmak isteyenlere, tüketiciye istisnasız denilecek şekilde işletmeler tarafından “cayma bedeli dayatması” uygulandığını söyledi.
‘TÜKETİCİ ALDATILIYOR’
Abonelik sözleşmelerinde, kanun koyucu tarafından tüketicinin uzun dönem bağlayıcı sözleşmelerle mağdur olmaması adına birtakım süre sınırlamaları getirildiğini hatırlatan Güllü, şunları kaydetti:
“Sağlayıcılar ve müşteri hizmetleri, tüketiciyi abonelik iptalinden caydırmak için fesih halinde kalan ayların ücretlerini ödemek zorunda olduklarını söylemekte ve tüketici aldatılmaktadır. Abonelik Sözleşmeleri Yönetmeliği’nin 8’inci maddesinde de belirtildiği üzere tüketici almadığı/almayacağı ayların bedelini ödemek zorunda değildir.
Esasen herhangi bir ek menfaat söz konusu değilse hiçbir tüketici, kendisini taahhüt altına sokacak bir sözleşmenin tarafı olmaz dolayısıyla belirsiz süreli abonelik tesis eder. Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 52’inci maddesinde abonelik sözleşmesinin tanımı, dördüncü fıkrasında ise abonelik sözleşmelerinin tüketici tarafından feshedilmesi düzenlenmiştir.”
‘TALEP EDEMEZ’
TÜKONFED Başkan Vekili Güllü, 6502 sayılı yasanın 52’inci maddesinin dördüncü fıkrası gereğince “Taahhütlü Aboneliklerin” süresinin 1 yıldan uzun olduğu durumlarda cayma bedeli yansıtılamayacağına dikkati çekti.
Kanun yapıcının bu maddeyi düzenlerken kanun gerekçesi olarak tüketicilere belirsiz süreli veya süresi bir yıldan daha uzun olan belirli süreli abonelik sözleşmelerini diledikleri zaman feshetme hakkı verdiğini hatırlatan Güllü, “Kanunun bu maddesinde kanun koyucunun asıl amacının satıcı ve sağlayıcının, tüketiciyi uzun süre kendisine bağlamasını engellemeyi amaçladığı açıktır.” dedi.
Yasaların, satıcı ve sağlayıcılardan, tüketicileri uzun süreli taahhütlerin vereceği zararlara karşı koruduğunu dile getiren Güllü, şöyle devam etti:
“Satıcı, sağlayıcı işletmeler, taahhütlü abonelik sözleşme sürelerini ve aynı sözleşme içeriğindeki birçok hususu tüketici ile müzakere yolu kapalı olarak matbu şekilde sunuyor. Tüketicinin içeriğine etki edemediği ve tüketici ile müzakere edilmeden hazırlanan matbu sözleşme hükümleri haksız şart olarak kabul edilmektedir. Firmalar 24 ay olarak belirli bir paket halinde sunulan sözleşmenin tüketici tarafından 10 veya 12 ay olarak uygulanmasını talep etmesi halinde satıştan kaçınma yoluna başvurmaktadır.”
Güllü, tüketiciyi sözleşmeyi kabule zorlayan bu durumun, 6502 sayılı kanunun haksız şart başlıklı 5’inci maddesi ile satıştan kaçınma başlıklı 6’ıncı maddesinin firmalar tarafından açıkça ihlal edilmesi anlamına geldiğini vurgulayarak, “Abonelik sözleşmesinin tüketici tarafından sonlandırması halinde Abonelik Sözleşmesi Yönetmeliği’nin 8’inci maddesinde yer alan ‘Sağlayıcı, sunmadığı hizmetin bedelini tüketiciden talep edemez’ hükmü gereği sözleşme süresinin ne kadar olduğuna bakılmaksızın kalan aylar için sağlayıcı, tüketiciden bedel talep edemez.” ifadelerini kullandı.
‘TÜKETİCİ HAKEM HEYETİNE BAŞVURABİLİR’
Güllü, satıcı veya sağlayıcıların tüketicilerin faturalarına cayma bedeli yansıtmaları durumunda tüketicilerin cayma bedelinin haksız ve fazla hesaplandığını düşünüyorsa bu konuda haklarını arayabileceklerini belirterek, sözlerini şöyle tamamladı:
“Uyuşmazlığın parasal değerine göre İllerde Ticaret İl Müdürlüğü ilçelerde kaymakamlık bünyesinde oluşturulan tüketici hakem heyetine” (THH) veya arabulucuda mutabakat sağlanamadığı durumda tüketici mahkemesine başvuru yaparak haklarımızı kullanmamız mümkündür. 2024 yılı için tüketici hakem heyetlerine yapılacak başvurularda değeri 104 bin lira altında bulunan uyuşmazlıklarda tüketici hakem heyetlerine başvurulabilecektir.
THH kararlarına karşı taraflar tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içerisinde tüketici mahkemesinde itiraz için dava açabilirler. Bu davanın açılması ayrıca tedbir kararı verilmediği sürece THH kararının icrasını durdurmayacaktır. 104 bin lira ve üzerindeki uyuşmazlıklarda ise tüketici mahkemesinde dava açılabilecektir. Bu davanın açılmasından önce zorunlu dava şartı kapsamında Arabulucuya başvurulmuş olması gerekmektedir.”
]]>Söz konusu müfredata isim verilirken, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ilk olarak 28 Ekim 2022’de paylaştığı ve o günden bu yana propaganda sürecinin ana teması haline gelen ‘Türkiye Yüzyılı’ndan esinlenildi.
Tekin, ‘Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ adını taşıyan yeni müfredatla ilgili görüş ve önerilerin MEB’in internet adresinden paylaşılabileceğini bildirdi.
“TÜRKİYE YÜZYILI’NA DÖNÜŞTÜRMEK İÇİN…”
Tekin, müfredat çalışmalarının ana eksenine ilişkin değerlendirmesinde şunları söyledi:
– Çocuklarımızın ileriye daha güvenle bakabilecekleri, kendilerini daha iyi geliştirebilecekleri ve elde ettikleri bilgileri, hayallerini geliştirecek, hayata geçirebilecekleri bir ortam oluşturabilmek. Buradan hareketle birinci felsefemiz, eğitim sistemimizin felsefesini bilgiye erişmekten ziyade, beceri kazandırarak eriştikleri bilgiyi analiz edebilecek ve bu hayallerinin gelişmesine katkıda bulunacak hale getirmek.
– Dolayısıyla müfredat çalışmalarının ana ekseni bu. Yani özüne, değerlerine bağlı ama dünyadaki örnekleriyle rekabet edebilen çocuklarımızın kendi hayallerini geliştirebileceklerini istiyoruz. Önümüzdeki yüzyılı, ‘Türkiye Yüzyılı’ haline dönüştürmek için çocuklardan hayal kurabilmelerini arzu ediyoruz. Müfredatımız dolayısıyla bu iki eksene oturuyor.
Tekin, yeni müfredatın ismini bu sebeplerle “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” olarak tanımladıklarını belirterek, “Evrensel, uluslararası modellerden yararlanarak kendi değerlerimizi de sistemin içerisine yerleştirerek özgün bir model üretmeye çaba sarf ettik” dedi.
MÜFREDAT BİR HAFTA ASKIDA KALACAK
Tekin, yeni müfredatı kamuoyu değerlendirmesine açacaklarını belirterek, “İnşallah yarın öğleden sonra kamuoyuyla paylaşmış olacağız” açıklamasında bulundu.
Tekin, şöyle konuştu:
– Herkesle ortak çalışmak istiyoruz. ‘Bu ülkenin eğitim öğretim süreçlerine katkı vermek istiyorum’ diyen her kim varsa üniversiteler, akademisyenler, sivil toplum örgütleri, sendikalar, eğitim alanında çalışan kuruluşlar, siyasetçiler, bürokratlar ve herkese açık bir çalışmayı yarın öğleden sonra itibarıyla kamuoyuyla paylaşmış olacağız. Paylaştıktan sonra biraz önce saydığım kişilerden her kim arzu ediyorsa ‘gorusoneri.meb.gov.tr’ adresinden girerek görüş ve önerilerini paylaşabilir.
Tekin, müfredatın ne kadar süreyle askıda kalacağına ilişkin soru üzerine, “Planımız bir hafta. Öneri ve görüşler, eğer yoğun bir şekilde gelmeye devam ederse süreyi uzatabiliriz. Ama uzun zamandır tartışıldığı için herkesin bence bu konuda birikimi ve hazırlığı olduğunu varsayıyorum. Bu süre içerisinde bizlerle paylaşırlarsa mutlu oluruz. Bir haftanın sonunda da modeli Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığımız son eleştiri, görüş, öneri ve paylaşımlar doğrultusunda revize edip uygulanmak üzere onaylamış olacağız” diye konuştu.
“ELEŞTİRİLER OLACAK”
Tekin, müfredat değişikliğinin 10 yıllık tedrici bir gelişmenin sonucunda nihai bir metin olduğunu belirterek, şöyle konuştu:
– Kuşkusuz kamuoyunda bu konuda eleştiriler olacaktır, öneriler olacaktır. Eğitimle ilgili konu, üzerinde insanların çok rahat uzlaşabileceği bir konu değil. Ben, bakan olduğum tarihten itibaren, beni ziyaret eden gruplar içerisinde bile kendi aralarında muhalefet ettikleri, anlaşamadıkları konular oluyor. Hal böyle olunca bizim hazırladığımız metinde de itirazlı olanlar olabilir, eleştiriler olabilir.
KADEMELİ ŞEKİLDE UYGULANACAK
Tekin, yeni müfredatın gelecek eğitim öğretim yılından itibaren kademeli şekilde uygulanacağını bildirdi. Kapsamlı bir revizyon olan yeni müfredatın eğitim ve öğretim kademelerinin tamamında ve tüm sınıf düzeylerine geçilmesi halinde farklı mağduriyetlerin ortaya çıkmasını istemediklerini ifade eden Tekin “Hazırladığımız program, her kademenin birinci sınıfında uygulanacak. 4 sınıf düzeyi olan okul öncesi, ilkokul birinci sınıf, ortaokul beşinci sınıf ve lise dokuzuncu sınıflarda önümüzdeki eylül ayından itibaren yeni programımızı uygulamaya başlamış olacağız” açıklamasını yaptı.
MÜFREDAT SEYRELTİLİYOR
Dünyada ne öğretiliyorsa bunun müfredatta bulunduğunu, bunun dışındakilerin ise ilerleyen eğitim süreçleri olan ön lisans, lisans, lisansüstü eğitime aktarılmasının da seyreltme anlamına geldiğini vurgulayan Tekin, bunun çocukların akademik bilgiyi kazanabilme yeteneklerine de uygun olmadığını kaydetti.
Aylık rutin öğretmenler odası buluşmalarında, müfredatı yetiştirebilmek için haftalık ders saatlerinin artırılması gerektiği yönünde görüşler aldığını belirten Tekin, şunları söyledi:
– Bunları üst üste koyduğumuz zaman da ortalama 60-70 saat haftalık ders yükü olması gerekiyor. Şimdi bu mümkün olmadığına göre yapılması gereken şey belli. Biz bu anlamda müfredatımızı, programlarımızı ciddi bir seyreltme sürecine de tabi tuttuk. Tekrarlanan bilgilerin çıkartılması, aynı konuları 12 yıllık zorunlu eğitim içerisinde 3-4 defa veya daha fazla tekrarlamanın çok bir anlamı yok.
– İkincisi çocuklarımızın akademik yetkinliklerinin veya akademik pozisyonlarının üstünde almakta zorlanabilecekleri bilgileri çocuklarımızla paylaşmanın da bir anlamı yok. O da gereksiz bir hale geliyor. Bütün bunları göz önünde bulundurarak müfredatta yüzde 35’lik bir seyreltme içerisine girdik.
DERS SAATLERİ AZALMAYACAK
Yeni müfredatla haftalık ders saatlerinde azalma olmayacağını belirten Tekin, “Şimdilik sadece programlarımızı bilgi edinmeden çok edindikleri bilgiyi beceriye dönüştürebilecek şekilde revize etmeye odaklandık” dedi.
ÖĞRETMENLERE EĞİTİM
Öğretmenlerin yeni programı nasıl uygulayacaklarına ilişkin soruya Tekin, “Öğretmen Yetiştirme ve Geliştirme Müdürlüğümüz, ilgili eğitim öğretim daireleri, Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığımız, programların kesin onay sürecini tamamladığımız andan itibaren başlamak üzere öğretmen arkadaşlarımızın hizmet içi eğitim sürecine tabi tutulmalarına dair bir takvim oluşturuyor. Programlar onaylandığı an, takvim hayata geçecek ve şu andan itibaren eylül ayına kadar öğretmen arkadaşlarımızı bu anlamda yeni programın mantığı, felsefesi ve uygulanmasıyla ilgili olarak çok ciddi bir hizmet içi eğitim sürecini başlatmış olacağız” cevabını verdi.
Bakan Tekin, okullarda müfredatın uygulama programlarının hayata geçirilmesi için yeni alanlar ve atölyelerin planlanacağını, yeni okul planlarında da uygulama alanlarını biraz daha ağırlıklı hale getireceklerini belirterek “İnşallah birkaç yıl içerisinde bu süreç tamamlanır ve çocuklarımız derslerde edindikleri teorik bilgileri uygulayabilecekleri uygulama atölyeleri, uygulama alanlarına da sahip olurlar” dedi.
]]>Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yer alan karara göre, Ankara 18. Aile Mahkemesi, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “evlilik birliğinin sarsılmasına” ilişkin düzenleme getiren 166. maddesinin dördüncü fıkrasının Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasıyla iptalini istedi.
ÜÇ YIL SONRA TEK TARAFLI BOŞANMA HAKKI
İptali istenen kuralda, “Boşanma sebeplerinden herhangi biriyle açılmış bulunan davanın reddine karar verilmesi ve bu kararın kesinleştiği tarihten başlayarak 3 yıl geçmesi halinde, her ne sebeple olursa olsun ortak hayat yeniden kurulamamışsa evlilik birliği temelden sarsılmış sayılır ve eşlerden birinin istemi üzerine boşanmaya karar verilir” hükmü yer alıyor.
‘KURAL BOŞANMA SÜRESİNİ UZATIYOR’
Başvurusunda, kuralda öngörülen 3 yıllık sürenin adil olmadığını belirten Aile Mahkemesi, eşlerin uzun sürelerin sonunda boşanabildiklerini, bu durumun da herkesin kişiliğine bağlı dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez temel hak ve özgürlüklere sahip olduğunu öngören anayasal hükümle bağdaşmadığını ifade etti.
EVLİLİK DIŞI İLİŞKİ VURGUSU
Kuralda öngörülen sürenin fazla olmasının evlilik dışı ilişki yaşanmasına neden olduğunu savunan mahkeme, kuralla kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının yanı sıra devletin aileyi koruma yükümlülüğünün de ihlal edildiğini öne sürdü.
Başvuruyu inceleyen Yüksek Mahkeme, Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle kuralın iptaline karar verdi. İptal hükmü 9 ay sonra yürürlüğe girecek.
RET KARARI ÇIKMASI DA UZUN SÜRÜYOR
AYM’nin iptal kararında, söz konusu kuralın, boşanma kararı verilebilmesini önemli oranda güçleştirmemesi ve ortak hayata yeniden dönmek istemeyen ilgilileri makul olmayan süreler boyunca evlilik birliğini devam ettirmeye zorlamaması gerektiğine vurgu yapıldı.
Dava konusu kuralda, boşanma kararı verilebilmesi için öncelikle daha önce açılmış bir boşanma davasının reddedilmiş olması şartının arandığı belirtilen kararda, boşanma davasının reddinin çok kısa sayılamayacak bir sürenin sonunda gerçekleşebileceğine işaret edildi.
Kurala göre, ortak hayatın yeniden kurulamaması nedeniyle evlilik birliğinin temelinden sarsılmış sayılabilmesi için anılan ret kararının kesinleşmiş olmasının gerektiği anlatılan kararda, “Ret kararına karşı ilgililerin kanun yoluna başvurmalarının mümkün olduğu dikkate alındığında kararın kesinleşmesinin de uzun bir süre alabileceği açıktır” ifadesine yer verildi.
“KATLANAMAYACAKLARI BİR KÜLFET…”
Kararda, ayrıca kuralda ortak hayatın yeniden kurulamaması nedeniyle evlilik birliğinin temelinden sarsılmış sayılabilmesi için ret kararının kesinleşmesinden itibaren 3 yıl geçmesi gerektiğinin ön görüldüğü anımsatılarak, şu değerlendirmeler yapıldı:
– Buna göre boşanma kararı verilebilmesi için kuralda öngörülen süreç bir bütün olarak değerlendirildiğinde ortak hayatın yeniden kurulamadığı hallerde makul olmayan bir süre boyunca ilgililerin boşanma kararı elde etmelerine imkan tanınmadığı görülmüş ve ortak hayatın yeniden kurulamadığı hallerde evlilik birliğini uzun bir süre boyunca sona erdiremeyen ilgililere katlanamayacakları bir külfet yüklendiği anlaşılmıştır. Bu değerlendirmeler ışığında özel hayata ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkı ile aile kurumunu koruma amacı arasında makul bir denge sağlamayan kuralın ölçülülük ilkesini orantılılık alt ilkesi yönünden ihlal ettiği sonucuna ulaşılmıştır.
]]>
Araştırmada abur cubur tüketiminin katkıda bulunan önemli faktörlerden biri olduğu belirtiliyor. Ancak giderek artan stresli yaşam tarzlarımız, zayıf zihinsel sağlığımız, obezite ve hareket eksikliğimiz de bunda rol oynuyor.
Michigan Üniversitesi’nin 2021’de yaptığı başka bir araştırma, tek bir sosisli sandviçin yaşam beklentinizi 38 dakika azaltabildiğini, ancak bir parça somonun yaşam sürenizi 70 dakika uzatabildiğini ortaya çıkardı.
Tüm bunlarla birlikte bilim insanları, yaşlanma sürecinizi nasıl yavaşlatabileceğinizi, biyolojik yaşınızı nasıl düşürebileceğinizi ve aslında ömrünüze sağlıklı, sağlıklı yıllar nasıl ekleyebileceğinizi görmek için dikkat edebileceğiniz önerilerde bulunuyor.
Yaşamı kısaltan faktörlerin de yer aldığı bu listede siz hangilerini yapıp yapmadığınızı biliyor musunuz?
İşte yaşamı uzatan ve kısaltan faktörler…
İYİ UYUMAK +4,7 YIL
Harvard Tıp Fakültesi tarafından 2023 yılında yapılan bir araştırma, her gece 7-9 saat uyumanın erkeklerin yaşam beklentisini 4,7 yıl, kadınların ise 2,4 yıl artırabildiğini ortaya çıkardı.

KARARINDA İÇMEK +1 YIL
Yapılan araştırmalar ara sıra içilen bir kadeh şarap veya biranın potansiyel ömrünüze bir yıl ekleyebileceğini (veya biyolojik yaşınızı bir yıl kısaltabileceği) söylüyor. Ancak önerilen limitleri aşan her içki (haftada 14 birim veya altı bardak şarap veya altı litre bira) hastalık riskinizi artırır ve ömrünüzü kısaltır.
DÜZENLİ CİNSEL HAYAT + 4-7 YIL
Royal Edinburgh Hastanesi’nden klinik nöropsikolog Dr. David Weeks, “Süper Gençlerin Sırları” kitabında yayınlanan uzun vadeli bir çalışmada, düzenli seksle gelen stres azalması, artan tatmin düzeyi ve daha iyi uykunun, yaşam sürenizi 4 ila 7 yıl arasında iyileştirebileceğini söyledi.

AKTİF OLMAK +4 YIL
Birçoğumuz her hafta 150 dakikalık aerobik egzersizi gibi önerilen aktivite hedeflerine ulaşmakta zorlanıyoruz, ancak iyi haber şu ki, her türlü aktivite hayatınıza yıllar katıyor. 2012’de Journal of Aging Research’te yayınlanan büyük bir incelemeye göre, düzenli fiziksel aktivite yaşam beklentinizi 4 yıla kadar artırabilir.
BOL SU İÇMEK +15 YIL
Doktorlar dehidrasyonun kandaki tuz düzeylerini artırdığını, bunun da yaşlanma sürecini hızlandırabileceğini ve kronik hastalıkları hızlandırabileceğini biliyor. Fareler üzerinde yapılan çalışmalarda hafif dehidrasyon, yaşam beklentisini altı ay kısaltmak için yeterliydi, bu da insan açısından 15 yıla eşdeğerdi.
BOL MEYVE, CEVİZ VE TOHUM TÜKETMEK +10,8 YIL
İyi bir beslenmenin sağlığımız üzerindeki etkisine şüphe yok ve 2023 yılında Nature dergisinde yayınlanan Birleşik Krallık Biobank’ın bir araştırmasına göre, sağlıksız bir beslenmeden tam tahıllar, kuruyemişler, meyveler açısından zengin sağlıklı bir beslenmeye geçiş yapan erkekler ve kadınlar için sırasıyla 10,9 ve 10,4 yıllık yaşam beklentisi artıyor.
SİGARAYI BIRAKMA +10 YIL
ABD Hastalık Önleme Merkezlerine göre, sigarayı bıraktıktan 5 ila 10 yıl sonra kanser riskiniz yarı yarıya azalıyor ve sigarayı bıraktıktan 20 yıl sonra bu risk, hiç sigara içmeyen birininkine yakın oluyor. Yani sigarayı bırakmak potansiyel olarak yaşamınıza 10 yıl katabilir.

İYİ BİR İLİŞKİ +BİRLİKTE GEÇİRDİĞİNİZ HER ON YILDA 1,5 YIL
Yeni Zelanda’daki çiftler üzerinde 2020 yılında yapılan bir analiz, romantik bir ilişkiye dahil olmanın biyolojik yaşlanma sürecini ne ölçüde yavaşlattığını ve toksik bir ilişkinin bunu ne ölçüde hızlandırdığını ölçtü. Araştırmacılar, olumlu ilişkiler içinde olan kişilerin yüzde beş daha yavaş yaşlandığını, zayıf bir ilişkisi olan (veya ilişkisi olmayan) kişilerin ise yüzde 20 daha hızlı yaşlanma eğiliminde olduğunu buldu.
Genel olarak araştırmacılar, bekar olmakla karşılaştırıldığında bir ilişki içinde olmanın, birlikte olduğunuz her on yıl için (bu süre boyunca her şeyin uyumlu olup olmadığına bakılmaksızın) ömrünüzde fazladan 1,5 yıl anlamına gelebileceğini tespit etti.
EĞİTİM +1,4 YIL
Eğitim, daha iyi bir sağlıkla ilişkilendiriliyor; çalışmalar, ne kadar çok eğitime sahip olursanız, daha iyi bir işe (iyi maaş veren ve sağlığınızı riske atmayan bir işe) sahip olma ve sağlıklı bir yaşam tarzı benimseme olasılığınızın da o kadar yüksek olduğunu gösteriyor. Araştırmalar, iyi eğitim ve diploma alan kişilerin yaklaşık 1,4 yıl daha uzun yaşama eğiliminde olduğunu gösteriyor.
İNCE BEL ÇEVRESİ +3-5 YIL
Mayo Clinical Proceedings dergisinde 2014 yılında yayınlanan bir inceleme, beli 109 cm olan erkeklerin 40 yaşından sonra yaşam beklentisinin üç yıl daha düşük olduğunu ve bel ölçüsü 94 cm veya daha yüksek olan kadınların yaşam beklentisinin 3 yıl daha düşük olduğunu buldu.
İNANÇLI OLMAK +4 YIL
Ohio Eyalet Üniversitesi’ndeki bilim insanlarının 2018’de yaptığı bir araştırma, dini inançlara sahip insanların, dini inançlara sahip olmayanlardan yaklaşık dört yıl daha uzun yaşadığını ortaya çıkardı.

GÖNÜLLÜ OLMAK +1 YIL
Gönüllü olma nedeniniz kendinizden ziyade başkalarına yardım etmek olduğu sürece, çöp toplamak veya bir hayır kurumu dükkanında yardım etmek için harcadığınız zaman ömrünüzü uzatabilir çünkü gönüllülük eyleminin zihinsel ve fiziksel sağlığı iyileştirdiği ve hastalıkları önlediği biliniyor.
BULMACA ÇÖZMEK +10 YIL
Beyni zorlamak Alzheimer gibi demansa neden olan hastalıkları önleyemese de doktorlar bunun bir tampon (“bilişsel rezerv” adı verilen) oluşturmaya yardımcı olabileceğine inanıyorlar; bu da zihinsel yetilerinizi daha uzun süre koruyacağınız ve sonuçta daha uzun yaşayacağınız anlamına geliyor.
2020 yılında Exeter Üniversitesi ve Kings College London’dan araştırmacılar 50 yaşın üzerindeki 20.000 kişiyi test etti ve düzenli olarak kelime ve sayı bulmacalarına katılanların, gerçek yaşlarından 10 yıl daha genç bir beyin fonksiyonuna ve daha keskin beyinlere sahip olma eğiliminde olduklarını buldu.
ŞEHİRDE EMEKLİLİK +1 YIL
Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki araştırmacılar, 65 yaşınızın üzerinde olduğunuzda kırsal bir ortamdan kentsel bir ortama geçmenizin, muhtemelen daha kolay ulaşılabilir tıbbi bakım nedeniyle, size fazladan bir yıllık yaşam sağladığını tespit etti.
Uzmanlar bu faktörler dışında ömrü kısaltan maddeleri de şu şekilde sıralıyor…
ÇOCUK SAHİBİ OLMAK -ÇOCUK BAŞINA 7 YIL
Yakın zamanda yapılan bir araştırma, hamileliğin vücuda verdiği zararın kadınların yaşlanma sürecini yaklaşık üç ay hızlandırabildiğini buldu, ancak bu, bebek doğmadan önceydi. 2021’de yapılan başka bir araştırma da, bir bebeğin hayatının ilk altı ayındaki uyku eksikliğinin, yeni annelerin biyolojik yaşını yedi yıla kadar kısaltabileceğini buldu.

STRESLİ BİR HAYAT YAŞAMAK -2,8 YIL
Finlandiya’daki araştırmacılar, ağır stres altında olmanın yaşam beklentisini erkeklerde 2,8 yıl, kadınlarda ise 2,3 yıl kısaltabildiğini buldu. Bağışıklık sistemini düşüren ve kalp sağlığını etkileyerek yüksek tansiyon, mide ülseri ve kalp-damar hastalıklarına yol açan stres hormonu kortizolün sürekli yüksek seviyelerinin olduğu biliniyor.
TÜM GÜN OTURMAK -8 YIL
Hareketsiz bir yaşamın sağlığınız için sigara içmek kadar kötü olduğu bulundu ve Kaliforniya Üniversitesi tarafından yapılan araştırmalar, her gün on saat veya daha fazla oturmanın sizi sekiz yıla kadar yaşlandırabileceğini ortaya çıkardı.

YÜKSEK TANSİYON -6 AY İLE 3 YIL ARASI
Yüksek tansiyon böbrek hastalığı, kalp krizi, felç ve kalp yetmezliği riskini artırır. Çalışmalar, üst hedef olan 140/90’ın üzerine düzenli olarak çıkmanın, yaşınıza bağlı olarak yaşam beklentisinde 6 ay ile 3 yıl arasında bir azalma anlamına gelebileceğini gösteriyor.
]]>Emine Cin’in boşanma kararını Levent Cin kabul etmemiş ve bu süreçte kendisine sürekli rahatsızlık vererek tehdit eden Levent Cin ile ilgili polise birçok kez şikâyette bulunmuştu.
Olay, Yedikule Mahallesi’nde 24 Ekim 2022’de akşam saatlerinde meydana geldi. İhbar üzerine olay yerine giden polis, Emine Cin’i sokak ortasında kanlar içinde buldu. Emine Cin, vücuduna isabet eden 5 kurşunla vurularak öldürülmüştü. Polis olay yerinden kaçan Levent Cin’i Gaziosmanpaşa’da yakalamıştı.
DURUŞMADA MÜTALAA VERİLDİ
İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmaya tutuklu sanık Levent Cin ve taraf avukatları katıldı.Duruşmada esas hakkındaki görüşünü açıklayan savcı, maktul Emine Cin ile sanık Levent Cin’in 12 senelik evliliklerinden bir çocuklarının bulunduğunu, eşine olan eylemleri nedeniyle sanık hakkında uzaklaştırma kararları bulunduğu belirtildi.
Sanığın tedbir kararlarını ihlal ettiği, ayrıca karısına karşı tehdit, hakaret, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından soruşturmalar bulunduğu, aralarındaki geçimsizlik nedeniyle ayrı evlerde yaşamaya başladıkları mütalaada yer aldı.
Sanık Levent Cin’in barışmak istediği ancak Emine Cin’in boşanma davası açtığı, bu dava sürerken sanığın karşı bir boşanma davası açtığı ifade edilen mütalaada, Emine Cin’in boşanma davasında sanığın kendisine kötü davrandığını, kendisine bakmadığını aralarında geçimsizlik olduğunu belirtirken, Levent Cin’in eşinin kendisini aldattığını öne sürdüğü anlatıldı.
SAVCI HAKSIZ TAHRİK İNDİRİMİ İSTEDİ
Olay günü sanık Levent Cin’in, sokakta yürümekte olan Emine Cin’in karşısına çıkarak kendisini aldattığını söyleyerek hesap sorduğu, taraflar arasında tartışma çıktığı, Emine Cin’in çantasındaki biber gazını çıkarıp sanığın yüzüne sıktığı belirtildi. Mütalaada Levent Cin’in 5 el ateş ederek eşini yaraladığı, Emine Cin’in kaldırıldığı hastanede hayatını kaybettiği öne sürüldü.
Otopsi raporuna göre yaralanmalardan 2’sinin yakın mesafeden ve öldürücü nitelikte olduğu, 3’ünün ise uzak mesafeden gerçekleştiğinin tespit edildiği vurgulanan mütalaada, sanığın sinirlenerek ateş ettiğini söylediği, aksi kanıtlanamayan savunmaya göre aldatmanın yarattığı hiddetle öldürmesinin cezada indirim uygulanmasını öngören TCK’nın 29. maddesindeki haksız tahrik koşullarının oluştuğu yönünde değerlendirildi.
Savcı, Levent Cin’in haksız tahrik indirimiyle “Nitelikli adam öldürme” suçundan 18 yıldan 24 yıla kadar hapsini ve “Ruhsatsız silah bulundurma” suçlarından da 1 yıldan 3 yıla kadar olmak üzere toplam 19 yıldan 27 yıla kadar hapisle cezalandırılmasını talep etti.
BERAATİNİ VE TAHLİYESİNİ İSTEDİ
Mütalaaya karşı söz verilen sanık Levent Cin, “Aleyhime olan hususları kabul etmiyorum. Karşı tarafın benim canıma kastettiği belirtilmemiştir. Uzun süredir tutukluyum, beraatime ve tahliyeme karar verilsin, aksi halde lehe olan hükümler uygulansın” dedi. Taraf avukatları ise mütalaa için beyanda bulunmak üzere süre talep etti.
SON SAVUNMA İÇİN SÜRE VERİLDİ
Sanığın tutukluluk halinin devamına karar veren mahkeme heyeti, taraflara son savunmalar için süre vererek duruşmayı erteledi.
]]>Açık kalp cerrahisinde mitral kapak tamiri yapılan 12 yaşındaki Terrier cinsi ‘Max’, hayata tutundu. Köpekleri ‘Max’in 23 Mart’ta ameliyat olduğunu ve sağlığına kavuştuğunu belirten Ekrem Altunay, “1,5 sene önce ‘Max’in kalbinde üfleme olduğunu fark eden Veteriner Aile Hekimi Eray Evren bizi Murat Hoca’ya yönlendirdi.
‘Max’in takibi bu sürede ilaçlarla yapıldı ancak operasyon yapılması gerektiği, son evre olduğu için yaklaşık 6 ay gibi bir sürede ‘Max’i kaybedebileceğimiz söylendi. Gözümüz kapalı bir şekilde tereddüt etmeden kabul ettik.
Kalp kapakçığı ameliyatında ilk başarılı sonuç alan köpek; çok mutluyuz. ‘Max’in bu olaya ön ayak olması, bizim için çok önemli ve yapılan operasyon çok büyük bir başarı. Hocalarımızın emeklerini hiçbir zaman unutmayacağız. Bize oğlumuzu bağışladılar. Doktorlarımıza çok şey borçluyuz” dedi.
‘ŞIRINGAYLA BESLENİRKEN ARTIK KENDİ YEMEĞİNİ YİYOR’
Ekrem Altunay’ın eşi Deniz Altunay ise “‘Max’ bizim canımız, 12 yıldır beraberiz. Son zamanlarda ‘Max’in aşırı öksürüğü vardı ve bu yaklaşık 1 dakika sürüyordu. Aradan 5-10 dakika geçince tekrar başlıyordu ve helak oluyordu. Murat Hoca yaklaşık 6 ay ömrü kaldığını ayrıca bu sürede tükürüğünde boğulma riski olduğunu söyledi. Böyle bir şeyi göze alamazdık.
Bu şekilde devam etmesine gönlümüz el vermediğinden her şeyi göze alarak kabul ettik. Doktorlarımıza ve ‘Max’in başaracağına inancımız sonsuzdu. Çünkü ‘Max’ çok hareketli bir hayvan. Diğer hasta arkadaşları için öncü oldu. Şu anda çok mutlu. Ameliyattan sonra bir kere bile öksürük olmadı. Kendini kısa sürede toparladı. Şırıngayla beslenirken artık kendi yemeğini yiyor” diye konuştu.
‘ŞU ANDA HER ŞEY YOLUNDA GİDİYOR’
Hastalarının küçük olduğunu ve bu nedenle kalp akciğer pompasındaki çocuk ve bebekler için kullanılan malzemelerden yararlandıklarını söyleyen Veteriner Çokoğullu, “Dünyada bu operasyonu sadece İngiltere’de ve Japonya’da birer ekibin yapabildiğini fark ettik. O yüzden bu aslında pozitif anlamda bizi daha da kamçıladı.
Bizim de yapabileceğimizi düşündük. Sonrasında ‘Max’ ile tanıştık. Hastamız ‘Max’, Türkiye’deki açık kalp cerrahisinde başarılı ilk mitral kapak tamiri yapılan köpek. Operasyon sonrası 14’üncü günü ve evde oyun oynayabilecek durumda. Bu bizi inanılmaz mutlu etti.
Şu anda her şey yolunda gidiyor. Kalple ilgili yapılan ölçümlerde hastalığın çok gerilediğini görüyoruz. Şu an için olumsuz hiçbir durum yok. Tabii Türkiye’de ilk olması, bizim için de bir gurur kaynağı” dedi.
‘KAYBETTİĞİMİZ HASTALARIMIZ GİZLİ KAHRAMANLARIMIZ’
Uzman Veteriner Hekim Murat Vurucu da “Medikal tedaviyle yönelttiğimiz bir hasta. Ancak bu hastalığın son döneminde artık ilaçlara direnç gelişiyor. Akciğerde ödem, öksürük şikayetleri yaşanıyor. Ondan sonra medikal ilaçlar maalesef yarar sağlamıyor ve hastalarımızın bu dönemden sonra maksimum 5-6 aylık ömrü kalıyor.
Aykut hocamla amacımız; bu çocukların ömrünü uzatabilmek, çare olabilmek, özellikle dünyanın öbür ucunda yapılan bir ameliyatı, ülkemizde de başarabilmekti. Ameliyat, yaklaşık 8 kişilik ekip ile yapılıyor. 5 saat ameliyat, 5 saatte uyandırma süre ile 10 saat süren ciddi bir ameliyat. Ameliyatımızda vücuttaki toplardamar ve atardamar sistemini cihaza bağlıyoruz.
Cihazdaki oksijenatör, kanın temizlenmesini ve oksijenlenmesi sağlanıyor. O sırada kalbi durdurup, mitral kapakçığı tamir edip, tekrardan kalbi kapatıp, çalışmasını sağlıyoruz. Kalbi çalıştırıp, hayati fonksiyonlar düzgün seviyeye geldikten sonra hastamızı uyandırıyoruz.
Daha önce iki hastamız daha oldu. Ancak hasta sahiplerimizi erken dönemde bu operasyona ikna etmek çok zor. Önceki hastalarımızı ameliyata, maalesef yoğun bakıma girmiş ve böbrek değerleri çok yükselmişken almak zorunda kaldık.
Buna rağmen başarılı olup, kalplerini tekrar geri çalıştırıp, yoğun bakım sürecine geçebildik. Ancak yoğun bakımda böbrek yetmezliği nedeniyle kaybettik. Ama onlar bizim ve bir sonraki hastalar için bu işin yapılabildiğine dair umut kaynağı oldu. Onlara da gizli kahramanlar diyebiliriz” diye konuştu.
‘MAALESEF KÜÇÜK IRKLARDA ÇOK YAYGIN’
Vurucu, “Hasta değerleri düşmeden erken ameliyat, bize başarıyı getirdi. Bu hastalıkta dediğimiz gibi amacımız, her zaman medikal tedavi. Ama belli bir noktadan sonra eğer medikal tedavi cevap vermezse, hastalığa direnç gelişirse, tek çözüm mitral kapağın cerrahi olarak onarılması.
Burada diğer dikkat etmemiz gereken nokta; özellikle karaciğer ve böbrek fonksiyonlarının etkilenmeden, henüz bozulmadan ameliyatı alabilmek başarı oranını oldukça yükseltmekte. Özellikle bu hastalık maalesef küçük ırklarda çok yaygın ama korkmamız gerekmiyor.
Uzun yıllar ilaçlarla kontrol altında tutabiliyoruz. Kontrollerin aksatılmaması çok önemli. İlaçlara direnç gelişmeden bu ameliyatın yapılmasına karar verilmesi tüylü dostlarımızın sağlığı için çok önemli” dedi.
]]>New York Times’ın haberine göre; Northwestern’in karaciğer nakli hacminde 2020’den bu yana yüzde 30 artış yaşandı. Ulusal düzeyde ise akciğer, karaciğer ve kalp nakillerinin sayısı 2023’te yüzde 10’dan fazla arttı ki bu, on yıllardır görülen en büyük yıllık artışlardan biri. Peki nasıl oldu?
Perfüzyon benimseyen cerrahi programlar daha fazla organ nakli gerçekleştirebiliyor. Bu yöntemi ise basitçe şu şekilde tanımlamak mümkün: Organ hâlâ çalışıyor ama artık bir bedende değil.

FAZLADAN ZAMAN KAZANDIRIYOR
Perfüzyon, bağışlanan organın vücut dışında canlı kalmasını sağlayarak cerrahlara ekstra zaman kazandırır ve mümkün olan nakil sayısını artırır.
Chicago’daki Northwestern Memorial Hastanesi’nin ameliyathanesindeki insan karaciğeri bir düzeyde canlıydı. Dokularında dolaşan kan, oksijen sağlıyor ve atık ürünleri uzaklaştırıyor; organ, vücut için gerekli olan safra ve proteinleri üretiyordu. Oysa donör bir gün önce ölmüştü ve karaciğeri kutu gibi plastik bir cihazın içinde yatıyordu. Organ, canlılığını onu ihtiyaç sahibi bir hastaya nakledilmek üzere saklayan bu makineye borçluydu.
Hastanede organ nakli cerrahı olan Dr. Daniel Borja-Cacho, “Bu biraz bilim kurgu” diyor.

DAHA FAZLA ORGAN NAKLİ YAPILABİLİYOR
Perfüzyon, cerrahların çalışma şeklinden organ bağışlayabilecek hasta türlerine ve alıcıların sonuçlarına kadar organ nakli sürecinin her yönünü değiştiriyor. En önemlisi, perfüzyonu benimseyen cerrahi programlar daha fazla organ naklediyor.
Normal koşullarda kan akışı olmazsa organlar hızla bozulur. Donörün kan kaynağından çıkarıldıktan sonra ve alıcıya bağlanmadan önce organlarda meydana gelebilecek hasarı en aza indirmek için cerrahlar onları donma noktasının biraz üzerine kadar soğutarak metabolik süreçlerini önemli ölçüde yavaşlatıyordu.
Ancak karaciğerler 12 saatten fazla canlı kalmaz, akciğerler ve kalpler ise altı saate yakın bir süre boyunca canlı kalır.
Bilim insanları da organları daha dinamik koşullarda, daha sıcak bir ve kan veya başka bir oksijenli çözelti ile perfüze edilmiş halde tutmak için uzun süredir teknikler üzerinde deneyler yapıyorlar. Yıllar süren geliştirme sürecinin ardından, akciğerleri perfüzyon yoluyla korumaya yönelik ilk cihaz 2019’da Gıda ve İlaç İdaresi’nden onay aldı. Kalpleri ve karaciğerleri perfüze etmeye yönelik cihazlar ise 2021’in sonlarında onaylandı.

DAHA ÖNCE KULLANILAMAYAN ORGANLAR KULLANILIYOR
Cihazlar kanı veya oksijenli bir sıvıyı tüpler aracılığıyla, bağışlanan organın kan damarlarına pompalıyor. Perfüze edilen bir organdaki hücreler çalışmaya devam ettiğinden, klinisyenler organın alıcının vücudunda gelişip gelişmeyeceğini de daha iyi değerlendirebiliyor.
Prof. Dr. Kris Croome, bu bilginin de desteğiyle, nakil cerrahlarının, normalde reddedebilecekleri yaşlı veya hasta bağışçılardan alınan organları kullanmaya başladıklarını söyledi: “Daha önce sahip olamayacağımız organların peşine düşüyoruz ve iyi sonuçlar alıyoruz.”
Perfüzyon aynı zamanda doktorların genellikle zamana karşı yarıştığı, gece yarısı başlayan ve arka arkaya tamamlanan saatler süren organ kurtarma ve nakil gibi meşakkatli süreci de kolaylaştırıyor. Artık cerrahi ekipler bir organı alıp gece boyunca uyurken onu perfüze edebiliyor ve gecikmenin organa zarar vereceğinden korkmadan sabah nakli tamamlayabiliyor.
Belki de en önemlisi, bu yöntem sayesinde yaşam desteğini kesilen ve komadaki hastaların organ bağışının kapısı da açılıyor. Her yıl on binlerce insan, dolaşımın durmasından sonra bu şekilde ölüyor, ancak ölüm süreci organlarını oksijenden mahrum bıraktığı için nadiren donör adayı oluyorlardı. Artık cerrahlar bu organları ya bir makineye alarak ya da daha düşük teknolojili bir yöntemle donörün vücudunun o bölgesinde kanı yeniden dolaştırarak perfüze ediyor. Bu da onları nakil için çok daha çekici hale getiriyor.

ARTIK BEKLEME LİSTESİ YOK
Amerika Birleşik Devletleri’nin organ nakli sistemini yürüten kâr amacı gütmeyen kuruluş United Network for Organ Sharing’in verilerinin analizine göre, 2020’den bu yana, nakledilen karaciğer sayısı iki katına çıktı. Bir zamanlar cerrahlar, organın oksijen yoksunluğuna karşı duyarlılığı nedeniyle bu tür donörlerin kalplerini hiç kullanmamıştı; 2023’te perfüzyon sayesinde 600’ün üzerinde nakil yaptılar.
Dr. Shimul Shah, Cincinnati Üniversitesi’nde yönettiği organ nakli programının, karaciğer için bekleme listesini ortadan kaldırdığını söyledi: “Kariyerim boyunca bunu söyleyeceğimi hiç düşünmezdim.”

MALİYET SORUNU
Ancak bu teknolojinin benimsenmesinin önündeki engellerden biri maliyet olabilir ve küçük hastaneler ön masrafları karşılayamayabilir.
Cihazı üreten şirketlerden biri olan TransMedics, düzenleyicilerin cihazını onaylamasının ardından fiyatlarını önemli ölçüde artırdı ve bu durum da Arizona Cumhuriyetçi Temsilcisi Paul Gosar’ın sert tepkisiyle karşılandı:
“Umut verici bir tıbbi ekipman yeniliği ve ülke çapında nakli artırma fırsatı yaratacak şey şu anda bir şirket tarafından rehin tutuluyor.”
Ancak bazı cerrahlar, perfüze organ verilen hastaların genellikle hastaneden daha hızlı ve daha az komplikasyonla ayrılmaları ve orta ve uzun vadede daha iyi sonuçlara sahip olmaları nedeniyle teknolojinin yine de para tasarrufu sağlayabileceğini söylüyor.
Bazı bilim insanları bu teknolojinin henüz bir başlangıç olduğunu belirtiyor. Cerrahlar da hâlâ kanlanan organların vücut dışında ne kadar süre hayatta kalabileceğinin üst sınırlarını araştırıyor.

İLERİDE NAKLE BİLE GEREK KALMAYABİLİR
Laboratuvarı akciğerleri vücut dışında korumaya yönelik teknolojilerin geliştirilmesinde yer alan Toronto Üniversitesi’nden Dr. Shaf Keshavjee, cihazların sonunda; doktorların akciğerleri değiştirmek yerine hastaların akciğerlerinin çıkarılmasına, onarılmasına ve geri yerleştirilmesine olanak sağlayabileceğini söylüyor.
Ülkedeki en yoğun kalp nakli programlarından biri olan Vanderbilt Üniversitesi’nin kalp cerrahisi alanında başkan olarak görev alan Dr. Ashish Shah, bunu “kutsal kase” olarak niteleyerek aynı fikirde:
“Meselâ; kalbin çok kötü. Çıkarıyorum. Cihazıma takıyorum. Senin bir kalbin olmasa da yapay bir kalple sana bir süre destek olabilirim. Bu arada kalbini onarıyorum ve sonra onu tekrar yerine yerleştiriyorum. Kendi kalbiniz. Gerçekten bunun için çalışıyoruz.”
]]>Laik ve gerçek anlamda demokratik bir devlet ve toplum düzenine geçmek çok zorlu mücadele gerektiren bir süreçti. Avrupa’da 1789 Fransız devrimiyle başlayan bu mücadele 200 yıla yakın sürmüş, laik, demokratik devlet ve toplum düzeni ancak 20 yüzyılın başlarında kurulabilmiştir. Bu 200 yıllık mücadelede çok da kanlı geçmiştir. Fransa’da başlayan diğer Avrupa ülkelerine de yayılan 200 yıllık bu süreçte laik ve demokratik bir düzen oluşturmaya yönelik devrimleri Atatürk 15 yıl gibi çok kısa bir sürede hayata geçirmeyi başarmıştır. Bu kadar kısa süre içinde 600 yıl ümmet ve padişahın kulu olarak yaşamış, eğitim düzeyi, okur-yazar sayısı çok az bir topluma laik, demokratik bir düzeni kabul ettirmek, kuldan eşit haklara sahip vatandaş, ümmetten bir millet yaratmak kolay iş değildir. Atatürk bu zorluğu bildiği için saltanatı ve hilafeti kaldırmış ancak laiklik ilkesini anayasaya koymak için 1938 yılına kadar beklemiştir. Bu süreç içinde eğitime ağırlık vermiş, bilimi ve aklı esas alan bir eğitim sistemi kurmuştur. Köy Enstitüleri’yle eğitimi köylere kadar götürmüş, aydınlanma süreciyle toplumu laik, demokratik devlet ve toplum düzenine hazırlamaya özel çaba göstermiştir.
■ Atatürk devrimleri gerçekleştirirken feodal egemen güçler 1938’e kadar 14 büyük isyan çıkardı. Bu isyanların ortak amaç neydi?
Ortak amaç, hilafeti yeniden getirmektir. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana laik düzeni kabul etmeyen İslamcı akımlar ve ulus devleti kabul etmeyen ayrılıkçı akımlar Atatürk ve onun ilke ve devrimleriyle mücadele etmişlerdir. Atatürk’ü ve devrimlerini koruyan ve savunan ise CHP olmuştur. Atatürk, devrimlerini CHP eliyle geçekleştirmiştir. Atatürk’ten sonraki dönemde de bu mücadele CHP ile laik düzene karşı siyasi akımlar arasında geçmiştir. Atatürk demokrasiye geçebilmek için denemelerde bulunmuş, Serbest Fırka olayında görüldüğü gibi kurulan partiler kısa sürede laiklik karşıtı gerici güçlerin toplandığı adresler haline gelmiş ve bu partiler kapatılmıştır. CHP laik demokratik sistemi halka anlatmak için büyük uğraş vermiştir. Ancak uzun süre toplumun eğitim düzeyinin düşük olması önemli bir engel oluşturmuştur. Laik, demokratik rejim bir burjuva rejimidir. Orta sınıfın güçlü ve eğitimli olduğu toplumlarda laik, demokratik sistem kurmak ve korumak daha kolaydır. Bu da sosyo ekonomik gelişmişlik düzeyinin bir sonucudur. Bu nedenle CHP’nin laik, demokratik düzeni oluşturması, kabul ettirmesi büyük engeller ve zorluklarla karşılaşmıştır.
CHP’Yİ ZAYIFLATAN 12 EYLÜL YÖNETİMİDİR
■ 6 kırılma noktası sayıyorsunuz. Onlardan ikisini özellikle konuşmak isterim. Biri Yeşil Kuşak Projesi. Türkiye’de siyasal İslamcı partilerin desteklenmesi CHP’ye desteği nasıl azalttı?
Yeşil Kuşak Projesi, ABD’nin Sovyetler Birliği’ni güneyden kuşatması projesidir. Bu kuşatmayı İslamcı devletler eliyle uygulamaya geçirmeye çalışmıştır. Bu proje içinde Afganistan, Pakistan, İran ve Türkiye vardır. Bu ülkelerde Sovyetler’e karşı İslamcı akımları desteklemiştir. İran’da 1979 yılında gerçekleştirilen İran İslam Devrimi’nden bir yıl sonra Türkiye’de ABD destekli 12 Eylül 1980 darbesi yapılmıştır. 12 Eylül rejiminin temel hedefi CHP’yi ve solu ezmek olmuştur. Bu süreçte sağcı, milliyetçi ve İslamcı partilerin önü açılmış CHP kadroları ve sol kadrolar tasfiye edilmiştir. Bu süreçte CHP’nin zayıflamasının nedeni 12 Eylül yönetimin uyguladığı sert baskıdır. CHP’nin ve solun toparlanması yıllar almıştır.
■ Diğeri de Kürt partilerinin etkisi… CHP, 1977’de Ecevit’in aldığı yüzde 42 ile zirveye çıktı. Sonra Kürtler niçin desteğini Kürt partilerine ve hatta AKP’ye kaydırdı?
Doğu ve Güneydoğu’da eğitim düzeyi düşük, aşiret ağalarının egemenliği altında yaşayan seçmen bu ağaların gösterdiği yönde oy kullanmışlardır. Bu geleneksel hale gelmiş ağalık düzenini sarsan ve köylü seçmenden de oy almayı başaran Bülent Ecevit’in düzen değişikliği politikası olmuştur. 1977 seçimlerinde Ecevit’in liderliğinde CHP oy rekoru kırmıştır. Ancak 12 Eylül rejiminin CHP’yi ve solu ezmesi ağalık düzenini yeniden güçlendirmiştir. Türkiye 12 Eylül darbe sürecine ilerlerken 1978 yılında kurulan PKK terör örgütü terör yöntemiyle bölgede yeni bir siyasallaşma yaratmıştır. 1990’da HEP’in kurulmasıyla başlayan ve ardılı partilerle devam eden siyasallaşma sürecinde bölgedeki Kürt oyları CHP’den koparak bu partilere yönelmiştir. AK Parti’ye yönelin oylar ise koyu dindar olan aşiretlerin ağalık düzenine bağlı oylardır.
■ CHP, yeteri kadar laikliği savunmamakla eleştiriliyor bugün, katılır mısınız?
Son dönemde Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP yönetiminin eleştirildiği bir konu bu. Deniz Baykal döneminde laiklik ilkesinin savunulması CHP’de öne çıkmıştı. İktidarın özellikle türbanı üniversitelerde ve kamu kurullarında serbest bırakmaya yönelik düzenlemelerine karşı Baykal yönetimi konuyu yargıya taşımış ve her defasında iptal ettirmişti. Ancak Kılıçdaroğlu bu uygulamayı sürdürmedi. İktidarın 2010’da yaptığı türbanla ilgili düzenlemeyi yargıya taşımadı. Bunun öğrenim hakkını sınırladığı düşüncesindeydi. Laikliği tehdit altında görmüyordu. İrticanın tehdit olarak Milli Güvenlik Belgesi’nden çıkarılmasına itiraz etmedi. Kılıçdaroğlu iktidarın inanç ve laiklik üzerinden yarattığı kutuplaşmanın seçimleri kazanmasında önemli katkısı olduğu düşüncesiyle bu konuyu ön planda tutmadı. Kılıçdaroğlu laiklik ilkesinden çok halkçılık ilkesini öne çıkaran bir politika izledi.
SAĞA AÇILMA OY GETİRMEDİ
■ Hem Baykal dönemi, hem Kılıçdaroğlu, şimdi de Özgür Özel dönemi… Laiklik konusunda yanlış bir savunuya mı girdi CHP?
Henüz Özgür Özel dönemine ait politikalardan söz etmek için erken. Yeni yönetimin açıkladığı veya uyulamaya geçirdiği yeni politikalar veya projeler yok. CHP’nin yeni yönetimi adaylara ve yerel seçimlere odaklandığı bir süreç yaşadı. Belki daha sonraki dönemlerde yeni politikalar, projeler gündeme gelebilir. Ama şu anda CHP’nin belirlenmiş politikalarından farklı politikalar izlenmiyor. Baykal döneminde laiklik ilkesini savunmak temel politikaydı. Her ne kadar sağ kesimden oy almak amacıyla Baykal da türbanlı, hatta çarşaflı kadınlara CHP rozeti taktı ama bunun arkası gelmedi, bir etkisi de olmadı. Kılıçdaroğlu döneminde ise muhafazakâr kesime ulaşmak ve bu kesimden oy almak en belirgin amaç haline geldi. Bu amaca ulaşabilmek için Kılıçdaroğlu muhafazakâr kesim temsilcileriyle, İslamcı bilinen gruplarla, ülkücülerle 200’e yâkın toplantı yaptı. Bu kesimlerden milletvekili yaptıkları oldu. Keza yine bu kesimlerden önemli sayıda danışmanla çalıştı. Türbana güvence getirmek için yasa teklifinde bulundu. Ancak, bu sağa açılma politikalarının CHP’nin oylarında çok önemli bir artış sağlamadığı 2023 seçimlerinde görüldü.
■ Kitabınızda 14 Mayıs 2010’da Baykal’ın evinde Kılıçdaroğlu ile görüşmesini anlatıyorsunuz. Orada Baykal, bir uyarıda bulunuyor, “Partide değişik kanatlar var” sözü dikkat çekici. Kaç kanat var ve aslında bu normal mi?
CHP’de her zaman farklı gruplar olmuştur. Parti içi demokrasi diğer partilere göre CHP’de vardır. Bu gruplar CHP yönetimi için birbirleriyle kurultaylarda yarışırlar. Bu parti içi demokrasinin doğal sonucudur.Bugün de CHP’de yarışan farklı gruplar var. 10 Aralıkçılar olarak bilinen grup Kılıçdaroğlu döneminde yönetimde etkili bir grup haline gelmişti. Keza Atatürk ilke ve devrimlerinin yeterince etkili savunulmadığı eleştirisinde bulunan ve “ulusalcılar” olarak anılan bir grup da var. Bu grup CHP’nin Atatürk ilke ve devrimlerine daha sıkı sahip çıkmasını isteyen, DEM Parti ile yakınlaşmaya ise karşı çıkan bir grup. Ayrıca aksine CHP’nin Kürt sorununun çözümünde öncülük etmesi gerektiğini ve DEM Parti’yle daha yakın işbirliği yapılmasını isteyen bir grup da var.
EKMELEDDİN İHSANOĞLU HATAYDI
■ Kılıçdaroğlu’nun türbana özgürlük politikası kendi tabanında yara açtı mı?
Ulusalcı olarak tanımlanan grup Kılıçdaroğlu’nun bu politikasını doğru bulmuyor. Özellikle türbanın kamu kurumlarında serbest bırakılmasının, yargıçlık, savcılık, subaylık, öğretmenlik gibi mesleklerle bağdaşmadığı düşüncesini taşıyorlar. Türbanı siyasal simge olarak değerlendirdikleri için bu mesleklerde kullanılmasının yanlış olduğunu düşünüyorlar. Bu politikanın ulusalcıları destekleyen tabanda da olumsuz karşılandığı söylenebilir.
■ Bu, üzerinde düşünülmesi gereken bir mesele aslında, çünkü sizin de belirttiğiniz gibi Kılıçdaroğlu kutuplaşmadan hep AK Parti’nin kârlı çıktığını düşünüyordu, haksız mı?
Bu saptama doğru. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan her seçim öncesi yarattığı kutuplaşmadan çoğunluğun oyunu almayı başarıyor. Baykal da Kılıçdaroğlu da bunun farkındaydı. Bu kutuplaşmayı önlemenin en etkili yolunun merkez ve merkez sağ partilerle ittifak kurulması oluğunu düşünen Kılıçdaroğlu bunu hayata geçirdi ve 2019 yerel seçimlerinde büyük başarı sağladı. Bu ittifak politikasıyla CHP’den uzak duran kesimlerle temas kurmak, onlara ulaşmak kolaylaştı. Ancak özellikle 2023 seçimleri öncesinde dini değerler ve simgelerle politika yapmak CHP’nin temel tercihi haline geldi. Bu da CHP’yi mücadele ettiği partilerle benzeşmesi gibi riskli bir çizgiye getirdi.
■ Söyleşilerimden de biliyorum. Kemal Kılıçdaroğlu, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığını hiçbir zaman hata olarak görmedi. Size göre hata mıydı?
Evet, Kılıçdaroğlu, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığının doğru olduğunu savundu, bugün de savunuyor. O günkü koşullarda doğru bir seçim olduğunu düşünüyor. İhsanoğlu’nun adaylığının siyasette kavgadan, çatışmadan uzak, huzur içinde bir süreci başlatacağını söylüyordu. Bu düşüncelerini bugün de koruyor. İhsanoğlu cumhurbaşkanı adayı olduktan sonra İstanbul’da bir basın toplantısı yaptı. Basın toplantısına ben de katıldım. İhsanoğlu konuşmasında kendisi ve ailesinin siyasi geçmişi hakkında bilgi verdi. Adalet Partisi’nden, MHP’den, MSP’den bu partilerle kendisinin ve ailesinin ilişkilerinden söz etti. Ancak cumhurbaşkanı adayı olduğu CHP’den hiç söz etmedi. Ben de ilk olarak bunu sordum: “Bütün partilerden söz ettiniz, ilgisini, ilişkinizi anlattınız ama adayı olduğunuz CHP’den hiç söz etmediniz, neden?” Yanıt olarak “Onu Sayın Kılıçdaroğlu’na soracaksınız” dedi. Bence İhsanoğlu’nun siyasi düşüncesi belli olduğu için CHP’den aday gösterilmesi bir hataydı.
■ Helalleşme söylemi, benim de önemsediğim bir söylemdi açıkçası. Fakat bir yerden sonra, bu ülkenin tek mağduru sağcılar mı diye itirazlar yükseldi ki anlaşılır bir durum. Sizce?
“Helalleşme” kavramı da dini yönü ağır basan bir kavram. Kılıçdaroğlu bu kavramı kullandığında benim de dikkatimi çekmişti. Kimlerle, nasıl bir helalleşme sorusunu sormuş ve ‘hesaplaşma mı helalleşme mi’ konulu birkaç yazı yazmıştım, çünkü toplumda sağ iktidarlar tarafından mağdur edilmiş, yakınlarını, çocuklarını kaybetmiş insanlar var. Bu kesim hesaplaşma beklerken, helalleşme ile ortaya çıkmak tepki de topladı. Ayrıca CHP çok partili hayata geçildiği 1950’den bu yana ancak 11 yıl 3 ay süreyle, o da koalisyon ortağı olarak iktidar olabilmiştir. Bu nedenle Türkiye’de yaratılan mağduriyetlerin sorumlusu değildir. Bu nedenle CHP’de helalleşme politikasına önemli itirazlar yükseldi. CHP’lilerin bir kesimi bu politikayı onaylamadı.
HER ŞEY YEREL SEÇİM SONUCUNA BAĞLI
■ Bir kurultay süreci geride kaldı. Tüm bu sürecin sonunda değişim isteyen seçmenin beklediği değişimin yaşandığını düşünüyor musunuz?
Kurultay yerel seçimlere yakın bir tarihte yapıldığı için yeni yönetim enerjisini aday belirleme sürecine verdi. Kurultaydaki yarışın aday belirleme sürecine de yansıdığı görüldü. Yeni yönetim CHP’nin kazanmasına kesin gözüyle bakılan yerlerde kendine yakın isimleri aday göstermeyi tercih etti. Kazanılması riskli yerlerde ise Kılıçdaroğlu döneminde belediye başkanı seçilmiş olanları yeniden aday göstererek sorumluluk almak istemedi. Yeni yönetim isim değişikliklerini gerçekleştirdi ancak henüz ideolojik anlamda yeni bir yaklaşım, yeni politikalar, yeni projeler anlamında henüz bir değişim gözlenmedi.
■ CHP’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz, 2 yıl sonrasının fotoğrafını çekin desem…
Bu, CHP’nin 31 Mart 2024 tarihinde yapılacak yerel seçimlerde alacağı sonuca bağlı. CHP bu yerel seçimlerden başarıyla çıkarsa, Ekrem İmamoğlu İstanbul Belediye Başkanlığı’nı yeniden kazanırsa bu sonuç partinin geleceğini belirleyecek kadar önemli olur. İmamoğlu’nun kazanması halinde CHP’nin cumhurbaşkanı adayı olacağı bir sır değil. İki yıl sonra İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı adayı olduğu ve partideki etkinliğinin, fiili liderliğinin güçlendiği bir CHP görürüz. Eğer CHP yerel seçimde başarısız olur, İmamoğlu tekrar seçilemezse yeniden olağanüstü kurultaylarla boğuşan bir CHP görürüz.
]]>Demir akciğer makinesi adı verilen bir çeşit demir bir kapsül Alexander’ın hayatta kalmasını sağladı.
Organizatör ve engelli hakları aktivisti Christopher Ulmer, Alexander’ın GoFundMe sayfasında yazarak şunları söyledi: ”Paul Alexander dün vefat etti. Çocukken çocuk felcini atlattıktan sonra 70 yıldan fazla bir süre demirden bir akciğerin içinde yaşadı. Bu süre zarfında Paul üniversiteye gitti, avukat ve bir yazar oldu. Hikâyesi çok uzaklara yayıldı ve dünyanın her yerindeki insanları olumlu bir şekilde etkiledi. Paul, hatırlanmaya devam edecek inanılmaz bir rol modeldi.”

ÜNİVERSİTE BİTİRDİ, AVUKAT OLDU, KİTAP YAZDI
Ulmer’in de belirttiği gibi Alexander’ın kararlılığı onun bir dizi dikkate değer başarıya imza atmasını sağladı. 21 yaşındayken Dallas’ta bir liseden derslere bizzat katılmadan mezun olan ilk kişi oldu.
Üniversite yönetiminde yaşadığı birçok zorluktan sonra Dallas’taki Southern Methodist Üniversitesi’ne kabul edildi ve ardından Austin’deki Texas Üniversitesi’nde hukuk fakültesine girdi.
Bir duruşma avukatı olma hayallerinin peşinden gitti ve mahkemede müvekkillerini üç parçalı bir takım elbise ve felçli vücudunu dik tutan değiştirilmiş bir tekerlekli sandalye ile temsil etti.
Ayrıca engelli hakları için bir oturma eylemi düzenledi ve kendi anı kitabını yayınladı.
155 sayfalık kitabın tamamlanması beş yıl sürdü; Alexander her kelimeyi bir sopaya iliştirilmiş bir kalemle yazdı.
DEMİR KAPSÜLDEN VAZGEÇMEDİ
Alexander, anne ve babasından, erkek kardeşinden ve hatta 2015’te hava sızdırmaya başlayan orijinal demir akciğerinden daha uzun yaşadı, ancak YouTube’da yardım için yalvardığı bir videonun ardından tamirci Brady Richards tarafından onarıldı.
Büyük sarı metal bir kutu olan ventilatör, hastaların boyunlarına sıkıca tutturulmuş bir şekilde içeride uzanmalarını gerektiriyor.
Hastanedeyken doktorlar, makineyi kapatıp onu dışarı çıkmaya zorlayarak Paul’ün kendi başına nefes almasını sağlamaya çalıştı, daha modern ventilatörler önerildi ancak Alexander, alıştığı için demir akciğer makinesini kullanmaya devam etti.

Alexander üniversitedeyken daha sonra nişanlandığı Claire ile tanıştı. Annesinin kızıyla konuşmasını nasıl yasakladığını anlattı. Daha sonra ise bakıcısı, yani kendi deyimiyle ‘kolları ve bacakları’ olan Kathy Gaines ile yakın bir ilişki kurdu. Gaines, Alexander hukuk fakültesinden mezun olduktan sonra yardım etmeye başlamış ve onu otuz yıldan fazla bir süre desteklemişti.
Çocuk felci, merkezi sinir sisteminin solunum fonksiyonunu etkileyen ve kas güçsüzlüğüne ve felce neden olabilen bulaşıcı bir viral hastalıktır. Kirlenmiş su ve yiyecekler yoluyla veya enfekte bir kişiyle temas yoluyla bulaşır.
1950’li yıllarda kullanılmaya başlanan aşının yaygınlaşmasıyla birlikte dünya genelinde büyük ölçüde önüne geçildi. Hastalık bugün sadece dört ülkede endemik olmaya devam ediyor: Nijerya, Pakistan ve Afganistan.
Yaklaşık 20 yıllık kapsamlı bir kampanyanın ardından yakın zamanda Hindistan’da da çocuk felci yok edildi ve sürekli ağızdan ve enjekte edilen aşılarla salgın başarılı bir şekilde sona erdi.
]]>Yeni dönemi ulaşım projelerini açıklayan İmamoğlu “Uzun yıllar liyakatsiz ellerle yapılan birçok müdahale faydadan çok zarar verdi. Doğru ve sürdürülebilir ulaşım politikalarıyla İstanbul ulaşımında çığır açtığımız bir dönemi geride bırakıyoruz” dedi.
“İHANET DÖNEMİ SONA ERDİ, İSTANBUL YARALARINI SARDI”
İmamoğlu İstanbul’da ulaşımın önümüzdeki dönemde her geçen gün daha iyiye gideceğini vurgulayarak “Biz İstanbul’da liyakatli ve erdemli bir yönetim tarzını hakim kıldık. İhmal, israf ve ihanetle özdeşleşmiş bir dönemi tarihe gömdük. Bir daha dirilemeyecek. İcraatla, hizmetle, yatırımla dolu, yepyeni bir dönemi başlattık. İstanbul bu sayede yaralarını sardı, iyileşip, güçlü bir biçimde ayağa kalktı. Şimdi, bu iyileşmiş, toparlanıp güçlenmiş halimizle daha büyük hedeflere, daha güçlü, daha hızlı adımlarla yürüme zamanı. İstanbul’un hızını kesmeye, rotasını geri çevirmeye çalışanlara izin vermeyeceğiz. Öyle bir koşacağız ki, yarı yolda kalacaklar” dedi.
“İETT VE ŞEHİR HATLARI GÖZDEN ÇIKARILMIŞTI”
İmamoğlu konuşmasında göreve geldiklerinde nasıl bir ulaşım sistemi devraldıklarını şöyle anlattı:
-Kentimize ait pek çok meselede olduğu gibi, sürdürülebilir uygulamalardan uzak, sadece günü kurtarmaya yönelik uygulamalarla keşmekeş olmuş bir İstanbul ulaşımı teslim aldık. Toplu ulaşımın bir kamu hizmeti olduğunu unutmuşlardı.
-İETT ve Şehir Hatları gibi köklü kurumları gözden çıkarmışlardı. İstanbul’un trafiği bizim dönemimize kadar hep geriye gitmişti.
-2019 yılında uluslararası endekslere göre İstanbul, Avrupa’nın trafiği en yoğun kentiydi. Aynı endekse 2023 yılında baktığımızda ise İstanbul’un trafik yoğunluğunda 34. sıraya kadar gerilediğini görüyoruz.
“METRO İNŞAATLARI DURMUŞTU”
“Göreve geldiğimizde, ‘bitiriyoruz’ dedikleri metroların inşaatları yüzde 1-4’lerdeydi. Hatta bazılarının güncel projesi, kurulu bir şantiyesi bile yoktu; sadece kağıt üstünde bir ihaleden ibaretti. Hollywood filmi gibi sahte test sürüşleri yapmışlardı. Bugün ulaşım üzerinden yol kenarında bozuk otobüs kumpası kuranların prodüksiyonları, o döneme göre çok zayıf kalıyor. Göreve geldiğimizde, 140 km’lik 12 metro ihalesinin bir kısmında iki yılı aşkın bir süredir hiç yapıma başlanmamış, bir kısmında da inşaatlar durmuştu. Bu projelerin hiçbirinin finansal planlaması olmadığı gibi, İBB’nin yüklenicilere yaklaşık 70 Milyon Euro’nun üzerinde borcu vardı. Yarım bırakılan bu projelerin tünelleri çökme riskiyle karşı karşıyaydı, açılan birçok tünelin betonarmesi bile yapılmamıştı. Bu durumda olan 40’a yakın nokta belirledik. Bunlara acil müdahale ettik.”
“İBB BAŞKANLARININ EN ZORLU SINAVI METRODUR”
İmamoğlu, 5 yıl boyunca yapılanları da şöyle özetledi:
-İstanbul için Türkiye’nin ilk ‘Sürdürülebilir Kentsel Hareketlilik Planı’nı, ilk ‘Yaya Master Planı’nı, ‘Otopark Master Planı’nı katılımcı bir yaklaşımla tamamladık. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlarının en zorlu sınavı, metro sınavıdır.
-Metro sınavından geçemeyen belediye başkanı, diğer bütün derslerden geçse bile sınıfta kalır. Çünkü metro, raylı sistemler, İstanbul’un ulaşım sorunlarının en temel, en acil çözümüdür. Eğer yeterince verimli ve hızlı bir biçimde metro yapamıyorsanız, İstanbul’u yönetirken çok büyük bir yanlış yapıyorsunuz demektir.
“YEREL YÖNETİM TARİHİNDE BİR REKORDUR”
-İşte bu nedenle, göreve geldiğimizde ilk işimiz, duran metro inşaatlarını başlatmak oldu. 2019 yılı Haziran ayında 233 km olan raylı sistem hattını; İBB Meclisi’nde ve Bakanlık’ta birkaç ayda sonuçlanacak izin süreçlerinin 1 yıl ve daha uzun süreler bekletilmesine, pandemi sürecine ve ağır ekonomik koşullara rağmen bugüne kadar açtığımız hatlar ile birlikte 367 km’ye çıkardık. 5 yıldan kısa bir sürede 65 km raylı sistem hattı ve tüm İstanbulluların erişebileceği 62 istasyonla tarihi bir rekora imza atmış olacağız ki bu da yıllık ortalama 13,7 km ediyor.
-Bu, yerel yönetim tarihinde bir rekordur. Bu rekorumuzun 6. Hattı olan Çekmeköy-Sancaktepe-Sultanbeyli metro hattını 1. Etabını 16 Mart Cumartesi günü Sancaktepe’de hizmete açıyoruz. ‘Bize oy verin hizmet verin’ anlayışının tam tersi bir durum bu. Siyasi olarak en az oy aldığımız yere metro yapıyoruz.
“12 HATTIN İNŞAATINI GERÇEKLEŞTİRMİŞ OLDUK”
İmamoğlu, İBB başkanlığı görevini yapanlar arasında yıllık ortalamada ve toplamda en uzun hat yapan başkan olmanın mutluluğu ve gururunu yaşadığını söyleyerek “Aynı anda 10 metro inşaatı yürütmenin yanı sıra, bakanlıkça yapılan ancak bütçeleri maliye payımızdan kesilen 2 metroyu da düşündüğümüzde aslında toplam 12 metro hattının inşaatını gerçekleştirmiş olduk” dedi.
“TABELA ASANLARA İTİMAT ETMEYİNİZ”
“16 milyon İstanbullunun parasıyla metro ihalesi yapıp kendi tabelalarını asanlara sakın itimat etmeyiniz” uyarısında bulunan İmamoğlu “Niye? Sabiha Gökçen Havalimanına olan hattın bakanlık tarafından işin yüklenicisine 7 yılda ödenen tüm maliyeti, İBB’den 10 ay gibi kısa bir sürede kesildi. Bakanlık İBB’nin taşeronu durumuna düşmüştür, bu da bakanlığa kapak olsun. Küçük hesaplar peşinde koşan bir hükümetle karşı karşıyayız. Bizden önce bu süre 16-17 yıldı. Sonuç olarak açtığımız hatlarla raylı sistemin toplu ulaşım içindeki payı yüzde 30’dan yüzde 45’e çıktı, yani yüzde 50 arttı” diye konuştu.
“BAŞARISIZ HOLLYWOOD PRODÜKSİYONU”
Özel halk otobüslerini İETT çatısı altında birleştirerek düzensiz otobüs taşımacılığını disiplin altına aldıklarını vurgulayan İmamoğlu “Otobüslerle ilgili çevrilen filmleri de biliyorsunuz. Valilik izinli film… Başarısız Hollywood prodüksiyonu. Öyle bir izin ki tüm İstanbul’da geçerli. Ajansın parasını, iznini veren belli, siyasi bir parti, bakın tek bir ses yok. Film çevirme uzmanı bu arkadaşlar. Geçmişte de İBB bütçesinden birtakım dizileri fonladıkları için prodüksiyon ekipleri donanımlı. Hiç merak etmeyin, 31 Mart’tan sonra bildikleri işi yapmaya film çevirmeye devam edecekler. Biz de İstanbul’u İstanbullularla yönetmeye devam edeceğiz” dedi.
“OTOBÜS ALIMLARINI ENGELLEDİLER”
İmamoğlu, 252 yeni metrobüs, 150 otobüs ile filoyu yenilemeye başladıklarını anlatarak “ Halkımıza daha iyi hizmet etmek için gösterdiğimiz bu çabalara engel olmak isteyenler oldu. Parasını bulduğumuz raylı sistem hatlarını yine parasını bulduğumuz otobüs alımlarını engelleyerek İstanbul halkını cezalandırmaya çalıştılar. Ne bizi vazgeçirebilirler ne de halkımızı korkutarak bir yere varabilirler. 1 Nisan sabahı bu konuda gerekli cevabı halkımızdan alacaklarına dair en ufak bir şüphemiz yok” diye konuştu.
TAKSİ SORUNU
Deniz ulaşımı, kavşak-cadde düzenlemesi, yayalaştırma, otopark çalışmalarını sıralayan İmamoğlu, taksi sorunun çözümünün UKOME tarafından nasıl engellendiğini de anlattı. İmamoğlu “Buna rağmen yıllar sonra İstanbul’a yeni 2 bin 918 taksi kazandırdık. Ulaşım Akademisini kurarak 70 bine yakın toplu ulaşım şoförümüze eğitim verdik” dedi.
“EN İYİ CEVABI HALKIMIZ VERDİ”
İmamoğlu, “Önümüze konulan engellere 23 Haziran’da en iyi cevabı halkımız verdi. Ama bunlar o cevabı da anlamadı, fark 800 bine çıktı. Bu anlayışı, ‘oy vermeyene tabii ki metro yapmayacağız’ diyerek metro inşaatlarını durdurdukları zamanlardan tanıyoruz. Çözümün parçası olamayan bu anlayış yaşadığımız sorunların kaynağı haline gelmiştir” ifadelerini kullandı.
YENİ ULAŞIM PROJESİ
İmamoğlu, yeni dönemin ulaşım projelerini şöyle sıraladı.
1.Hızray ve Yeni Metro Hatları: 12 ilçeden geçecek ve günde 1,5 milyon yolcu taşıyacak HIZRAY ile Beylikdüzü-Sabiha Gökçen Havalimanı arası yaklaşık 55 dakikadan kısa sürecek. HIZRAY İstanbul’un 3 havalimanını birbirine bağlayacak. 6 metro hattımızda ise inşaatlarımız hızla devam ediyor. Projesini, finansını hazırladığımız metro hatlarına önümüzdeki dönem hızla başlayacağız. Yaklaşık 19 km ve 10 istasyondan oluşan Sefaköy-Beylikdüzü-Tüyap metro hattı. 2022 yılının Temmuz ayından bu yana hattın Cumhurbaşkanlığı Kamu Yatırım Programına alınması için 4 defa başvurmamıza rağmen gerekli imza atılmadı. Atacağımız farka göre imzayı bakalım ne kadar sürede atacaklar. Yenidoğan-Sancaktepe -Finans Merkezi-Söğütlüçeşme Metro Hattımızın ilk etabı, Yenidoğan- Emek hattının temelini geçtiğimiz günlerde attık. Eminönü-Alibeyköy Tramvayı’nın Eyüp (Feshane)’den Bayrampaşa Meydanı’na kadar uzatması olarak planlanan Eyüpsultan-Bayrampaşa tramvayımız da tüm tasarımları ve fizibilite raporları onaylanmış olmasına ve finansal kredisi bulunmasına rağmen 2023 ve 2024 yılı Yatırım Programına alınmadı. Biz onların keyfini bekleyecek değiliz, öz kaynaklarımızla sözleşmemizi yaptık, yapım çalışmalarına da başlıyoruz. Bu iş yaptırmama zihniyetini 5 yıl boyunca her seferinde mağlup ettik, bundan sonra da mağlup edeceğiz. Amacımız mağlubiyet galibiyet değil, omuz omuza iş yapmaktı. Allah sizi ıslah etsin. Göreceksiniz, hiçbir işimizin önünde duramayacaklar. Yine Esenyurt için planladığımız Esenyurt-Saadetdere Metro hattımız, Mahmutbey-Bahçeşehir-Esenyurt ile Sefaköy-Beylikdüzü-Tüyap Metrosu arasındaki bağlantıyı kuracağız. Anadolu Yakasında ilk tramvay projesi Anadolu Tram ile Üsküdar-Kadıköy-Maltepe olarak üç ilçemizin meydanlarını buluşturacak. Esenler Cadde tramvayımız ve Üsküdar Harem Nostaljik tramvayı ile toplam 8 hattımız da imalat için hazır durumda. Ayrıca 8 hattımız da tasarım aşamasında.
2029 sonunda 650 kilometreleri bulacak raylı sistemimiz, 2029’dan sonraki ilk dönemde 750 kilometreye ulaşarak İstanbul’u hak ettiği raylı sistem ağına kavuşturacak.
2. İstanbul’a 7 Yeni Kent Merkezi: Hızray ve diğer metro hatlarımızın kesiştiği; bir toplu taşıma odak noktası niteliğindeki 7 noktada İstanbul’a yeni 7 kent merkezi kazandıracağız.
7 yeni kent merkezimiz doğudan başlayarak batıya doğru Kurtköy, Sancaktepe, Erenköy, Ümraniye, Kağıthane, Bağcılar-Kirazlı ve Esenyurt-Beylikdüzü bölgelerinde olacak. 7 yeni kent merkezimizde konut, ofis, ticaret gibi karma kullanımların yanı sıra kentimizin ve vatandaşlarımızın ihtiyaç duyduğu kültür-sanat, spor alanları ile meydanlar ve yeşil alanlar yer alacak.
3. Yeni Nesil Yaya ve Bisiklet Ulaşımı: D-100 güzergahı boyunca uzanan metrobüs hattımızın Zincirlikuyu, Altunizade, Uzunçayır gibi metro istasyonlarıyla kesiştikleri yoğun noktalarda yeni nesil yaya erişimi projemiz BULUT’u hayata geçireceğiz. Yine bu hat üzerinde Yenibosna ve Merter gibi yoğun duraklarımızda transfer merkezi projelerimizi hayata geçireceğiz. Kurbağalıdere Yaşam vadimizi takip ederek Dudullu’ya kadar yaklaşık 15 km mesafede kent içi ulaşıma yönelik Bisiklet Otobanı projemizi hayata geçireceğiz.
METROBÜS HATTI UZAYACAK
Metrobüs hattımızı Büyükçekmece-Mimar Sinan’a kadar uzatacağız. Hattın Silivri’yle bağlantısını İETT’nin uygun büyüklükte ve sefer sıklığı yüksek araçlarıyla entegre bir şekilde sağlayacağız. Ancak metrobüse yapacağımız en büyük iyilik kuşkusuz İncirli-Sefaköy-Beylikdüzü-Tüyap Metro Hattı ile ekpsres metro HIZRAY’ın hayata geçmesiyle metrobüs üzerindeki yoğunluğu düşürmek ve yolculuğu daha konforlu hale getirmek olacak.
“KANAL İSTANBUL KÖPRÜSÜ UNUTULDU”
4 . Karayolu Ulaşımında Yeni Ekspres Hatlar ve Kavşak Düzenlemeleri: Biliyorsunuz Mahmutbey kavşağının yeniden düzenlenmesine yönelik bir projemiz vardı, Karayollarının yetkisinde kalıyor, yine de biz yapalım dedik, bakanlık kendi yetkisinde olduğunu söyleyerek yapmadı. Seçim dönemi geldi, şimdi iktidarın adayı bizim projemizi anlatıyor. Biz mutlu oluyoruz ama burayı yapmaları için seçimi hiç beklemesinler, Ulaştırma Bakanlığı bir an evvel projeyi hayata geçirebilir. Yine biliyorsunuz, Kanal İstanbul’a temel atıyoruz diye başladıkları bir bağlantı yolu köprüsü vardı. Tamamen algı oluşturmaya yönelik o yol ne oldu biliyor musunuz? Unutuldu. Biz vatandaşa hizmet etmek için başkalarının keyfini bekleyecek değiliz. Başakşehir’in kuzeyine doğru TEM otoyoluna paralel bir hat oluşturarak Mahmutbey yoğunluğunu baypas etmiş olacağız. Bir başka yoğun bölgemizi rahatlatmak üzere Dolmabahçe Levazım ve Balta Limanı tüneli ile ikinci köprüye bağlayacak biçimde yeniden projelendirdik. Böylece Beşiktaş Ortaköy trafiğine de rahat bir nefes aldırmış olacağız.
5. Yeni Nesil Deniz Ulaşımı: Raylı sistemler yatırımlarımız ve karayolu çözümlerimizle birlikte deniz ulaşımında gerçekleştirdiğimiz atılımlara bu dönemde devam edeceğiz. Tuzla, Pendik’ten ve yaz dönemlerinde Avcılar’dan Adalara yeni vapur seferleri koyacağız. Haliç boyunca tramvay duraklarımızla entegre bir mekik hattımız ve kültür, sanat mekanlarını birbirine bağlayacağımız hattımız olacak.
6. Ulaşım Sektöründe Tam Entegrasyon: Esnafımızın sorunlarını çözecek sistemin eksiklerini kapatacağız. Yeni servis aracı plakası tahsis etmeyeceğiz. Arnavutköy ilçemizden başladık, yakında minibüs hatlarımızın tamamını toplu ulaşım sistemimize entegre edeceğiz. Vatandaşlarımız İstanbulkart ile minibüse binerek tüm indirimlerden ve aktarma imkanından faydalanabilecek.İstanbul’a yakışan taksi sistemini önümüzdeki dönem mutlaka uygulayacağız.
“ABONMANDA KALAN BAKİYE SONRAKİ AYA AKTARILACAK”
7. Ulaşım İndirimleri: Ülkemizdeki ekonomik koşullar maalesef iş bulma umudu azalıyor. Bölgesel İstihdam Ofislerimize iş başvurusunda bulunan vatandaşlarımıza üç ay süreyle günde dört seferlik ücretsiz toplu ulaşım imkanı sağlayacağız. Abonman İstanbulkart kullanan vatandaşlarımızın kalan bakiyelerini bir sonraki aya aktarma olanağı sunacağız.
ASGARİ ÜCRETLİ VE ÖĞRENCİYE ULAŞIM DESTEĞİ
Tek asgari ücret ile geçinen hanelere nakdi destekte bulunacağız. Bu kapsamda, hanedeki bir kişi için yıl boyunca toplam 10 bin TL ulaşım desteği vereceğiz. Bunun yanı sıra İstanbul’da eğitimine devam eden ve eğitim bursundan yararlanamayan 100.000 öğrenciye her yıl ücretsiz ulaşım desteği sağlayacağız.
“EKREM’İN ÜZERİNE TOZ BİLE KONMAZ”
8. İki Yeni Otogar: Pendik Kurtköy ve Habipler’de raylı sistemlerle tam entegre iki yeni otogarımızın inşaatına başlayıp önümüzdeki dönemde tamamlayacağız.3 yıldır engelleniyoruz bu konuda da. Ödleri kopuyor Ekrem’e bir şey vereceğiz diye. İmzalayacaklar, yukarı bakıyorlar. Tavuğun su içerken yukarı bakması gibi. Aday; ‘ne söyleyeyim ne söylemeyeyim’ diye bakıyor. Kumpas, CHP’nin içi… Geçin o işleri, Ekrem’in üzerine toz bile konmaz. İşinize bakın.
9. Otopark sayısını iki katına çıkaracağız: Mevcut otoparklarımızı yenilikçi ve akıllı teknolojileri kullanarak mekanik otoparklara dönüştüreceğiz. Doğal yapıya, parklarımıza zarar vermeden caddelerimizden ve atıl alanlardan yararlanarak yeraltı otoparkları yapacağız.
10. Ulaşımda Yenilikçi Dönüşüm: Otobüslerimizde başladığımız elektrikli araç dönüşümünü hızla devam ettireceğiz. 2024 -2029 arasında toplam 575 otobüsümüzü dönüştürmüş olacağız. Metrobüslerimizde de elektrikli sisteme geçiş için hazırlıklarımız tamam, 250 elektrikli metrobüs, 1300 elektrikli otobüsle filomuzu güçlendireceğiz.
]]>Ardından ortanca kız kardeş S.Y. (17) de H.İ.’nin istismarına uğradığını anlattı. Anne Canan Y. (40) ertesi gün savcılığa şikayette bulundu. Şikayetin ardından gözaltına alınan H.İ., işlemlerinin ardından çıkarıldığı nöbetçi hakimlikçe tutuklandı.
“8 YIL BOYUNCA SÜRDÜ”
Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı iddianamede mağdur 3 kız kardeşin ifadelerine dayanarak sanığın ‘çocuğun cinsel istismarı’, ‘sarkıntılık suretiyle çocuğun cinsel istismarı’ ve ‘kişiyi hürriyetinden yoksun kılma’ suçlarından yargılanması talep edildi.
Adana 7’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ilk duruşmada mağdur Tuğçe Y. ifadesinde, “Sanık, halamın eşi olur. Tam tarih hatırlamıyorum. Fakat ilkokul 1’inci sınıftayken beni ve oğlunu bisikletle okuldan aldı. Beni bisikletin ön tarafına oturttu. Özel bölgeme dokundu. Daha sonraki süreçte yıllar içerisinde defalarca kalçama dokunma, sarılma, zorla dudağımdan öpme, odamda giyinirken gizlice seyretme gibi eylemleri oldu. Bu durum 8 yıl sürdü” dedi.
“UTANDIĞIM İÇİN ANLATAMADIM”
Mağdur S.Y. ise ifadesinde sanığın izin günlerinde evde olduğunu, çocuk odasına girip çıkarken dudağından öptüğünü, kalçasına vurduğunu, bilgisayardan kadınların göğüslerine baktığını gördüğünü, çıplak kadın resimleri ya da videosu izlediğini, bu tarz davranışlarının sayısını hatırlamamakla birlikte evde birileri olmayınca genellikle böyle şeyler yaptığını, utandığı için uzun bir süre annesine bunları anlatamadığını belirtti.

“SAPIKLIKLAR YAPTI”
Mağdur E.Y. ise sanığın kendisine sapıklıklar yaptığını, gösterilen resimlerden göğsünü kastederek o bölgelerine dokunduğunu, yine gösterilen resimlerden erkek cinsel organını kastederek sanığın o bölgelerini gördüğünü, dudağını ve yanağını öptüğünü, kendi cinsel bölgelerine dokundurduğunu ve daha ileriye gittiğini, bu olaylar yaşanırken ana sınıfına gittiğini, 6 yaşında olduğunu beyan etti.
“EŞİM BOŞANMAK İSTİYORDU…”
Sanık H.İ. ise üzerine atılı suçlamaların hiçbirini kabul etmediğini belirterek, “Eşim benden boşanmak istiyordu ben ise istemiyordum. Şart koşmak için bu tür iddialarda bulunduklarını düşünüyorum. Mağdurlara yönelik bir cinsel istismarım olmamıştır. Suçsuzum” dedi.
OLAY ANLATIMI, BEDEN DİLİ VE DUYGU DURUMU TUTARLI
Mağdurların avukatı, mahkemeye S.Y.’nin beyanlarına itibar edilmesini engelleyecek akıl hastalığının olmadığı, mağdurun olayı anlatımı, beden dili ve duygu durum arasında bir tutarsızlık gözlenmediği, beyanlarının kurgu olduğu yönünde bir izlenim oluşmadığına dair raporu ile Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı’nın mağdur Tuğçe Y.’nin olaya bağlı olarak ‘travma sonrası stres bozukluğu’ tanısı konulduğu, maruz kaldığı iddia edilen cinsel istismar nedeniyle ruh sağlığının bozulduğuna dair raporunu mahkemeye sundu.
TOPLAM 26 YIL HAPİS CEZASI
Ara duruşmaların ardından 2019’un mart ayında görülen karar duruşmasında mahkeme heyeti, sanığa, S.Y.’ye yönelik sarkıntılık suretiyle ‘çocuğun cinsel istismarı’ suçundan 5 yıl 2 ay 15 gün, Tuğçe Y.’ye yönelik ‘çocuğun cinsel istismarı’ suçundan 10 yıl 5 ay, E.Y.’ye yönelik ‘çocuğun cinsel istismarı’ suçundan ise 10 yıl 5 ay olmak üzere toplam 26 yıl hapis cezası verdi. Sanık avukatının itirazı üzerine karar Yargıtay’a taşındı.
YARGITAY’DAN BERAAT KARARI
Yargıtay 9’uncu Ceza Dairesi, sanık H.İ.’nin, toplanan deliller göz önüne alındığında ‘çocuğun cinsel istismarı’, ‘sarkıntılık suretiyle çocuğun cinsel istismarı’ ve ‘kişiyi hürriyetinden yoksun kılma’ suçlarını işlediğinin sabit olmadığı gerekçesiyle beraat verilmesini talep ederek kararı bozdu.
Bunun üzerine ilk cezayı veren mahkeme, H.İ’nin beraatine hükmetti. Mağdur kız kardeşler ise avukatları aracılığıyla karara itiraz etti. Yaklaşık 2 yıldır Yargıtay’dan gelecek yeni kararı bekleyen kız kardeşler, H.İ’nin hak ettiği cezayı almasını istiyor.
“ÇOCUĞUN BEYANI ESASTIR DERLERDİ”
Tuğçe Y., aile olarak çok zor bir süreçten geçtiklerini belirterek, “Bu uzun sürede sürekli olan bir şeydi. Biz onlara gittiğimizde, onlar bize geldiğinde istismara maruz kalıyordum. Özel bölgelerime dokunuyordu. Cinsel içerikli videolar izletiyordu. O süreçte kimseye söyleyemedim. Çocuktum ve babam duyarsa çok kötü olur onu öldürür hapse girer diye korktum. Bana daha çok zarar verirse korkusuyla söylemedim. Ama süreç sonunda bu kişi dışarıda rahat bir şekilde dolaşıyor. Ben ve kardeşlerim ise dolaşamıyoruz. Biz hala korku içerisindeyiz. Her an karşıma çıkacakmış gibi hissediyorum. Çocuğun beyanı esastır, dendi ama bizim beyanımız esas alınmadı. Kendim, kardeşlerim ve dışarıdaki tüm çocuklar için tedirginim. Bu yüzden gereken cezanın verilmesini istiyoruz” dedi.
“BERAATIN BOZULACAĞINA İNANIYORUZ”
Mağdur avukatı Abdurrahman Savaş ise 26 yıl cezanın bozulduğunu ve ilk kararı veren mahkemenin beraate hükmettiğine dikkat çekerek, “Tuğçe ve kardeşleri hala iyileşmeye çalışıyorlar. Sanığın tutuklu olması bir nebze onları soğutmuş durumdayken Yargıtay’dan bu karar geldi. Kararı temyiz ettik. Kızlar, haklarını cesurca savunuyor. Tek dileğimiz toplum için tehlike arz eden bu kişinin bundan kolayca sıyrılmaması ve kararın emsal olması. Beraatın bozulacağına inanıyoruz” diye konuştu.
]]>Enflasyonun belirli bir eşik seviyeyi aştığı ülkelerde ekonomi politikalarını yönetmek ve yönlendirme de zordur. Bir kaç yıldan beri 3 haneyi yakalayan enflasyon oranının en fazla etkilediği ücretler reel olarak hızla erimekte, bu da ulusal gelir hızlı bir şekilde eritmekte.
Harcamalar yöntemiyle ölçülen ulusal gelirin ortalama %60-70’nin tüketim harcamalarından geldiği gerçeği ile reel ücretlerdeki azalma ulusumuzun varlı birikimini de zayıflatmakta.
Rezervleri hızla yok olan, Merkez Bankası’nın döviz kurunu yönetememesi ve iç piyasada sürekli yükselen fiyatlar nedeniyle ücretler reel olarak daha da azalacaktır. Bu ve önümüzdeki uzun bir sürede bunun düzelmesinin de zor olduğunu söylemek gerekir.
-Şubat enflasyon verilerinde ilk kez TÜİK, ENAG’dan yüksek veri açıkladı. TÜİK’te bir değişim mi var, ya da bir hazırlık mı?
Artık TÜİK aralıklarla enflasyonu doğru açıklama yerine bunu sürekli hale getirmeli, halkın cebinden veriler vasıtasıyla alınan alın teri karşılığının da yerine konması gerekir. Korkarım önümüzdeki dönemde hem yetkililer hem de siyasi sorumlara karşı açılacak davalar baş ağrıtacak nitelikte olacaktır. Bunun en son örneğini Arjantin ve Yunanistan’da tecrübe ettik.
-Bu süreç en çok emeklileri etkileyecek gibi sanki. Cumhurbaşkanı bunun en net sinyalini verdi sanırım.
Çünkü para yok, kaynak kalmadı. Ulusal gelir tam anlamıyla birkaç aileye transfer edildi… ve hala da ediliyor.
-Yıl ortasında yeni maaş zammı yapılmalı mı?
Hem de birkaç defa yapılması zorunlu. Sonuçta halkında bir dayanma gücü var. Yaşam maliyeti artar, ücretler ona yetişemezse daha da huzursuz bir toplum oluruz.
-Herkesin merak ettiği konu: Seçimlerden sonra ekonomide ne olacak? Siz ne bekliyorsunuz?
Seçimler fiyatlar ve diğer olumsuzlukların baskılandığı dönemleri kapsar. Bu sefer de farklı bir gelişme yok. Swaplarla desteklenen rezervlerdeki açık, döviz kurundaki baskılama ve fiyatların telefon trafiği ile sabitlenmesi çabası yanında demokrasi seviyesindeki erime seçim öncesi değilse de ertesi, döviz kurunu artıracak, fiyatları daha da artıracak, reel ücretleri eritecektir. Bu programsızlık ve siyasi yönetim tarzı ülkeyi daha çok uzun süre sıkıntılar içinde bırakacaktır.
-Halk da seçim sonrası için hazırlıklara başladı sanırım. Dövizdeki hareketliliği bu şekilde yorumlayabilir miyiz?
Ekonomik büyüme oranları enflasyon verilerinin baskılandığı bir ortamda reel olarak yanlış hesaplanır. Diğer ifadeyle olduğunda fazla çıkar. Bunu son dönemde ekonomik büyüme matematiğini, metodunu bilen ekonomistler sıkça vurguladı. Zaten enflasyonu ile milli gelir verileri yanlış ise de diğer verilerin oynaklığının artacağını belirtmek yanlış olmaz. Bunlardan bir tanesi de döviz kurudur.
Ülke enflasyon oranı ile diğer ülke enflasyon oranlarının farkı, ulusal gelir seviyesi, enflasyon oranı vb. değişkenlere bağlı olan döviz seviyesinin günümüz değerinde durması akıldışı olur. Zaten bunu anlayan halk da döviz büroları ve kuyumculara akın etmeye başladı.
]]>Yiğit, tedavisi süresince kendisi gibi kanser hastası kadın ve çocuklara umut olmak için deneyimlerini çeşitli seminerlerde ve platformlarda aktardığını belirtti.

“İYİ Kİ ÖĞRETMENİM”
Deneyimlerini aktararak iyileştiğini dile getiren Yiğit, öğrencilerinin enerjisinin de kendisini hep zinde tuttuğunu belirterek “İyi ki öğretmenim” dedi.
Kanser tedavisinin uzun ve zorlu bir süreç olduğunu ifade eden Yiğit, aktif olarak kemoterapi ve radyoterapi süreçlerinin bittiğini, hastalığının kontrol altına alındığını anlattı. Ama vücudunun hâlâ kitle ürettiğini belirten Yiğit, uzun süreli tedavi alırken damar yolu bulunamadığı için göğsüne port takıldığını söyledi.

“YARALANDIĞIM YERDEN İNSANA ULAŞTIM”
Kanserin zor bir hastalık olduğunu ifade eden Yiğit, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Uzun süre kemoterapi gördüm ve tedaviye yanıt vermedi. Çok sayıda uzun ameliyat geçirdim. Kemoterapilere devam ettim. Çok düşüp ağladığım zamanlar oldu. Ama beni şifalandıran zamanlar bunlardan daha fazlaydı. Yaralandığım yerden insanlara ulaştım. Kanser zor bir hastalık, yaralandığınız yerden birilerini şifalandırabiliyorsunuz. Bu bana çok iyi geldi. Köylere gittim. Oradaki kadınlara meme kanserini anlattım. Beslenmenin ne kadar etkili olduğunu anlattım. Sonra yolum LÖSEV’e çıktı. Ege Üniversitesi ile internet üzerinden seminerler yaptık. LÖSEV’in çeşitli toplantılarına katılıp hayatımı anlattım. Kendi yaşamımdaki kesitlerle kadınlara ilham olmaya çalıştım. Gittiğim her yerde yolum bir kanserli kadınla kesişti. Zor bir tedavinin sonucunda her şey kontrol altına alındı. Okula gelir gelmez öğrencilerimle harika bir LÖSEV Kulübü kurdum. Milli Eğitim’e bağlı okullarda bunun muadili yok.”

“SAÇLARIM DÖKÜLÜNCE ÇIPLAK KALMIŞTIM”
Kemoterapi nedeniyle saçları döküldüğünde kendisini kötü hissettiğini belirten Yiğit, “İsteğim dışında saçlarımı alıp götürdüler. Bu benim için çok trajikti. Çıplak kalmıştım. Bütün kadınlığım gitmişti sanki. Kanser sürecinde saçları dökülen tüm kadınlar bu duyguyu hissediyor. İnsanların bana, ‘Kökü sende’ demesi beni daha çok yaraladı. Kökünün bende olduğunu biliyorum. Ama saçlarımı bırakmanın yasını tutarken bunun insanlar tarafından küçük görülmesi beni çok rahatsız ediyordu” ifadelerini kullandı.

“ÇOCUKLARA SARILMAK BENİ İYİLEŞTİRDİ”
Tedavisinde başarıya ulaşmanın, ilaçların yanı sıra yürüttüğü faaliyetlerle de ilgili olduğuna dikkati çeken Yiğit, “Yürüttüğüm faaliyetler tedavinin başarıya ulaşmasında yüzde 100 etkili oldu. Vücudunuzda salgılanan her şey sizi iyileştirmeye ya da daha kötü yapmaya hizmet ediyor. Bunları yaptıkça iyileştim. O çocuklara sarılmak beni iyileştirdi. Portum var. Tedavileri buradan alıyorum. Damarlarımız bir süre sonra duvar gibi sertleşiyor. İğne o vücuda damar yoluna giremez oluyor. Damarlarım sertleşince parmak aralarımdan ve daha bir sürü yerden damar bulma denemeleri yaşadım. Sonra port taktırdım. Benim gibi kanser hastası ve portlu birini gördüğümde ‘port kardeşliği’ diyorum. Özellikle çocuklar çok mutlu oluyor” dedi.

Kadın olmanın hem çok güzel hem de çok ağır olduğunu kaydeden Yiğit, bu sürede 3 kızını düşünüp üzüldüğünü belirterek şu ifadeleri kullandı:
“Anneyim. Anne olmasam bile içimdeki kadın o kadar güçlü ki. Kadına ses verip sarıp sarmaladığınız sürece aşamayacağı hiçbir şey yok. Bir kadın diğer bir kadını severse bu dünya kurtulacak. Öğrencilerimin enerjisi de beni zinde tuttu. Meslek hayatımda öğretmekten çok hep öğrendim. Onlar bana çok şey öğretti. İyi ki öğretmen olmuşum. Onlar yarın hayata katıldıklarında benden duyduklarını başkalarına aktaracak. Bu da benim en büyük mirasım olacak.”
]]>“Sorumlu ve şeffaf bir kısa süreli kiralama sektörü için yeni kurallar” içeren yasa önerisi, Perşembe günü Avrupa Parlamentosu Genel Kurulu’nda ele alındı.
BBC Türkçe’den Yusuf Özkan’ın haberine göre yeni yasa, 14’e karşı 493 oyla kabul edildi. 33 milletvekili de çekimser kaldı.
ÖNEMLİ ÖLÇÜDE ARTTI
Avrupa Parlamentosu tarafından hazırlanan düzenlemeye göre, Airbnb, Booking, Expedia ve TripAdvisor gibi çevrimiçi platformların yaygınlaşmasıyla birlikte Avrupa Birliği (AB) genelinde kısa süreli konaklama kiralama hizmetlerinin hacmi de önemli ölçüde arttı.
Çevrimiçi kısa süreli kiralamalar, AB’deki toplam turistik konaklamanın yüzde 25’ine ulaştı. Yani bir başka deyişle, her dört turistik amaçlı konaklamadan biri, kısa süreli kiralama yoluyla yapılıyor.
Bu tür kiralamalar ev sahipleri, turistler ve bazı işletmeler için yarar sağlasa da özellikle konut piyasası için sıkıntılara yol açmaya başladı.
Kısa süreli kiralama ile ilgili uygun kuralların bulunmaması nedeniyle yüksek konut fiyatları, daimi sakinlerin yerinden edilmesi, aşırı turizm ve haksız rekabet gibi sorunların artmasına neden oldu.
Bu nedenle birçok turistik Avrupa kenti, Airbnb gibi uygulamalara karşı katı kurallar getirmeye başladı.
Hollanda’nın başkenti Amsterdam ve Fransa’nın başkenti Paris’te, konutların tatil için kira süresine kısıtlama getirildi.
Ciddi bir konut sıkıntısıyla karşı karşıya olan Hollanda’da, yaklaşık 7 bin ev Airbnb üzerinden kısa süreli kiralanıyor.
Bu nedenle Hollanda’daki konut sahiplerinin, evlerin kısa süreli kiralaması yılda en fazla 30 günle sınırlandırıldı.
İspanya’nın Barcelona kenti ise çevrimiçi kısa süreli kiralama uygulamalarına yasak getirdi.
AB üyesi 23 ülke, 2022’de kısa vadeli çevrimiçi kiralama uygulamaları için yeni kurallar getirdi. Diğer ülkelerde de bu konuda yasal düzenleme hazırlığı devam ediyor.
Parlamento, hem kısa vadeli kiralamadan doğan sorunları önlemek hem de farklı yerel kuralların iç pazarda yarattığı parçalanmayı ortadan kaldırmak için Avrupa genelinde bu düzenlemeyi gündeme getirdi.
YENİ YASADA NELER VAR?
Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilen yeni yasa, AB genelinde kısa süreli kiralamaları kısıtlamak için getirilen kuralları, tek elden daha uygulanabilir hale getirmeyi hedefliyor.
Kaliteli verilerin daha iyi yaptırımlara ve daha az yasa dışı kiralamaya yol açmasını sağlayacağı belirtilen düzenleme, şu önlemleri içeriyor:
Basit kayıt prosedürü
Kısa süreli kiralama hizmetlerini kolaylaştıran çevrimiçi platformlar, faaliyet gösterdikleri bölgelerde, listelerindeki mülkler için uygulanan kayıt prosedürleri ve veri paylaşımına ilişkin yükümlülüklere uymak zorunda olacak.
Basit bir çevrimiçi kayıt prosedürü sayesinde, ilgili makamların ev sahibini ve birimini tanımlamasına ve bilgilerini doğrulamasına olanak sağlanacak.
Turistler için daha güvenli kiralama hizmetleri
Kısa süreli kiralama hizmeti veren siteler, ev sahipleri tarafından sağlanan bilgilerin güvenilir ve eksiksiz olmasını, kayıt numarasının da açıkça görülebilmesini sağlaması gerekecek.
Yasa kapsamında ilgili makamlar, kayıt numaralarını askıya alabilecek, çevrimiçi platformlardan yasa dışı listelemelerin kaldırmasını isteyebilecek.
Yetkili makamlarla uyumlu çalışmayan platformlara veya sistem sağlayıcılarına ceza verilebilecek.
Sağlıklı veri paylaşımı
AB üyesi ülkelerin, kısa süreli kiralama sitelerine kayıtlı ev sahibi faaliyetlerine ilişkin verilere düzenli bir şekilde ulaşabilmesi için tek bir dijital giriş noktası oluşturulacak.
Konutun kiralandığı gece ve konaklayan kişi sayısı, adres, kayıt numarası, gibi verilerin toplanması; yetkililerin ev sahibi kayıt süreçlerine uyumu ve ulusal yetkililerin kısa süreli konaklama kiralama sektöründe uygun politikaları uygulamasına olanak tanıyacak.
“İLK KEZ KURALLAR NETLEŞİYOR”
Yasa önerisini hazırlayan Hollandalı Yeşil Sol Parti Milletvekili Kim Van Sparrentak, Avrupa kentlerinde yasa dışı kısa süreli tatil amaçlı kiralamalarda artış yaşandığını vurgulayarak, “Bu Avrupa’daki şehirlerde yaşamı daha zorlaştırıyor” dedi.
Sparrentak’a göre, yeni yasa, yasa dışı kiralamaları ortadan kaldıracak. Düzenli veri paylaşımı sayesinde spekülasyonlar önlenecek. Yerel yetkililerin, uygun fiyatlı konutlara erişimi güvence altına alarak konut kriziyle mücadele etmesine katkıda bulunacak.
Airbnb’nin AB politikaları sorumlusu Georgina Browes da, AFP’ye yaptığı açıklamada, “İlk kez yolun kuralları netleşiyor. Bu da ev sahiplerine, yetkililere ve ziyaretçilere fayda sağlıyor” dedi.
NE ZAMAN YÜRÜRLÜĞE GİRECEK?
Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilen yasa, AB Komisyonu’nun onayının ardından, AB Resmi Gazetesinde yayımlanacak. Üye ülke parlamentoları tarafından da onaylanacak olan yeni yasa en geç 2 yıl içinde bütün AB genelinde yürürlüğe girecek.
TÜRKİYE NASIL BİR ADIM ATTI?
Türkiye de 28 Aralık tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan “Konutların Turizm Amaçlı Kiralanması Faaliyetlerinin Düzenlenmesine İlişkin Yönetmelik” ile 1 Ocak 2024’ten itibaren Airbnb ve benzeri günlük konut kiralamaya dair yeni kural ve düzenlemeler getirdi.
Yeni düzenleme ile 100 günden az süreyi kapsayan konut kiralamaları “Turizm Amaçlı Konut Kiralaması” kapsamına alındı.
Bu kapsamdaki konutların kiralanması ile ilgili denetim ve yetki Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devredildi.
Yeni düzenleme uyarınca kiralanan konutların girişlerine plaket asılması zorunlu hale getirildi.
Turizm amaçlı kiralanacak konut, bir binanın dairesi ise aynı binadaki tüm kat maliklerinden oy birliği ile izin alınması gerekiyor.
İzin belgesi olmadan konutlarını kiraya verenlere, kiralama yapılan her bir konut için 100 bin TL idari para cezası uygulanacak ve izin belgesi alarak faaliyette bulunabilmesi için 15 gün süre verilecek.
Süre sonunda izin belgesi almadan kiralama faaliyetlerini sürdürenlere 500 bin TL idari para cezası uygulanıyor.
]]>Kararda, kadının Yusuf Evran’ı ani gelişen kastla öldürdüğünü, her ne kadar kadın hakkında tasarlayarak kasten öldürme suçundan dava açılmış olsa da, yargılama ve toplanan delillere göre, kadının ikinci kez tecavüze uğramamak için tüfeği yanında tedbir olarak bulundurduğunu, nitekim Yusuf Evran’ın ikinci kez tecavüze yeltenmesiyle olayın gerçekleştiğine vurgu yapıldı.
“KADINI MANEVİ CEBRİ ALTINA ALDI”
Sanık Zozan T.’nin öldürme kastı olmadığı, böyle bir niyeti olsaydı ilk tecavüz olayında Evran’ı öldürebileceğinin altı çizilen gerekçeli kararda, öldürme kararını önceden aldığına dair delil bulunmadığına işaret edildi.
Zozan T.’nin annesinin ölümünden sonra girdiği ruhsal bunalım sonucu Yusuf Evran tarafından uzun süre cinlerle ve büyülerle korkutularak psikolojisinin iyice bozulduğu, ölenin genç kadına sürekli, “Sana 3 harfliler musallat olmuş, bu sebeple hayatın kötüye gidiyor” diyerek manevi cebri altına almaya başladığı, sonraki süreçlerde devamlı olarak 3 harflilerle Zozan’ı korkutmaya devam ettiği bildirildi.
“SÜREKLİ CİNLERLE KORKUTTU CİNSEL YÖNDEN MUSALLAT OLDU”
Annesini kaybettiği için zaten bir yıkım yaşayan Zozan T.’yi cinlerle korkutan Yusuf Evran’ın, kadının manevi dünyasında tahribat oluşturarak, ruhunda derin yaralar açtığı belirtilen kararda, kadının psikolojisini bozarak manevi yönden etkisi altına aldığı ifade edildi.
Kadının oturduğu eve şeyh kimliğini kullanarak gittiği ve burada sürekli cinsel yönden musallat olduğu kaydedilen kararda, duygusal olarak büyük boşluğa düşen kadının sıkıntılı süreci kimseye anlatmayarak kendi içinde derin biçimde yaşadığı vurgulandı.
Yusuf Evran’ın üç harflilerle ailesine zarar vereceğinden korkan kadının nihayetinde öldürme olayından 2 ay önce üzerindeki büyüyü alacağı vaadiyle kandırıp annesinin evine götürüp burada tecavüz ettiği ifade edildi.
“DELİL GİZLEMEK İÇİN DEĞİL NE YAPTIĞINI BİLMEDİĞİ İÇİN”
Zozan T.’nin öldürdüğü Yusuf Evran’dan kendisine yönelen haksız tahrikin getirdiği şiddetli elem ve hiddetin etkisiyle olayı gerçekleştirdiği yönünde mahkemede tam bir kanaat oluştuğu bildirildi.
Gerekçeli kararda, kadının kendisine tecavüz girişiminde bulunan adamı öldürdükten sonra cinayette kullandığı tüfeği ve ölene ait cep telefonunu alarak bir çöpe attığı için hakkında suç delillerini gizlemek ve hırsızlık suçundan da cezalandırılması talep edilmiş olsa da, amacının hırsızlık ve delilleri gizlemek değil, cinayet sonrasında ne yapacağını bilemez bir durumda olduğu için suçta kullanılan silahı çöpe attığından dolayı bu suçlardan beraatına karar verilmesi gerektiği bildirildi.
HAKSIZ TAHRİK ALTINDA İŞLEDİĞİ İÇİN 10 YIL
Kadının babası Zülküf T.’nin de cinayette kızına yardım ettiği ileri sürülmüş ise de buna dair delil bulunmadığından babanın da beraatına karar verilmesi gerektiği ifade edildi. Mahkeme bu gerekçeye dayanarak Zozan T.’yi önce müebbet, ardından cinayeti kendisine yönelik haksız tahrik altında işlediği için 12 yıla indirdi. Duruşmalardaki iyi hali nedeniyle de sonuç cezanın 10 yıla indirilerek kadının tahliyesine oy birliğiyle karar verildiği anlatıldı.
“MUSKA YAPIYORDU KERAMET SAHİBİ OLDUĞUNA İNANDIK”
Zozan T. mahkemedeki savunmasında, “Annemi kaybedince psikolojim bozuldu. Ağabeyimin açtığı mantıcı dükkânında çalışırken Münevver adında bir kadın Yusuf Evran diye biri olduğunu, psikolojik bunalımda olduğum için onun dini sohbetlerine katılırsam manevi yönden bana iyi geleceğini söyleyip bizi tanıştırdı. Arabistan’daki din âlimlerinden eğitim gördüğünü söyleyip fal bakıp, muska ve bitkisel ilaçlar hazırlıyordu. Geçmişimle ilgili bazı konuları bilince kendisine inandım. Babam da rahatsız olduğu için babam için ilaç hazırlamasını söyledim. Babama ilaç getirince babamın da geçmişiyle ilgili konuşup dini sohbetler yaptı ve Kuran okudu. Babamla onun karamet sahibi olduğuna inandık. 4 yıl boyunca evimize gidip geldi” dedi.
“ÜÇ HARFLİLER MUSALLAT OLMUŞ İLİŞKİYE GİRMEMİZ LAZIM”
Yusuf Evran’ın kendisine “Sana bir şey söylemem gerekiyor ama korkma ben senin adına Yıldızname kitabına baktım. Üç harfliler sana musallat olmuş ve senin rahmine yerleşmiş. Bunu çıkarmam için 3 defa önden, 3 defa arkadan seninle ilişkiye girmem lazım’ dediğini belirten Zozan T. “Kabul etmedim, karşı çıkınca bana ‘Bu gece ruhlar aleminde senin yanına geleceğim. Cinler senin yanına gelecek korkma’ dedi. Küçük kâğıt parçası verip uyurken yastığımın altına koymamı istedi ama ben koymadım. O gece uyumak ve uyumamak arasında kaldım. Sonra kendisini çırılçıplak yatağımın üstünde gördüm. Sabah uyandığımda vücudumda bir şey yoktu. O korku ve panik ile başımın üzerinde bulunan Kuran’ı alıp uyudum.” dedi.
Zozan T. “Beni sürekli cinleriyle korkutmaya başladı. Psikolojim zaten bozuktu, iyice bozdu. Cinlerin bana musallat olduğuna inandırmak için beni Hani İlçesinde yaşlı bir hocanın yanına götürdü. Yaşlı adam 3 harflilerin bana musallat olduğunu, Yusuf’un her dediğini yapmamı istedi. Yusuf, ‘Bu cinleri senden almazsam baban ölecek, kardeşin mide kanseri olup ölecek. 3 harflileri rahminden çıkarmam için 3 defa önden, 3 defa arkadan ilişkiye girmemiz gerekiyor. Nikâhım seninle göklerde kıyıldı, sen benim helalim ve kaderimsin’ diyerek psikolojik baskı uyguluyordu. Bana türbanlı kadınların cinsel içerikli videolarını gösterip onlar gibi yapmamı istiyordu. ‘Onlar yapınca günah değil de sen yapınca mı günah?’ diyordu. Ben her seferinde karşı çıkıyordum” diye konuştu.
“ALLAH’IN HÜKMÜNE KARŞI GELDİĞİN İÇİN CEZALANDIRILDIN”
Babasına bitkisel ilaç yapması için evlerine geldiğini belirten Zozan T.. “Bana ‘Şimdi babanı uyutacağım ve yanına geleceğim’ dedi. Mutfağa gelip beni kendine doğru çekip boynumdan öpüp göğüslerimi elleyince kaçtım. Odaya gittiğimde babamın uyuduğunu gördüm. Babam uyanınca bana bir şey yapamadı. O süre içinde sürekli beni cinlerle tehdit edip korkutuyordu. Babam Covid’e yakalandığı için hastaneye yatışı yapılınca bu kez ‘Sen Allah’ın hükmüne karşı geldiğin için Allah seni cezalandırıyor, cinlerini almazsam baban ölecek, kardeşin ölecek’ diyordu. ‘Benden zina yapmamı istiyorsun, günah işlemeyeceğim’ dediğimde, cinsel ilişkiyi muta nikâhı altında teklif ediyordu.
İlk tecavüzü öldürülmeden iki ay önce yaptı. Babamla kahvaltı ederken babam kalbinin ağrıdığını biraz hava almak istediğini söyledi. Yusuf beni arayıp ‘Baban bugün ölecek. Sana 2 saat veriyorum, ya o cinleri aldır, ya da baban ölüyor. Sana okuyup üfleyeceğim, sırf baban ve kardeşin yaşasın, elimi üzerinizden çekersem telef olursunuz’ dedi. Bana ve aileme zarar verecek tipteydi. Tehdit ve baskıyla beni annesinin evine götürdü” dedi.
“CİNSEL ORGANINI YIKARKEN ÖLDÜRDÜM”
Sahte hocanın evde kurana el basıp kendisine zarar vermeyeceği üzerine yemin ettiğini, buna rağmen tecavüze uğradığını belirten Zozan T., “Sadece cinleri çıkarmak için okuyacağını söyledi. Ben inandım, evde bir şeyler okuyup üfledikten sonra eliyle ağzımı kapatıp üzerime çullandı, bağırdım. Gözleri tırnaklarımın arasında kaldı, boğuştuk, bu sırada cinsel organı içime girmişti. Numarasını engellememe ve kendi numaramı değiştirmeme rağmen sürekli bana ulaşıyordu. Sürekli karşıma çıkıp cinlerle psikolojimi bozuyordu. Beni ikinci kez arayıp iş bulduğunu söyleyip bu bahaneyle evimize gelip tekrar bana saldırınca ben de kurtulamayacağımı anlayıp ‘Burada olmaz’ dedim. Beni annesinin evine götürdü. Burada bana tecavüz etmek istedi ben yine korkup bağırınca olmadı, yine yapacağız dedi. Arkası dönük cinsel organını yıkadığı sırada benim elbiselerimi giyineceğimi düşündü. Evdeki tüfekle ateş açtım, bana doğru gelmeye çalışınca düştü. Gözleri açıktı ben yaşıyor sandım ve üzerine kovayla su döktüm. Kolunu kaldırınca öldüğünü anladım. Tüfeği hırkama sarıp çöpe atarak kaçtım. Midem bulanıp kustum, hastalanınca babam durumdan şüphelendi. Babama durumu anlattım ancak o tecavüze uğradığımı bilmediği için ‘Keşke vurmasaydın’ dedi.
]]>Antalya 2’nci Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülen duruşmada, 2022’de karar çıktı. Köpeğin H.A.G.’den alınarak Aslı Ayan’a verilmesine karar verildi. Gerekçeli kararda, bilirkişi raporlarının özeti yer aldı. Özette davacının köpeği sahiplendiği, bakım, besleme ve aşılama işlemleriyle ilgilendiği ve yaptırdığı, köpeğin aşı karnesinin Aslı Ayan adına olduğunun görüldüğü kaydedildi.

Aslı Ayan, mahkeme kararına rağmen ‘Lui’nin hâlâ kendisine teslim edilmediğini söyledi.
“BENİM HAYVANIM, GERİ VERMİYORUM”
Ayan, “Kısa süre önce köpeğimi kaybetmiştim. ‘Lui’yi aldım ve ona yuva sağlamaya çalıştım. Aşılarını ve bakımını üstlendik. 1,5 sene sonra pandemide H.A.G. telefonda iznim olursa ‘Lui’yi görmek, onunla zaman geçirmek istediğini söyledi. Ben de kabul ettim, aklıma bir şey gelmedi” dedi.
H.A.G.’nin ‘Lui’yi teslim etmemek için kendisini sürekli oyaladığını söyleyen Ayan, “Bana yeğeninin ‘Lui’ye çok bağlandığını ve onu ayıramadıklarını söyledi. ‘Bize biraz daha zaman verebilir misiniz?’ dedi. Biraz daha idare edebileceğimi söyledim. Sonra o zaman geldiğinde bana bunun mümkün olamayacağını, ‘Lui’ye çok alıştıklarını, ondan ayrılmak istemediklerini söyledi. Çok üzüldüm, çok canım sıkıldı. ‘Gelin konuşalımi böyle bir şey olamaz’ dedim. Bana hoş olmayan bir şekilde ‘Lui’ zaten benim köpeğim, size köpeğimi bakın diye verdim, para da talep etmedim’ gibi bir ifade kullandı. ‘Sizin köpeğiniz değil, benim evcil hayvanım. Size onu geri vermiyorum, vermeyeceğim’ dedi. ‘Peki, o zaman ben de gereğini yapacağım’ dedim. ‘Elinizden geleni ardına koymayın’ dedi” diye konuştu.
Ayan, “Avukat Cengizhan Gököz davayı hiçbir şey talep etmeden üstlendi. Bu bana çok büyük güç verdi. Bu tür durumlarda ‘Nasıl olsa bunun için insanlar bir çabaya girmez, vazgeçer’ diye düşünülüyor. Cengizhan Bey’den aldığım destekle bu davayı açtım ve sonuçta başarılı olduk. Umarım en kısa zamanda ‘Lui’ ile kavuşacağız. ‘Lui’ şu an nerede hiçbir fikrim yok, çünkü bize kaybolduğunu söylediler. O yüzden şu an akıbetini bilmiyorum” ifadesini kullandı.
“EMSAL KARAR OLABİLİR”
Dava süreci hakkında bilgi veren avukat Gököz ise şöyle konuştu: “Mahkeme bilirkişi incelemesini yaptırdı. Bizim verdiğimiz belgelerde ‘Lui’ye annelik yapanın, onu veterinere kaydettirenin, çip taktıranın, bütün hastalıklarında, beslenmesinde her şeyinde müvekkilim Aslı Ayan’ın olduğu tespit edildi. Bu yönde karar vererek ‘Lui’nin teslimine karar verildi. Kaybolduğunu söylüyorlar ama bulacağız. Emsal karar olabilir. Çünkü insanlar uğraşmıyor, ‘bundan bir şey çıkmaz’ diye peşinden gitmiyor. Bizim hassasiyetimiz bu sonucu ortaya çıkardı.”
]]>Ankaragücü maçında tribünlerin dolmasını beklediğini söyleyen teknik direktör Burak Yılmaz, “Sadece 3 puanın değil, 1 puanın da çok değerli olduğu haftalara girdik. Bütün planımızı kazanma üstüne yaptık. Özellikle ilk yarıda çok güçlü bir oyunumuz vardı. İkinci devre bir düştük. Bu da hem skorun vermiş olduğu bence bir rehavetten psikolojik olarak rakip takımın da göstermiş olduğu bir reaksiyondan dolayı oldu. Ama biz istediğimizi aldık, çok mutluyuz. Ankaragücü maçına konsantre olduk. Çünkü Ankaragücü maçını kazanıp artık hedeflerimizle alakalı konuşmanın zamanının geldiğini düşünüyoruz. Oyuncularımızın hepsine çok teşekkür ediyorum. Ne söylediysek planımıza sadık kalarak hepsini ellerinden geldiğince yapmaya çalışıyorlar. Çok değerli bir oyuncu grubu var. Çok güzel oyuncu karakterlerinin olduğu bir grup. O yüzden bu bizim şansımız olduğunu düşünüyorum. Güzel bir birliktelik oldu. Bunu devam etmek istiyorum. Ankaragücü çok değerli bir camia. Çok büyük bir camia. Çok değerli bir hocaları var. Ama tabii ki de kazanmak için her şeyi yapacağız. Kazanmamız gerekiyor. Bütün taraftarlarımıza buradan selamlarımı iletiyorum. Cumartesi günü stadın dolduğu, sonuna kadar bizi destekleyecekleri bir maç olmasını bekliyorum. Onların bize desteği, bizim de oynayacağımız mücadeleyle oyunla onlara yakışacağını düşünüyorum. İnşallah stadımız dolar” diye konuştu.
“ÇAĞDAŞ HOCA İLE BİRBİRİMİZE BAŞARILAR DİLEDİK, ÇOK BÜYÜTÜLECEK BİR ŞEY DEĞİL”
Başakşehir maçı sonrası teknik direktör Çağdaş Atan’ın açıklamalarının olduğunun sorulması üzerine Burak Yılmaz, “Çağdaş Atan’ı severim ben. Böyle gerginlikler olabilir. Ama ben onların kulübesinden hiç kimseye bir şey söylemedim. Tarzım değil. Bana kimse bir şey söylemediği sürece, yapmadığı sürece. Ben kimseye bir şey yapmam. Maçın gerginliğiyle olmuştur. Çağdaş hocayı severim. Buraya da emeği olmuştur. Yolu açık olsun. Böyle şeyler olacak. Maçtan sonra da sarıldık. Maçtan sonra Çağdaş hoca ile birbirimize başarılar diledik, çok büyütülecek bir şey değil” ifadelerini kullandı.
MEHDİ BOURABİA: TAKIMA ADAPTE OLMAYA BAŞLADIM
Kayserispor’un devre arası transfer döneminde kadrosuna kattığı Mehdi Bourabia, adaptasyon sürecinin devam ettiğini söyledi. Bourabia, “Son iki maçta dört puan aldık. Benim de takımla adaptasyon sürecim iyi bir şekilde devam ediyor. Takıma adapte olmaya başladım. Tabii ki bu şekilde yolumuza devam etmemiz gerekiyor. Önümüzde bir Ankaragücü müsabakası var. Onlara karşı da iyi bir şekilde mücadele etmemiz ve iyi bir oyun oynamamız gerekiyor” şeklinde konuştu.
RAMAZAN CİVELEK: ÖNEMLİ BİR GALİBİYET ALDIĞIMIZI DÜŞÜNÜYORUM
Uzun süren bir galibiyet özlemleri olduğunu ve bunu sona erdirdikleri için mutlu olduklarını belirten Ramazan Civelek, “Çok önemli bir rakibe karşı, çok önemli bir galibiyet aldığımızı düşünüyorum. Bizim de uzun süre bir galibiyet özlemimiz vardı. İçeride iyi oynayan bir rakibe karşı bu skoru aldığımız için mutluyuz. O futbolda böyle şeyler var. İki ay önce çalıştığım bir hoca başka bir takıma gidebilir. E tabii Çağdaş Hoca’yla güzel günler geçirdik. O da çok önemli bir hoca. Güzel bir galibiyet aldık. Maça iyi motive bir şekilde çıktık. Çünkü uzun süre bir galibiyete hasrettik” diye belirtti” dedi.
]]>Transfer süreci hakkında da konuşan milli futbolcu, şöyle devam etti: “Üç haftaya yakın bir süreç oldu. Mental olarak yorgun düştüm. Çünkü bir gün ‘iş bitti’ deniliyor, sonra tekrar problemler çıkıyordu. Sonuçta mutlu sona ulaştık. Bu durum biraz daha işin profesyonel tarafı. Biz de saygı gösterdik. Burada olmaktan dolayı çok mutluyum.”
“Tek konuştuğumuz nokta şampiyonluk”
Fenerbahçe’de tecrübeli birçok ismin olduğunu ve oturmuş bir takıma geldiğini sözlerine ekleyen Çağlar Söyüncü, “Antrenmanlarda, maçlarda herkes elinden gelenin en iyisini veriyor. Rekabet bize pozitif olarak dönüyor diyebilirim. Stoper bölgesinde 5 futbolcu var benimle birlikte. Çok tecrübeli isimler var. Serdar Aziz, Bonucci, diğer arkadaşlarımız çok önemli isimler. Hepimiz forma rekabeti içindeyiz. Son karar tabii ki hocamızın oluyor. Ben işimi en güzel şekilde yapıp hocamızın kararlarına saygı duyuyorum.” açıklamasında bulundu.
Yüzde 100 hazır olmadığını ve eksiklerinin olduğunu ifade eden Çağlar Söyüncü, İspanya’da belli bir süre forma giyemediğini, oynadığı maçların da kendisi için yeterli olmadığını vurguladı.
Fenerbahçe’de adaptasyon sorununu çok çabuk atlattığını, bu durumun da maç eksikliğini göstermediğini dile getiren milli futbolcu, sezonun kalanı için de şunları söyledi:
“İlk hedefimiz iyi performans sergileyip uzun süredir şampiyon olamayan Fenerbahçe’ye şampiyonluk yaşatmak. İşin içine profesyonellik girince top bizden de çıkıyor. Biz ülke futboluna ve Fenerbahçe’ye nasıl daha fazla katkı verebileceğimizi konuşuyoruz. Tek konuştuğumuz nokta şampiyonluk. 28 yaşına yaklaştım, ilk kez Süper Lig’de forma giyiyorum. Benim için heyecanlı ve zor. Büyük bir camiadayım, hem özel hayatımda hem de saha içinde sorumluluklarım çok fazla. Türk bir oyuncu olmama rağmen alışma sürecimin daha uzun süreceğini düşünüyordum. Çünkü futbolda oturmuş bir takıma geldikten sonra uyum sağlamak kolay değil. Ama hocalarım ve takım arkadaşlarım sayesinde çabuk bir kaynaşma oldu. Bunun için biraz şanslıyım diyebilirim. Ligde tüm takımlarda çok kaliteli oyuncular var. Dışarıdan görüldüğü gibi kolay bir lig değil.”

“Forma şansı bulamadığım ve sakatlıklar yaşadığım için mental anlamda yorulmuştum”
Futboldan maddi kazanç elde ettiğini, bunun karşılığı olarak da sahada kazandığı paranın hakkını vermeyi öncelik edindiğinin altını çizen Çağlar Söyüncü, sözlerine şu şekilde devam etti: “Elimden gelen mücadeleyi vermeye çalışıyorum. Atletico Madrid’de kontratlı bir futbolcuyum. Hem benim adıma hem de takım adına 6 aylık süreç çok önemli. Mutlu sona ulaşırsak ilerleyen zamanda durumum daha da netleşir.”
Almanya’da gerçekleştirilecek 2024 Avrupa Futbol Şampiyonası’yla ilgili de konuşan Çağlar Söyüncü, şunları söyledi:
“Milli takımdaki rekabet çok yüksek. Çok iyi arkadaşlarımız var. Ben kendimi bildim bileli rekabet içindeyim. 16 yaşında Bölgesel Amatör Lig’e gittim. Birbirimizin gelişimi için ve takımın daha iyi olması için rekabet olacak. En iyi performansı veren oynayacak. Burada olduğu gibi milli takımda da takım arkadaşlığımız çok iyi. Umuyorum ki iyi bir turnuva bizi bekliyor. Halkımız da her zaman yanımızda. Bence turnuva çok güzel geçecek.”
Takım arkadaşlarından Cengiz Ünder, Serdar Aziz, Mert Hakan Yandaş ve İrfan Can Kahveci’nin her zaman takımdaki ortamın çok iyi olduğunu kendisine aktardıklarını belirten Çağlar Söyüncü, kendisini tekrar göstermek istediğini vurgulayarak “Forma şansı bulamadığım ve sakatlıklar yaşadığım için mental anlamda yorulmuştum. Uzun yıllardır yurt dışındayım, burada oynama heyecanım vardı. Futbolcunun istediği şey, iyi performans sergileyip karşılığını alabilmektir. Ben de burada iyi performansla hem Fenerbahçe taraftarına hem de Türk halkına bir şeyleri tekrar göstermek istiyorum. Ayrıca sezon sonundaki turnuvaya gitmek istiyorum.” ifadelerini kullandı.
Son olarak yaşanan puan kayıplarının ardından takımda olumsuz bir havanın oluşup oluşmadığıyla ilgili konuşan Çağlar, sözlerini şu şekilde tamamladı: “Puan kaybı sonrasındaki durumu ben şu anda net söyleyemem. Sezon başından beri burada olsaydım net şekilde söyleyebilirdim. Ama biz çok iyi çalışıyoruz. Takım toplantılarında, bire bir toplantılarda objektif olarak konuşuyoruz, eksiklerimiz varsa söylüyoruz. Uzun bir maratondayız. Bundan sonrasını kayıpsız gitmek istiyoruz, bunu yapabilecek kaliteye de sahibiz.”
]]>Kızlarını örgütün elinden kurtarmaya çalışan bir baba, Adnan Oktar’ın varlığını ve örgütü biliyor, kızlarına zarar verecek kötü bir örgüt olduğuyla ilgili de bilgisi var ancak öngöremediği örgütün bu kadar kötü olabileceği. Biz kızların anneleriyle birlikte Adnan Oktar’ın yanında olduğunu biliyorduk. Elvan Bey’i bizzat tanımadan kızlarını kurtarmak için bir çaba içerisinde olduğunu da takip ediyorduk. Ancak müşteki olarak bu soruşturmaya dahil olması bir süreç aldı. Çünkü gizlilikle yürütülen bir çalışma vardı. Elvan Koçak’ın öyküsünün bir kısmına vakıftık ancak acılı bir babanın yaşadıklarını hisleriyle dinlemek size bambaşka şeyler düşündürüyor. Bu dosyada her bir müştekinin, her bir mağdurun ayrı bir trajik hikâyesi var. Toplumumuz bu örgütü ve bu örgütün zulmüne uğramış insanları 140 Journos’un belgeselleriyle ve sizlerin yapmış oldukları program ve haberlerle daha iyi anlamaya çalıştı. Elvan Koçak gibi yüzlerce hatta binlerce aile var, örgüt evlatlarını ellerinden aldığı ile kalmıyor, üzerine türlü sindirme politikaları uyguluyor ve örgütün bu saldırılarının on yıllardır aynı olduğunu görüyoruz.

KANINIZI EMİYORLAR
– Örgüt kızları nasıl kaçırıyor?
Bu örgütün hedefi öncelikle yaşı küçük kızlar. Adnan Oktar’a yaşları küçük kızların getirilmesi bir örgüt ritüeli. Anne veya babalarını angaje ettiyse bu evebeynler vasıtasıyla tabii ki daha kolay oluyor ancak ailelerin bilmediği ve örgütün kız getirme ekibi tarafından kandırılarak suistimal edilen çok sayıda kız çocuğu var. Elvan Koçak’ın özelinde kızlarının velayetini aldığı mahkeme kararını örgüt hukuk ekibi vasıtasıyla öğreniyor. Hukuk ekibi örgüt içerisinde en güçlü olan ekiplerden. Özellikle büyük şehirlerdeki adliyelerde sadece örgüt ile ilgili çalışma yapmak, istihbarat toplamak için mesai saatlerini adliyelerde geçiren çok sayıda avukat var.
– Peki sizce bu kızlar neden orada, neden babalarını bırakıp, o korkunç yaşamı seçiyorlar?
Burada aileden alınan telkin çok önemli, çoğu çocuk için anne ve baba bir rol modeldir ve sizin rol modeliniz Adnan Oktar’ın çok iyi bir insan olduğunu ve onun yanında çok mutlu olacağınızı söylüyor. Sizi altın tepside önce örgüte sonra da Adnan Oktar’a sunuyor. Örgüt size dokunmaya başladığı andan itibaren yavaş yavaş, yani sizi irite etmeden kanınızı ruhunuzu emmeye başlıyor. Narkoz verilmiş ve ameliyat masasında yatan bir hasta gibi, siz o ameliyat masasından kalkıyorsunuz belki ama o narkozun etkisi hiçbir zaman bitmiyor. Bu narkoz sizin gerçeği görmenizi engelliyor, sağlıklı ve doğru kararlar vermenizi önlüyor, hayat gaileniz sadece Adnan Oktar ve O’nun sahte mehdiliğine hizmet olarak kalıyor.
– Asıl hikâye anneyle başlıyor. Siz onların örgütün elinde tutsak olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Hayır, örgütün elinde tutsak değil, örgüte anneleri tarafından sunulmuş, tırnak içinde söylüyorum birer ikram olarak görüyorum. Kızlar reşit değil, dolayısıyla neyin doğru, neyin yanlış olabileceğini tam olarak ayırt edebilecek bilgi ve tecrübede değiller. Onlar da bunu tutsaklık olarak görmüyor, göremiyorlar. Ancak anne için aynı şeyi söyleyemeyiz. Anne-babalar çocuklarınıza ve çevresine çok dikkat edin ve onlar için endişelenin diye sürekli aileleri uyarmaya çalışıyorum. Bu uyuşturucu bağımlılığı gibi. Bir kere bunlara bulaştığınızda kurtulmanız çok zor.
– Bu aile yurt dışında, örgüt çökertildi, peki hâlâ neden oradalar?
Örgütün yurtdışında güçlü bir ekibi var, yine yurtdışı bazı yapılanmalar ile güçlü ilişkileri var. Dolayısıyla siz bu örgütten kurtulmak için kendinize yurtdışında bir yaşam kurdunuz, örgütten uzaklaştım zannediyorsunuz ancak örgütün çok güçlü olduğu bir lokasyonda bulunabilirsiniz. Dolayısıyla Elvan Koçak’ın kızları da şu an örgüt ile çok ciddi şekilde irtibatlı. Yine aynı şekilde anne örgütün çok ciddi şekilde kontrolünde ve örgüt manipülasyonlarına olabildiğince açık. Kızlar annelerinin bu zehirli anlayışından kurtulamadıkça örgütten kurtulmaları çok zor. Bunun fazlaca örneği var.
AİLELER BİR SÜRE İNANAMADI
– Sizinle yaptığımız programlarda sık sık “Bu örgüt bitmedi” de dediniz. Neden bitmiyor? Varlığını sürdürecek gücü nereden alıyor?
Bu örgüt lider odaklı bir örgüt. Dolayısıyla örgüt lideri ölmediği sürece varlığını devam ettirecek. Firari şüpheliler var, yurtdışı desteği ve yurtdışı yapılanması var. Yine Adnan Oktar dışarıdayken sempatizan, cezaevine girdikten sonra örgüt üyesi olan şahıslar var. Adnan Oktar örgütü sürekli motive etmek ve zinde tutmak için elinden geleni yapıyor. Örgütün bitmediğini en basit yoluyla sosyal medyaya bakarak görebiliriz. Trend olan her başlığın altında örgüt lideri Adnan Oktar başta olmak üzere örgüt yönetici ve üyelerini aklayıcı nitelikte yine bu dosyada müşteki olmuş insanları ve görev almış kamu personelini karalayıcı nitelikte çok sayıda farklı hesaplardan paylaşım yapabiliyorlar.
– Beni en çok etkileyen cümle, babanın hâlâ kızlarını doğum günlerinde o telefonun açılmayacağını bile bile aramasıydı. Gözyaşlarını tutamıyor. Başka aileleri anlatın bize lütfen. Neler yaşıyorlar, kaç Elvan Koçak var, kaç aile dağıldı?
Bir baba için çok zor bir durum. Evlatlarınız elinizden alınıyor, hem de eşiniz aracılığıyla. Her bakımdan baş edilmesi çok güç. Elvan Koçak gibi yüzlerce aile var evlatlarını bu örgüte kaptıran ve geri alamayan. Evlatları tarafından örgüt yönlendirmesi ile kaldırılamayacak iftiralara maruz kalan… Örgütün evlatlarına sahip çıkmaya çalışan anne babalara uyguladığı metot yıllardır değişmiyor. Neden? Çünkü etkili bir baş etme yolu buldu örgüt.
– Nedir o yöntem?
Önce anne-babaya kurgu iddialarla davalar açılıyor, sonra ailenin sırları ifşa ediliyor. Anne-baba yine evladının peşini bırakmıyorsa bu sefer örgüt tarafından bir robot haline getirilen çocukları tarafından cinsel istismar iftirası atılıyor. Bir anne baba için çok zor, gözünün içine bakarak büyüttüğünüz evladınız sizin ona cinsel istismarda bulunduğunuzu söylüyor hem de bütün Türkiye’nin duyacağı şekilde.
– Evlatlarına kavuşma anlarını anlatır mısınız?
Aslında bunu en iyi anlatacak olan ailelerdir. Umarım Elvan Koçak biran önce evlatlarına kavuşur da onun duygularını dinlemek nasip olur. Evlatlarına kavuşmanın gerçek olduğuna inanamayan aileler vardı. Kızlarının odalarını evi terk ettiği gün bıraktığı haliyle muhafaza edenler. O kadar uzun yıllar çocuklarını geri kazanmak için çabalamışlar ki eve döndüğüne inanamıyorlar ve tekrar geri gider korkusuyla o mutluluk ve heyecanı dahi hakkıyla yaşamıyorlar. Bu örgüt, insanlarımızı ne yazık ki bu hale getirdi. Ancak evlerine, anne, babalarına dönerek yeni hayatlarına uyum sağlayan, örgüte girerken yarım bıraktıkları okullarını tamamlayanlar, yeni okul bitirenler, bir işe girip çalışanlar, evlenerek çocuk sahibi olanlar, İstanbul’da, Türkiye’nin başka şehirlerinde ve yurtdışında kendine yeni bir düzen kurarak topluma adapte olan çok sayıda mağdur var.
– Yazar Abdurrahman Dilipak bizi 90’lara götürüyor ve siyasetten nasıl beslendiklerini, hatta siyasetçilerin çocuklarının nasıl Adnan Oktar ile birlikte hareket ettiğini anlatıyor. Siyasetçilerle 90’larda olduğu gibi sizin operasyon zamanınızda da grift ilişkiler var mı?
Abdurrahman Bey’in belgeseldeki değerlendirmelerini hayranlıkla izlediğimi ifade etmeliyim, Adnan Oktar ve örgütü siyasetten ve bürokrasiden hiçbir zaman kopmadı. Sürekli bir dirsek teması içinde oldu ve bu alanlardaki network’lerini genişletmek adına her şeyi yaptılar. Dolayısıyla bu kadar zaman faaliyetine devam etmiş bir örgütün siyasi dayanağı olmadığını söyleyemeyiz. Siyaset ve bürokrasi alanında bu faaliyetlerini yürütürken parti ve ideoloji ayrımı yapmadığını da okurlarınızın bilmesinde fayda görüyorum. Her kesimden siyasilerle, bürokratlarla, gazeteci ve sanatçılarla geniş bir irtibat ağına sahiptiler.
ADNAN OKTAR HİÇ DURMADI
– Peki yargı? Kısa bir süre önce bu örgütü hapisten kurtarmaya çalışanlar olduğunu iddia ettiniz? Kim onlar?
Malumunuz bir süre önce Adnan Oktar ve örgütünü kurtarma amaçlı bir istinaf süreci yaşandı. Bu istinaf sürecini yürüten en basit örneğiyle küçük yaştaki kızlara tecavüz eden hükümlüler için “kızın rızası var” değerlendirmesini yapan yargı mensupları hakkında HSK’ca bir soruşturma yürütüldü. Hakkında soruşturma yürütülen yargı mensuplarını kurtarmak için devreye giren birtakım insanlar oldu. Ben bunu iddia ettiğimde şaşıran insanlar olmuştu. Ancak bu isimler, benim isim geçmeyen, zaman, mekan belirtmediğim, hiçbir ayrıntı ve imada bulunmayan X paylaşımım hakkında yayın yasağı getirildiğinde yargı içerisindeki güçlerini de anlamış oldular. Buradaki motivasyonları nedir, tabii ki bu HSK’nın yürüttüğü soruşturma raporu ortaya çıktığında anlaşılacak. Adnan Oktar hiçbir zaman durmadı, stratejik olarak yavaşladığı anlar var, ancak durduğu an yok. Dolayısıyla öncelikle kendisini ve örgütünü aldığı cezalardan kurtarmak için elinden gelen her şeyi yapmaya devam edecektir.

RAPORLARI TARTIŞMAKTA SAKINCA YOK
– Belgeselde Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın Adnan Oktar Suç Örgütü yöneticilerinden Halil Hilmi Müftüoğlu’na sahte işkence raporu verdiğini iddia ediyorsunuz. Şebnem Hanım, birçok kanala çıktı, açıklama yaptı, “Evet, 6 yıl sonra tespit edilebilir” dedi. Eleştiriler şöyle: İktidara yönelik hiçbir eleştiri yok, suç Şebnem Korur Fincancı’nın üstüne atılıyor… Ne söylersiniz?
Ortada şüpheliler ile ilgili Şebnem Hanım tarafından verilmiş raporlar var. Bu raporları çürüten Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’nın vermiş olduğu raporlar var. Şebnem Hanım’ın verdiği bu raporların 1999 operasyonunun akamete uğramasında etkisi var mı, yok mu? Bunun tartışılmasında bir sakınca görmüyorum. Ancak akrabalarıyla, akrabalarının yakınlarıyla bir takım bağlantılar kurularak linç edilmesine de karşıyım.
Örgütü 8 ay dinledik
– Örgütü ne kadar zaman dinlediniz?
Yaklaşık 8 ay dinledik.
– Dinlediğiniz ve unutamadıklarınızı paylaşır mısınız?
Çok şey var aslında bu soruşturma ile ilgili. Teknik takip yapan arkadaşlarımız da özel olarak seçilerek görevlendirildi. Büro amiri ve soruşturmanın teknik safahatını takip eden rütbeli arkadaşlarımız değerli ve çalışkan insanlardı. Detayına girmek istememekle birlikte özellikle cinsel içerikli konuşmalar ve buluşmalar en unutulmaz ve sıkıntılı teknik takip süreçleriydi.
– Siz bu uğurda çok sevdiğiniz, taa lisede giydiğiniz üniformadan, mesleğinizden fedakârlık ettiniz. Bunun bir ihtimal olduğunu tahmin ediyor muydunuz?
Etmek istemiyordum açıkçası, ancak bugün şu saate kadar yaşadıklarım, duyduklarım, gördüklerim ve bana anlatılanlar bana bu konunun özelinde tayin edildiğim ve mesleğimi bırakmaya zorlandığımı gösteriyor. Ancak net olarak şunu da söylemeliyim: Bu örgütün gelecekte bir mağdurun gözünden akıtacağı bir damla gözyaşını önleyebildiysek benim yaşadıklarım denizde kum tanesi değil benim için.
– Mesleğinize geri dönmek istiyor musunuz?
Mesleğime geri dönmek gibi bir düşüncem yok. Meslekten ayrıldıktan sonra yakın bir zamana kadar kurumsal şirketlerde çalıştım, şu an çalışmıyorum. Bir nekahat süreci diyelim. Ancak öncelikle ailem ve yakın çevrem benim gerekirse sokakta simit satarak ailemin geçimini sağlayacağımı bilir. Ben çalışmaktan yorulmam ve yaptığım, helal para kazandığım işten de gocunmam. Meslekte hakkıyla işimi yapmaya çalıştım. Bana kapı gösterildi, ben de çıktım. Benim için o kapı artık kapandı.
]]>Özaslan’ın cesedinin çürümesi sonucu çıkan koku, komşuları rahatsız edince olay yerine polis ekipleri sevk edildi. Sarıkaya, eve gelen polisleri silah zoruyla tehdit ettiği sevgilisini pencereye çıkartıp, sorun olmadığını söyleterek geri gönderdi. Sarıkaya yedi kurşunla vurduğu kadına 21 gün boyunca cinsel saldırıda bulundu. Kadın, Sarıkaya’nın uyuşturucunun etkisi olduğu anda telefonunu kullanarak yazdığı mesajla yardım istedi. 12 Temmuz’da eve yapılan operasyonla kurtuldu.

Korkunç olayın dava aşamasına geçildi. Bursa 4. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada, hakkında, “kasten öldürme, canavarca hisle veya eziyet çektirerek öldürme, cebir, tehdit veya hile kullanarak kişiyi hürriyetin yoksun kılma, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı silahlı yağma, nitelikli cinsel saldırı ve ruhsatsız ateşli silahlarla mermileri satın alma, taşıma, bulundurma” suçlarından ağırlaştırılmış müebbet ve 50 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açılan tutuklu sanık İlyas Sarıkaya (50) hazır bulundu.
Duruşmaya, müşteki F.O. (44), öldürülen Recep Özaslan’ın (47) yakınları, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı vekili ile taraf avukatları da katıldı. Sarıkaya, savunmasında, F.O. ile tanıştıktan bir süre sonra sevgili olduklarını ve birlikte yaşamaya başladıklarını ileri sürerek, daha sonra sokakta karşılaştığı Recep Özaslan’ın da kalacak yeri olmadığı için kendileriyle kalmaya başladığını söyledi.
REHİN ALDIĞI KADINI SUÇLADI
Bir sabah Özaslan ile F.O’yu uygunsuz vaziyette yakaladığını iddia eden sanık “Silahımı onlara doğru çektim. Recep hamle yaparak ‘sık lan’ dedi ben de ateş edip onu öldürdüm. Sonra müştekiye de 3-4 el ateş ettim. Yarım saat kadar sonra baktım nefes alıyor. Polisi aramak istedim ama F.O. iyi olduğunu söyleyerek izin vermedi. ‘Bu olaylar benim yüzümden oldu, gerekirse cesedi aldıracağım. Seni de kurtaracağım.’ dedi. Savcı ve avukat tanıdıkları olduğunu söyleyerek beni kurtaracağını söyledi” ifadelerini kullandı.

CİNAYETE KABUL, CİNSEL SALDIRIYA RET
F.O’nun yaralarının bakımını, eczaneden ona aldığı tıbbi malzemelerle yaptığını anlatan sanık, bu süreçte birlikte uyuşturucu madde kullandıklarını, müştekinin telefon ve tabletle evde kaldığını, kızının dahi onu ziyarete geldiğini ileri sürdü. Müştekinin annesinin kendisini çağırması üzerine gittiğinde polis tarafından yakalandığını belirten Sarıkaya, “Ben, Recep Özaslan’ı kasten öldürdüğümü, F.O’yu da yaraladığımı kabul ediyorum ancak zorla alıkoyma, rızası dışında cinsel ilişki ve yağma suçlamalarını kabul etmiyorum” dedi.
Müşteki F.O. ise kardeşinin kaybolan saatini bulması için haberleştiği Sarıkaya’nın evine saati teslim almak için gittiğini ve telefonu alınarak alıkonduğunu anlattı. Sanığın kendisine sürekli zorla uyuşturucu madde verdiğini dile getiren F.O, olay günü sanıkla aynı odada olduklarını, uykudan kalkan sanığın sinirle kendisini Özaslan’ın bulunduğu salona götürerek ona “Arkamdan ne iş çeviriyorsun, zulayı çıkar” diye bağırmaya başladığını aktardı.
ÖLMEYİNCE KALBİNE DOĞRU ATEŞ ETTİ
Sanığın birkaç defa ateş ederek Özaslan’ı öldürdüğünü sonrasında da kendisine 2 el ateş ettiğini anlatan F.O, şunları kaydetti:
– Bir saatlik süre zarfında bana aralıklarla ateş etti. En son ‘Senin kalbinde sorun vardı, değil mi?’ diyerek kalbime doğru ateş etti. Bilincimi hiç kaybetmedim. Yaklaşık 10 saat ölü taklidi yaptım. Bir süre sonra nefes aldığımı fark etti. ‘Sen hala ölmedin mi?’ dedi. Refleksle, ‘Ölmedim, ne yapacağız?’ deyince panikle silahı attı. ‘Allah’ın almadığı canı ben almam’ dedi. Beni öldürmesin diye onu çok sevdiğimi, ondan hamile kaldığımı söyledim. Söylediklerini istisnasız yerine getirdim.”
CESETLE 10 GÜN AYNI ODADA KALDI
Şikayetçi olduğunu vurgulayan F.O, Özaslan’ın cesediyle 10 gün aynı odada kaldığını, cesedin çürümesi ve kurtlanmasına şahit olduğunu, bu süreçte sanığın kendisini öldürmesinden korktuğu için ailesine de durumdan bahsetmediğini anlattı. Sanığın madde etkisinde sızdığı gün onun telefonundan annesine olayı anlatan bir mesaj attığını ve yardım istediğini dile getiren müşteki, sonrasında polis operasyonuyla sanığın yakalandığını ve evden kurtarıldığını ifade etti.
Özaslan’ın yakınları da şikayetçi oldukların sanığın cezalandırılmasını istedi. Sanığın tutukluluk halinin devamına karar veren mahkeme heyeti, dosyadaki eksikliklerin giderilmesi için duruşmayı erteledi.
DEHŞET EVİNDE NE OLMUŞTU?
Osmangazi’de 12 Temmuz’da Gasp Büro Amirliği’ne müracaat eden A.O, kızı F.O’nun mesajla kendisine gizli şekilde ulaşarak İlyas Sarıkaya tarafından alıkonulduğunu ve zor durumda olduğunu belirttiğini bildirerek polisten yardım istemişti.
Sarıkaya’yı, kendisine para vereceğini belirterek çağıran A.O, polisin operasyonuyla yakalanmıştı. Küplüpınar Mahallesi’ndeki eve giren polis ekipleri, haziranda alıkonan F.O’yu silahla yaralanmış halde bulmuştu. Ekipler, Sarıkaya’nın alzaymır hastası annesinin de bulunduğu evde, yine Sarıkaya tarafından tabancayla vurularak öldürülen Recep Özaslan’ın sarılmış haldeki cesedine de ulaşmıştı. Gözaltına alınan Sarıkaya tutuklanmıştı.
]]>KRDAE Müdürü Prof. Dr. Haluk Özener’in başkanlığında, 6 Şubat’taki depremlerin ardından bölgedeki hareketliliğin değerlendirildiği toplantıya, Bölgesel Deprem-Tsunami İzleme ve Değerlendirme Merkezi Müdürü Doç. Dr. Doğan Kalafat ile KRDAE Müdür Yardımcısı Dr. Öğr. Üyesi Tülay Kaya Eken katıldı.
Toplantıda 11 ili etkileyen depremin ardından geçen bir yıllık gelişmeler anlatılırken, beklenen İstanbul Depremi hakkında da bilgiler verildi.

“123 YILDA OLAN DEPREM SAYISINI 6 ŞUBAT DEPREMLERİNDEN SONRA KAYDETTİK”
6 Şubat depremlerinde ve Türkiye’deki tüm depremlerde hayatını kaybedenlerin yakınlarına baş sağlığı dileyerek sözlerine başlayan Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Haluk Özener, “1900 yılından 6 Şubat depremlerinden bir gün öncesine kadar olan 4’ten büyük deprem sayısı 672. Yine bu bölgede 1900 yılından 6 Şubat tarihine kadar olan deprem toplam sayısına baktığınız zaman bu rakamda yaklaşık 40 bin civarında olduğunu görüyorsunuz. 6 Şubat depremlerinden bugüne kadar geçen sürede sadece bu bölgede 670 tane deprem meydana geldi. Yani 123 yılda olan deprem sayısını 6 Şubat depremlerinden sonra kaydettik. Dolayısıyla ne kadar büyük bir afetle karşı karşıya olduğumuzu görüyorsunuz” dedi.
“GÜNLÜK 50 CİVARINDA DEPREMİMİZ VAR”
Deprem bölgesinde sismik aktivitelerin bir süre daha devam edebileceğinin altını çizen Haluk Özener, “Bölgede 6 Şubattan itibaren haftalık 4 bin deprem; artçı deprem sayısı bugün geldiğimiz noktada 300-350 civarına düşüyor. Yani günlük 50 civarında depremimiz var. Bu depremler bir süre daha devam edecek. 48 tane 5 ile 5.9 arasında, 3 tanede 6 ile 6.9 arasında artçı şokumuz, depremimiz var” ifadelerini kullandı.
“HER FAY AYNI HIZDA ENERJİ BİRİKTİRMİYOR”
Türkiye genelindeki fay hattı ve deprem istatistikleri hakkında bilgiler de veren Prof. Dr. Özener,
şöyle konuştu:
-Ülkemizde MTA’nın diri fay haritasına göre 500’ün üzerinde, 5 buçuk üzeri deprem üretebilecek diri fay var.
-Şimdi, faylar deprem üretebilecek ama her fay aynı, her uzunluktaki fay aynı sürede mi deprem üretiyor. Yani bir fayın 7 buçukluk deprem üreteceğini söylemek tek başına doğru ama tam bir bilgi değil.
-Ülkemizdeki yer kabuğu, yer değiştirme hızlarını görüyorsunuz. Bu hızlar her yerde aynı değil, Türkiye’nin her yerinde aynı değil. Ege’ye baktığımız zaman yıllık 3 buçuk – 4 santimlik hızlar varken, Anadolu plakasına, Anadolu’nun ortalama hızı yıllık 2- 2 buçuk santim, Doğu-Güneydoğu’ya gittiğiniz zaman 5-7 milimetrelik yıllık hızlar veriyor. Her fay aynı hızda enerji biriktirmiyor.
-Dolayısıyla deprem tekrarlama aralıkları da aynı değil. Yani bir fayın 7 buçuk büyüklüğünde bir deprem üretebileceğini söylemek, o fayın uzunluğuna bakarak doğru olabilir. Ancak son depremden bu yana geçen süre artı o fayın ne hızlı enerji biriktiğini bilmek lazım.
-Eğer o fay 7 buçukluk deprem üretebilecek bir fay, 1500 yıllık bir süre ihtiyaç varsa ve en son deprem bin yıl önce olduysa önümüzdeki 500 yıl aslında bir süre var o depremin, 7 buçukluk deprem üretmesi için. Dolayısıyla bu bilgileri bu şekilde paylaşmak toplumda doğru yönlendirme anlamına gelir.
“MARMARA DENİZİ İÇERİSİNDE BİR SİSMİK BOŞLUK VAR”
Yapılan basın toplantısının ardından beklenen Marmara depremi hakkında soruları yanıtlayan Prof. Dr. Haluk Özener, şöyle konuştu:
-Kuzey Anadolu fayı, Erzincan’da 1939’da kırılmaya başlayarak depremler batıya doğru göç ediyor.
-En son 17 Ağustos ve 12 Kasım 1999 depremleri var ve bunlar da Hersek deltasına kadar kırıldığı bilim insanları tarafından ifade ediliyor. Ve Marmara Denizi içerisinde bir sismik boşluk var.
-Bu sismik boşlukta yaklaşık olarak 130 kilometrelik bir mesafeden bahsediyoruz. Bir gün kırılacak çünkü oraya enerji dolmaya devam ediyor.
-Bu fayın tek parçada mı, 3 parçada mı, 2 parçada mı kırılacağı tabii ki bir soru işareti ama bu coğrafyada 7’nin üzerinde bir deprem yaşayacağımız açık.
-Bununla ilgili binlerce bilimsel çalışmalar ve farklı verilere dayanarak, farklı sonuçlar elde edilebiliyor.
-Dolayısıyla kimi hocamıza göre bu deprem çok yakın belki 1-2 yıl içinde olacak, kimine göre 30 yıl daha olmayabilir, kimine göre de 50 yıl olmayabilir. Ama şunu biliyoruz ki burada bir deprem olacak.
-Biz daha çok ne zaman olacağına değil, biz ne kadar hazırız ona bakmamız lazım. Dolayısıyla da bunun çarelerini aramamız lazım.
“ZAMANA BAĞLAMANIN ÇOK DOĞRU OLDUĞUNU DÜŞÜNMÜYORUM”
Marmara Denizi’nde olan deprem periyotlarını değerlendiren Özener, “Marmara’da 250 yıllık periyotlardan bahsediliyor. Artı, eksi 25-30 yıl farklar veren bilimsel çalışmalar var. Baktığınız zaman aslında bu Marmara depremi çok çok uzakta değil. Yani önümüzde bir 100 yıl daha yok. Belki 10 saniye sonra da bu depremle karşılaşabiliriz, belki 20 yıl sonra da olabilir. Bunu zamana bağlamanın çok doğru olduğunu düşünmüyorum. Bunu bilim insanları bizler tartışalım ama vatandaş, sizler lütfen bunu tartışmayın. Yarın deprem olacakmış gibi psikolojinizi bozmayın ama olabildiğince hazır olun” dedi.
]]>Buruk, Trendyol 1. Lig takımı Teksüt Bandırmaspor ile RAMS Park’ta yapılan ve 4-2 kazandıkları Ziraat Türkiye Kupası Son 16 Turu maçının ardından düzenlenen basın toplantısında açıklamalarda bulundu.
Basın toplantısına geçen yıl 6 Şubat’ta meydana gelen depremleri hatırlatarak başlayan Buruk, “Bugün ülke olarak yaşadığımız en kötü felaketlerden birinin 1. yıl dönümü. Depremde kaybettiğiniz insanlarımızı rahmetle anıyorum. Ailelerine tekrar sabır diliyorum. Bugün aynı şeyi tekrar yaşıyoruz. Bundan gerekli dersleri çıkarmamız lazım. Unutmadık, unutmamamız da gerekiyor. Ayrıca bu gece Miraç Kandili. Herkesin kandilini kutluyorum.” diye konuştu.
Şubat ayında Trendyol Süper Lig, UEFA Avrupa Ligi ve Ziraat Türkiye Kupası nedeniyle yoğun geçeceğini belirten Buruk, karşılaşmayla ilgili, “Bu ay 8 resmi maç oynayacağız. Hem daha az oynayan, uzun süre forma giyemeyen, ilk 11 şansı bulamayan futbolcularımıza şans verdik. Bundan dolayı çok faydalı oldu. İlk yarıda çok erken bir şekilde 3-0 öne geçtik. Son dakikalarda yediğimiz golle devreye 3-1 önde girdik. Bu rakibimizi oyunun içine çektik. İkinci yarıda ilk yarının altında oynadık. Konsantrasyon eksikliği vardı. Ancak maçın sonunda 4-2 kazandık. Galibiyetten dolayı çok mutluyum.” ifadelerini kullandı.
Mücadelede 4 genç futbolcuya görev verdiğini aktaran sarı-kırmızılı takımın teknik direktörü, “Akademimizde yetişen 3 genç oyuncu ise sezon başında aldığımız Gökdeniz’i kullandık. Maçın en zor olduğu dönemde iyi bir tecrübe yaşadılar. Genç oyuncularımızı görmek benim için mutluluk oldu. Maçın getirileri dışında genç oyuncular için kupa karşılaşmaları önemli oluyor. Onlara verdiğimiz süre bizi mutlu ediyor. Kazandığımız için mutluyuz. Hedefimiz Türkiye Kupası’nı kazanmak. Galatasaray’ın müzesine bir kupa daha eklemek için iddialı bir şekilde devam edeceğiz.” değerlendirmesini yaptı.
“SIRADA SOL BEK TRANSFERİ VAR”
Galatasaray Teknik Direktörü, sol bek transferi yapmak istediklerini söyledi.
Transfer sezonunun 2 gün sonra biteceğini hatırlatan Buruk, şunları kaydetti:
“Bundan sonra yapılacak transferi Süper Lig’de oynatabileceğiz. Cumaya kadar vaktimiz var. İlk düşüncemiz sol bek mevkisi. Oradaki alternatifler üzerinde görüşmelerimiz sürüyor. Bu dönemde transfer yapmak kolay değil. Avrupa’da transferin son günlerinde Sacha Boey’in ayrılması, Angelino’nun çok geç ayrılması bizim süremizi daralttı. Devre arası transferde şansınız zor. Kimse iyi futbolcuyu bırakmak istemiyor. Çok fazla alternatifimiz olmasa da en iyisini yapmaya çalıştık. Sağ beke ve forvete transfer yaptık. Sırada sol bek transferi var. Onu da bitirirsek, bu şekilde kapatmak istiyoruz.”
Buruk, sol bekte görev verdiği Barış Alper Yılmaz, Berkan Kutlu ve Kazımcan Karataş ile ilgili, “Bu arada oynayan sol beklerimin hepsinden memnunum. Süre aldıklarında iyi oynadılar.” dedi.
“CARLOS VINICIUS HAZIR GELDİ”
Okan Buruk, yeni transfer Carlos Vinicius’un hazır bir şekilde geldiğini dile getirdi.
İngiltere’nin Fulham takımından kiralanan Brezilyalı santrfor için uyum sürecine ihtiyaçları olacağına değinen tecrübeli teknik adam, “Carlos’un ilk maçıydı. Hazır bir şekilde gelmişti. Takımı ve arkadaşlarını tanımaya ihtiyacı var. Bunun için bir süreç olacak. Onu takıma adapte etmeye çalışacağız. Golle başlaması güzel. Maç içinde girdiği ve arkadaşlarına hazırladığı pozisyonlar oldu.” değerlendirmesinde bulundu.
Genç oyuncuların gösterdiği performanstan memnun olduğunun altını çizen Buruk, “Genç oyuncularımız en zor dakikalarda sahada rahattılar. Hepsine çok güveniyorum. Fırsat olsa hepsini oynatabilsek ama çok geniş bir kadromuz var. Bu kadroda oynama fırsatı az çıkıyor. Bu maçlar da bizim için şans oluyor. Onların performansından memnunum. En zor dakikalarda sorumluluk aldılar, katkı sağladılar.” diye konuştu.
ZIYECH’İN SAKATLIK DURUMU
Okan Buruk, Afrika Uluslar Kupası’nda sakatlanarak dönen Faslı futbolcu Hakim Ziyech’in 3-4 hafta içinde takıma katılmasını beklediklerini dile getirdi.
Sarı-kırmızılı takımın teknik direktörü, sakatlığı bulunan Ziyech ve Sergio Oliveira ile ilgili soru üzerine, “Tam olarak süreyi söyleyemeyiz ancak çok uzun bir süre olacağını düşünmüyorum. 2-2,5 aylar yazıldı ama o kadar sürmeyecektir. Yaklaşık 3-4 hafta içinde dönmesini bekliyoruz. Oliveira da önümüzdeki hafta Türkiye’ye gelecek. Son yapılan kontrolleri geçti. Yavaş yavaş saha çalışmalarına başlayacak.” diyerek sözlerini tamamladı.
]]>Afganistan ve Suriye’deki terör saldırılarında ölen ya da yaralanan Amerikalı askerler ve aileleri adına, Zarrab ve Halkbank aleyhine 26 Temmuz 2023 tarihinde 151 kişi tarafından New York Güney Bölgesi Federal Mahkemesi’nde tazminat davası açılmıştı.İddianamede Zarrab ve Halkbank’ın, teröristlerin saldırılarına yardım etmek ve saldırıları içeren bir komploya katılmaktan sorumlu tutulması istenmişti.
VOA Türkçe’den Can Kamiloğlu’nun haberine göre, davacıların avukatları sanık Zarrab’ın ABD’de kayıplara karıştığını savunarak, kendisine tebligat dahil hukuki prosedürün gerçekleşmesi için ulaşamadıkları için mahkemeden ek süre istedi.
Davacı avukatları, “Amerikan Federal Hukuk Muhakemeleri Usulü Kuralları” uyarınca davacıların vekillerinin kendisini bulmak için ikinci kez mahkeme yargıcı Mary Kay Vyskocil’den 22 Nisan’a tarihine kadar ek süre talep etti. Yargıç Vyskocil, davacıların uzatma talebini kabul ederek, Zarrab’ın ABD’de bulunması için ek süre verdi.
Başvuru dilekçesinde, “Zarrab kendisine ulaşmamamıza asla razı olmadı. Kendisiyle iletişim kurma girişimlerimize asla yanıt vermedi, kabul etmedi. Bu vekili olduğumuz davacıların mahkemenizden ikinci uzatma talebi’’ denildi.

Zarrab 1,2 milyon dolar verip satın aldığı at çiftliğini İranlı arkadaşına devretmişti.
‘FARKLI KİMLİK VE TAKMA AD’ İDDİASI
Davacı avukatları, tüm çabalarına rağmen Zarrab’ın ABD’de nerede yaşadığını tespit edemediklerini, daha önce kamu kayıtlarına da geçen ve Florida’da yaşadığı tespit edilen evin, yaşadığı iddia edilen zaman dilimi sonrasında el değiştirerek satıldığını tespit ettiklerini belirtti.
Davacı avukatları, “O zamandan bu yana Zarrab’ın ABD’deki hayatını kapsayan bir araştırma yaptık. Kamuya açık kayıt aramalarında, onun gerçek kimliğini güvenilir bir şekilde tespit edemedik. Birden fazla kimliği ve takma adları olduğunu tahmin ediyoruz. Gerçek kimliğini sadece devlet biliyor. Zarrab kılık değiştirerek yaşıyor, gizlenerek ABD’de yaşamını sürdürüyor. Bazı gazetecilerin yaptığı 2021 yılının Aralık ayında bir at çiftliği satın aldığı haberi ve yayınlanan fotoğraflarının ardından bununla alakalı şimdi hiçbir resmi kayıt ya da sosyal medyada bir kaydına rastlayamadık. Zarrab’ın ABD’de nasıl yaşadığı konusunda o tarihten bugüne kadar da hiçbir haber yapılmadı’’ dedi.

Zarrab’ın Miami’de sahte kimlikle ve ABD’nin onayıyla lüks bir yaşam sürdüğü belirtilmişti.
Davacı avukatları mahkemeye sundukları başvuru dilekçesinde, şimdiye kadar Zarrab’ı ABD’de bulmak için özel dedektif tutmak dahil her yolu denediklerini belirterek, “Özel dedektif uzun bir süre onun izini bulmak için her şeyi denedi ancak tüm çabalarına rağmen onu bulamadığı için verdiğimiz görevden ayrılmak zorunda kaldı. Bu kez CIA’de 30 yıl çalışmış bir emekli tecrübeli birini görevlendirdik. Eski CIA çalışanı Zarrab’ı bulmak için çalışmaya başladı. Birkaç hafta boyunca elimizdeki ipuçlarını değerlendirerek arayacak. Zarrab’ın eski bağlantıları ve parasal gücüyle, bir takım nahoş karakterler aracılığıyla, belki avukatları, birkaç yakın arkadaşı ve bağlantıları sayesinde New York ve Güney Florida’da eyaletlerinde hiç çalışmak zorunda kalmadan yaşamını sürdürdüğünü tahmin ediyoruz” ifadelerini kullandı.

Başvuru dilekçesinde, Zarrab’ın daha önce Halkbank’la birlikte işlediği komplo kurma suçunu kabul ettiği, İran Devrim Muhafızları için kaynak sağladığı iddia edilen davada sanık olarak yargılandığı, ABD yaptırımlarını ihlal ederek milyarlarca dolarlık yolsuzluk yaptığı yazıldı. Davacı avukatları, aynı davada yargılanan Halkbank ceza davasının görülmesi halinde Zarrab’ın tanık olarak ifade vereceğini ve duruşmaların sonunda ise hüküm giyeceğini öne sürdü.
]]>Araştırmalar, derin uykudayken vücudun gerekli onarımları yapmaya başladığını ve beyinde Alzheimer hastalığıyla bağlantılı toksinlerin temizlenmesine yardımcı olan sıvının salındığını belirtiyor. Geçen yıl yapılan yeni bir araştırma da derin uykunun son derece önemli olduğunu ve küçük bir azalmanın bile demans riskinde büyük bir artışa neden olabileceğini ortaya çıkardı.
Uzmanlar özellikle yaşla beraber uyku kalitesinin düştüğüne de dikkat çekiyor.

ALZHEIMER’A KARŞI DERİN UYKU
Her gece yatağa gittiğinizde, uykuya daldıktan sonraki bir saat içinde derin uykuyu deneyimlemeye başlamalısınız. Bu, en rahat olduğunuz ve uyandırılmanın en zor olduğu aşama. Bu, aynı zamanda uyku döngünüzde beyninizin anılarınızı sıraladığı ve hangisini kaydedip hangisini sileceğine karar verdiği nokta.
Derin uyku sırasında önemli anılar hipokampustan (beynin kısa süreli depolama alanı) güvenli prefrontal kortekse (uzun-süreli bölge) kaydırılır. Kısa süreli depolamada geride kalan anılar da yavaş yavaş silinir.

Ayrıca bilim insanları artık derin uykunun aynı zamanda beynin, Alzheimer hastalığına neden olan toksik proteinleri temizlemek için yoğun şekilde çalışılan bir aşama olduğunu da biliyor. Yeterince derin uyku olmazsa anılarımız kaybolur ve demans riskimiz artar. Ancak eğer işleri tersine çevirip derin uykuyu artarırsak, demans riskini azaltırız.
Derin uyku, anıları su üstünde tutmaya yardımcı olan bir cankurtaran salı olarak tanımlanırken, toksinler de anıları Alzheimer hastalığının derinliklerine sürüklemeye çalışıyor.
YATMADAN ÖNCE MUTLAKA YAPIN
Uzun süre uykusuzluk sorunu çeken Dr Michael Mosley de uyku üzerine çalışmalar yaparak, yakın zamanda önde gelen bir uyku araştırma merkezinde uykusuzlukla mücadelenin en iyi yollarını test eden büyük bir klinik araştırmaya katılıyor ve deneyimlerini bir plan haline getiriyor:

“Bu benim için çok büyük bir fark yarattı ve öğrendiklerimi basit, bilime dayalı dört haftalık bir planda birleştirdim.”
Mosley, uyku düzenini iyileştirmeye yönelik basit ipuçlarını paylaşıyor. Mosley, uyku ve demans arasındaki ilişkiye dair bilgileri şu şekilde özetliyor:
“Araştırmalar, gün içerisinde zihinsel ve fiziksel olarak aktif kalarak, serin ve karanlık bir uyku ortamı yaratarak ve yatmadan önce ekran başında geçirilen süreyi en aza indirerek uyku kalitesinin artabileceğini gösteriyor. Ayrıca yatmadan bir saat önce ılık bir duş almanın derin, yavaş dalgalı uykunun kalitesini artırabildiğini gösteren araştırmalar da var.
Gün boyunca doğru yiyecekleri yemek, özellikle de yüksek lifli, yüksek proteinli Akdeniz diyetini benimsemek gece geç saatlerde yapılan atıştırmalıklardan kaçınmak da derin uyku süresini artıracaktır.
Her ne kadar insanlar haklı olarak yeterli uyku alma konusunda endişe duysalar da sizi en iyi sağlığa ve daha uzun bir hayata hazırlayan şey sadece yatakta geçirdiğiniz saatlerin sayısı değil, aynı zamanda uykunun kalitesi.”
Peki daha derin bir uyku için neler yapabilirsiniz?

Mosley, düzenli bir uyku programı oluşturmak ve buna bağlı kalmanın önemine dikkat çekiyor:
“Her gün aynı saatte uyuyup uyanmak, daha iyi ve kaliteli bir uyku için oldukça güçlü bir araç.
Geçen ay Neurology dergisinde yayınlanan ve 88 binden fazla kişi üzerinde yapılan bir araştırma, düzensiz uyku düzenine sahip kişilerin demans geliştirme olasılığının, düzenli uyuyanlara göre yüzde 53 daha fazla olduğunu ortaya çıkardı.
Bu yüzde artık bu, katı bir şekilde bağlı kaldığım bir kural. Eğer bu, zihinsel yeteneklerimi birkaç yıl daha kontrol altında tutmak anlamına geliyorsa iyi bir gece uykusuna öncelik vermekten memnuniyet duyarım.”
YATAKTA GEÇİRİLEN SÜREYİ AZALTIN
Dr Mosley’nin önerilerinden en dikkat çekeni birkaç hafta boyunca yatakta geçirilen süreyi kısaltmak:

“Bu, uykusuzluğu iyileştirmenin ve uyku verimliliğini artırmanın kanıtlanmış bir yolu.”
HAFTA SONU UYKULARINA VEDA EDİN
Uzun bir haftasonu uzanmak o an için iyi hissettirebilir, ancak uzun vadede vücudunuza ve beyninize hiçbir fayda sağlamayacaktır. Vücudun doğal ritimini (sirkadiyen ritimlerini) bozar ve uyku isteğini azaltır, bu nedenle pazar gecesine geldiğinizde uyumakta zorluk çekebilirsiniz.

Uyku dürtüsü, beyindeki adenozin adı verilen bir kimyasal tarafından yönlendirilir. Beyindeki reseptörlere bağlanır ve o tanıdık uyuşukluk hissine neden olur. Ne kadar uzun süre uyanık kalınırsa, adenozin seviyesi o kadar yükselir ve insanın daha uykulu hissetmesi de daha muhtemeldir. Uzun süre yatılırsa, adenozinin yükselmesi için daha az zaman olur, dolayısıyla yatmadan önce yorgun hissedilmesi de pek olası olmaz.

EGZERSİZ OLMADAN OLMUYOR
Bu nedenle Dr Mosley, hafta sonları da dahil olmak üzere haftanın yedi günü aynı saatte yatıp uyanmayı öneriyor ve hareketli olmaya da dikkat çekerek ekliyor: “Düzenli egzersiz yapmayı hedeflemeli ve mümkün olduğunca farkındalık ve nefes egzersizleri yaparak stres seviyenizi kontrol altında tutmaya çalışmalısınız.”
DOĞAL IŞIKTAN YARARLANIN
Dr Mosley, vücut önemli olan bir başka detaya da dikkat çekiyor ve güneş ışığından mümkün olduğunca yararlanmanın önemli olduğunu belirtiyor:
“Eğer gece insanıysanız veya gece yarısından önce uykuya dalmakta zorluk çekiyorsanız iç vücut saatinizi sıfırlamanıza ve o gece iyi uyku şansınızı artırmanıza yardımcı olması için her gün sabahın erken saatlerinde dışarı çıkmanızı öneririm.”
TELEFONUNUZDAN UZAKLAŞIN
Uzmanlar tarafından sık sık öneilen bir diğer tavsiye de telefondan uzak kalmak… Dr Mosley de geceleri, telefonu ulaşamayacağınız bir yerde tutmayı öneriyor:

“Aksi takdirde onu alıp kaydırmaya başlamak isteyebilirsiniz. Telefonunuzu veya tabletinizi yatak odasında uzak bir yere, hatta tamamen başka bir odaya koymanızı öneririm.”
ENDİŞELERİNİZDEN KURTULUN
Dr Mosley geceleri uyku sorunuyla beraber ortaya çıkan felaket senaryolrarından da uzaklaşmanın önemli olduğunu söylüyor:
“İnsanları geceleri uyanık tutan en önemli şeylerden biri, uyuyamamanın korkunç sonuçlarından endişe etmek: ‘Uyuyamayacağım ve eğer uyuyamazsam yarın işyerinde bitkin düşeceğim ve işimi kaybedebilirim’ gibi düşünceler bir döngü içinde dönüp durur. Ancak bu düşüncelerin gerçek olmadığını anlamak önemli.
Geceleri filtreler devre dışı kalır ve içinizdeki şeytanlara karşı daha savunmasız olursunuz, dolayısıyla sahip olabileceğiniz herhangi bir düşünce, kaçınılmaz olarak, gün boyunca hakim olan düşüncelere göre gerçeklikten daha uzak olacaktır.
Kendinizi gece yatakta uzanırken derin düşüncelere dalmış halde bulduğunuzda, endişelerinizi anlayışlı bir arkadaşınıza anlattığınızda onun ne diyeceğini hayal etmeye çalışın veya olumsuz düşüncelerinize ‘Donald’ gibi aptalca bir isim vermeyi deneyin.
Daha sonra, mantıksız endişelerin devreye girmeye başladığını fark ettiğiniz anda kendinize şöyle diyebilirsiniz: ‘Bu sadece Donald’ın sesi.’
Kulağa çılgınca gelebilir ama bir deneyin. Süreç, düşüncelerinize tarafsız bir şekilde bakmanıza yardımcı olur ve stresli çağrışımların kaybolmasına olanak tanır.”
]]>Tunç, bir televizyon kanalının canlı yayınında gündemi değerlendirdi, soruları yanıtladı.
Sekizinci Yargı Paketi olarak adlandırılan yeni yargı paketine ilişkin sorular üzerine Tunç, paketle ilgili çalışmanın taslak aşamasında olduğunu, yakın zamanda TBMM’de milletvekillerine sunulacağını bildirdi.
Bakan Tunç, “Takvim çok uzamaz. Seçim takvimi içerisindeyiz şu anda ama Meclis seçim için tatile ayrılmadan, ara vermeden, şubat sonu gibi, marta kalmaz, şubat ortaları gibi Mecliste görüşülür.” ifadesini kullandı.
CEZAEVİNDE KALMIŞ OLSUN İSTİYORUZ
Toplumda cezasızlık algısının yaygın olduğunu belirten Tunç, Sekizinci Yargı Paketi’nde bu duruma ilişkin düzenlemeler de bulunduğuna dikkati çekerek, şöyle devam etti:
“Bu algıyı ortadan kaldırmamız lazım. Düzensizlik algısını ortadan kaldıracak düzenlemelerimiz var. İki yıl ceza almışsa birisi, bir yıl sonra koşullu salıverme süresi dolar. Koşullu salıverme süresi bir yıl olduğunda denetimli serbestlik süresi de bir yıl, o zaman iki yıldan yatacak hiçbir ceza kalmaz. Dolayısıyla iki yıl ceza alan hiç cezaevinde kalmamış olur. Böyle bir durum da tabii özellikle cezası iki yılın altında, üç yılın altında suçlar bakımından ‘suç işledi, yanına kar kaldı’ şeklinde bir algı var. Burada yaptığımız düzenleme, bir yıllık maktu denetimli serbestlik yerine oran getirmek istiyoruz.”
Yapılacak yeni düzenleme ile iki yıl ceza alan kişinin 6 aylık koşullu salıverme oranın sadece 5’te 1’lik kısmının denetimli serbestlik olmasını istediklerini belirten Tunç, “Yani bunun en az 5 ayını cezaevinde kalmış olsun diyoruz. Taslakta önerimiz bu. Tabii ki milletvekillerimizin takdirinde.” diye konuştu.
TEMYİZ SÜRELERİNE DÜZENLEME
Yeni yargı paketinde temyiz sürelerine ilişkin düzenlemelerin de yer alacağına vurgu yapan Tunç, mevcut düzenlemede, iş, hukuk, ceza mahkemelerinde 7, 8, 15 gün gibi farklı temyiz, itiraz süreleri bulunduğunu hatırlattı. Adalet Bakanı Tunç, “Artık bu sorular da ortadan kalkmış olacak. Tek bir yanıt olacak. İki hafta. Bütün davalarda itiraz ve temyizde süre iki hafta olacak. Diyoruz ki, tebliğden itibaren başlasın süre ve iki hafta içinde temyiz edebilsin.” dedi.
Bakan Tunç ayrıca, yeni yargı paketiyle Anayasa Mahkemesinin (AYM) pilot kararı gereği, makul sürede yargılama yapılmadığı iddialarıyla ilgili başvurular için Tazminat Komisyonu kurulacağını da bildirdi.
Tunç, Anayasa Mahkemesinin iptal ettiği bazı usul düzenlemeleri olduğunu, buna ilişkin de yeni yargı paketinde çalışıldığını belirtti.
AİHM ELEŞTİRİLERİ
Adalet Bakanı Tunç, “Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere uymadığı yönünde eleştiriler var.” denilmesi üzerine de “Tüm ülkelerin uyma ortalaması yüzde 79. 4374 ihlal kararı var. Türkiye’nin kararlara uyma ortalamamız yüzde 89.” bilgisini verdi.
Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’ın, Can Atalay kararlarıyla ilgili sorunun çözüm yerinin TBMM olup olmadığına ilişkin bir soruya karşılık Tunç, şöyle konuştu:
“TBMM’de sorunlar çözülebilir, iki mahkememizin de yıpratılmaması lazım. Anayasa’nın 153’üncü maddesi ‘Anayasa mahkemesi kararları bağlayıcıdır’ diyor, hemen 154’üncü madde var, Yargıtay kararları da bağlayıcıdır. Yargıtay, adliye mahkemelerinden verilen kararların son inceleme merciidir. Bütün mahkeme kararları bağlayıcıdır. Ama verilen bir karar noktasında, her ikisi de Anayasa’nın bazı maddelerini farklı yorumlayarak, ‘siz bu maddeyi ihlal ettiniz’ diyor.
Sorunun kaynağı Anayasa, 184 kez değiştirildi. Bu değişiklikler zaman içerisinde Anayasa’mızın maddeleri arasındaki yeknesaklığı da bozdu. Şimdi siz AYM’nin mevcut yapısı içerisinde adliye mahkemelerinden verilen kararların da oraya gitmesini sağlarsanız o zaman süper bir temyiz mahkemesi olur. Ama orada o yapısal kadro var mı? Çünkü Yargıtay Ceza Genel Kurulunda ceza daireleri başkanlarının verdiği bir karar kesin hüküm, hukukçu olmayan bir kesim tarafından incelendiğinde işte orada problem oluyor. Orada mesela şu düzenlenebilir, keşke öyle bir uzlaşma olabilse; Bireysel başvuruları inceleyecek Anayasa Mahkemesi bölümü Yargıtay ve Danıştay’dan gelen üyelerden oluşur dense mesela, o zaman dersiniz ki bu kesin hükmü hukukçular incelesin. Bu anayasa değişikliği gerektiriyor. Aslında buna da itiraz edilmez.”
OGÜN SAMAST’IN TAHLİYESİ
Gazeteci Hrant Dink’i, Şişli’de silahla vurularak öldüren katil Ogün Samast’ın cezaevinden çıkmasıyla ilgili tepkileri de değerlendiren Bakan Tunç, Samast ile ilgili yeniden suç duyurusunda bulunulduğunu, terör örgütüne yardım ve yataklıktan yargılamaların devam ettiğini hatırlattı. Tunç, “Ogün Samast’ın tekrar cezaevine girişi söz konusu olabilir mi?” sorusu üzerine, “Yargılamanın vereceği kararla olabilir. Yargının takdirinde olan bir husus.” dedi.
Bakan Yılmaz, cezaevinden af talepleriyle ilgili, “Şu anda gündemimizde böyle bir durum söz konusu değil.” dedi. Yılmaz, disiplin affıyla ilgili de herhangi bir çalışma olmadığını söyledi.
]]>
GÜNDE KAÇ SAAT UYUMALIYIZ?
Yetişkin bir kişi için en ideal uyku süresi 7-9 saat arasıdır. “Doğru” miktarda uyku kişiye özeldir, çünkü bazı kişiler yedi saatte kendilerini iyi hissedebilir ama diğerlerinin biraz daha uzun süreye ihtiyacı olabilir. Bununla birlikte, dokuz saatten fazla uyku, yetişkinler için aşırı uyku süresi olarak kabul edilir.

BAZILARI NEDEN ERKEN UYANAMAZ?
Kişinin aşırı uyumasının birkaç nedeni olabilir. Bir kişi 9 saatten fazla uyuyorsa mutlaka uyku kalitesi değerlendirilmeli. Uyku kalitesi kötüyse bu durum yatakta daha fazla zaman geçirmesine neden olabilir. İşte bunun nedenleri:
■ Uyku apnesi, yaşamı tehdit eden uyku bozukluklarından biridir. Bir gecede onlarca kez solunum durması atakları ile karakterizedir. Bu tür uyku bozukluğu, her gece parçalanmış ve düzensiz uykuya neden olabilir. Ertesi gün artan bir uyuşukluğa ve yorgunluğa yol açarak kişinin fazla uyumasına neden olur.
■ Depresif kişiler kendilerini sürekli yorgun ve halsiz hisseder. Uyumaktan başka bir şey yapacak enerjileri olmadığını düşündükleri için çok fazla uykuya eğilimlidirler.
■ Bazı ilaçlar aşırı uyumaya neden olabilir ve bu da uyku bozukluklarının gelişmesine yol açabilir. Aşırı uykusuzluk çekiyorsanız ve bunun nedeninin mevcut ilacınız olduğunu düşünüyorsanız, bu konuda doktorunuzla konuşun.
■ İş ya da sosyal hayatınız nedeniyle uykusuz günler geçirdiğinizde ‘uyku yoksunluğu’ yaşarsınız. Bir süre
sonra da bunu telafi etmek için aşırı uyumaya başlarsınız..

İŞTE SAĞLIĞA ETKİLERİ
Aşırı uykunun, vücutta yol açtığı olumsuz etkiler şöyle sıralanabilir:
■ Hafızada zayıflama
■ Depresyon
■ Vücutta kronik iltihaplanma
■ Daha yüksek diyabet riski
■ Daha yüksek kalp hastalığı riski
■ Daha yüksek felç riski
■ Baş ağrısı (Fazla uyuyan insanlar, normal uyuyan insanlardan daha sık baş ağrılarından yakınır.)
■ Obezite (Bir kişi hiçbir şey yapmadığında metabolizma yavaşladığı için çok fazla uyumak obeziteye veya aşırı kiloya neden olabilir.)
■ 9 saatten fazla uyumak REM uykusunda geçirdiğimiz süreyi artırır. İnsanlar sıklıkla 9 saatten fazla uyuduklarında kendilerini daha kötü hissettiklerini söylerler. Buna ‘’uyku yüklenmesi’’ diyoruz. Bu durumda kan basıncı, kalp hızı, nabız hızlanarak aşırı çalışacak ve yine kalp hastalıklarına zemin hazırlayacak. Uzun sözün kısası; 7 saatten az, 9 saatten fazla uyumamaya özen gösterin.
■ Fazla uykuyla erken ölüm riski de artar. 16 farklı bilimsel araştırma; uzun uyuyanların erken ölüm riskinin arttığını gösterdi. Bunun nedeni de çok fazla uykunun diyabet, kalp hastalığı, depresyon ve obezite geliştirme riskini artırmasıyla ilişkilendirildi.
]]>Depremde Şazibey Mahallesi Ali Sezai Bulvarı’ndaki 22 bloktan oluşan ve yaklaşık 1400 kişinin hayatını kaybettiği Ebrar Sitesi’nde H Blok’ta anne ve babasıyla altında kaldıkları enkazdan 6 saat sonra kurtarılan Akçam, kangren teşhisi ile sevk edildiği Kayseri Şehir Hastanesi’nde tedavi altına alındı.
İKİ AY SONRA TEKERLEKLİ SANDALYEDE
Kayseri’deki yaklaşık 2 aylık tedavi sonrası Kahramanmaraş’a getirilen Ayşe Sudem Akçam, hayatını tekerlekli sandalyeyle sürdürmeye başladı.

Ekim ayında fizyoterapist Rabia Türkoğlu ile tanışan Akçam, gösterdiği gayret sonucu kısa sürede önce tekerlekli sandalyeyi, sonrasında ise koltuk değneklerini bırakarak kasım ayında kendi başına yürümeyi başardı.
Anne ve babasıyla enkazda kaldıkları zamanı ve sonrasındaki süreci anlatan Akçam “İkinci depreme hastanede yakalandım. Burada çok fazla tedavi imkanı yoktu, ayağım da kangren olmuştu. İstanbul’dan gelen doktorlar vardı. Kayseri’ye nakledildim ve 2 ay boyunca orada yattım. Bir süre hastanelerde tedavi gördüm. Rabia hocamla beraber yürümeye başladım” dedi.
SPOR SAYESİNDE BACAĞI KESİLMEDİ
Annesinin depremde vefat ettiğini ve babası ile hayata tutunmaya çalıştıklarını anlatan Ayşe Sudem Akçam, şöyle konuştu:
– 8 yaşında spora başlayıp kaslarımı bu kadar güçlendirmeseydim kangren olan bacağım kesilmek zorunda kalacaktı. Depremden bir ay önce Kahramanmaraş İl Gençlik Spor Kulübümüzle il birincisi olmuştuk, 4 yıldır voleybol oynuyordum. Bu yüzden kaslarım bayağı güçlenmişti. Kayseri’de bunu gören doktorlar da bu duruma bayağı şaşırmışlardı. Şu anda kaslarımın daha iyi olduğunu söylediler. Bu yüzden bacağımı kesmediler. Depremden önce daha iyiydim, bu tedavi sürecinde yürümeye başlayınca çok iyi hissettim, daha da iyi olacağım.

Akçam, fizyoterapistle çalışmaya başlamadan önce kendisine hiç güvenmediğini, çevresindeki insanların olumsuz söylemlerinden etkilenerek yürüyemeyeceğini düşündüğünü belirtti.
HEDEFİ VOLEYBOL OYNAMAK
9 ay sonra koltuk değnekleri ve tekerlekli sandalyeyi bırakınca öz güveninin yerine geldiğini ve artık bazı şeyleri başarabileceğini gördüğünü ifade eden Akçam, şunları kaydetti:
“Şu anda hedefim koluma ve ayağıma daha iyi hareket geldiğinde voleybol oynamak. Alanya Spor Lisesi’nde okumak istiyorum. Tekrardan voleybola döneceğim. Filenin Sultanları ile oynamayı ve antrenör olmayı, orada oynayıp bayrağımızı göğsümde gururla taşımayı istiyorum. Öğrencilerime de bunu anlatmak istiyorum ama önceliğim orada oynamak. Filenin Sultanları’nda en çok Melissa Vargas, Saliha Şahin, Zehra Güneş, Hande Baladın’ı örnek alıyorum.”
13 GÜN YOĞUN BAKIMDAYDI
Baba Ahmet Akçam da enkazdan çıkarıldıktan sonra kızıyla ayrı hastaneye götürüldüklerini, eşi Mine Akçam’ın vefat ettiğini, kızının ise 13 gün yoğun bakımda yatmasıyla zorlu bir süreç yaşadığını anlattı.
Kızının tekrardan yürümesinde fizyoterapistinin çok fazla emeği olduğunu ifade eden Akçam, “Sağ olsun Rabia hocam kızımla iyi bir arkadaş olarak tedaviye başladılar. Kızım 9 ay sonra tekerlekli sandalyeyi, ondan 15 gün sonra da koltuk değneğini bıraktı.” diye konuştu.

“ACIYA RAĞMEN BU NOKTAYA GELDİ”
Fizyoterapist Rabia Türkoğlu da Ayşe Sudem’in ilk geldiği dönemlerde çok içine kapanık olduğunu, tekrar yürüyeceğine dahi inanmadığını ve hassasiyetlerinden dolayı seanslarda ayağını düz uzattığında dahi çok acı çektiğini söyledi.
Ailenin desteğinin tedavi sürecindeki önemine işaret eden Türkoğlu şöyle konuştu:
– Şu anki süreçte Sudem’in yürüyüşü neredeyse eski haline yaklaşmış durumda. İstediğimiz konuma geldikten sonra Sudem’i voleybolda göreceğiz. Kendisi çok azimli, bu kadar acıya rağmen bu noktaya gelebildi. Babasının da çok desteği oldu, aileler normalde çocuklarının acı çektiğini görünce tedaviyi durdurmak istiyor ama babası ‘devam edelim hocam, kızımın iyi olmasını istiyorum’ diyerek bana destek oldu ve başarılı sonuç aldık.
]]>
Güzin Çaltı Yener
Dondurma işlemi doğru yapılmalı
Dondurma işlemi sağlıklı tüketim için doğru yöntemlerle ve güvenli şekilde yapılmalıdır. Muhafaza sürelerini uzun tutmak için, dondurulmuş gıdaların hava geçirmez ambalajlar içinde dondurulması ve dondurucunun sıcaklığının -18°C’de korunması önemlidir. Çok uzun süre dondurucuda bekletilen gıdaların kalitesi ve lezzeti azalabilir. Bu nedenle mümkünse dondurucuda saklama sürelerini kısa tutup bir an önce tüketmeye çalışmak, dolaptan benzer dondurulmuş ürünlerin tüketiminde ilk dondurulanların önce tüketimini sağlamak, soğuk zincir denilen dondurulmuş gıdanın transferi icap ettiğinde hızlı hareket edip donmuş besinin uygunsuz çözülmesine fırsat vermemek dondurulmuş gıdaların saklanmasında dikkat edilmesi gereken önemli noktalar olarak sıralanabilir.

Evde donduracağınız gıdaları böyle hazırlayın
Evde yapılıp dondurulan gıdalarda besin değeri kaybı olabilir. Ancak bu kayıp, doğru yöntemlerle en aza indirilebilir. Bunların en başında taze ve kaliteli malzemeler kullanmak gelir. Çünkü taze malzemeler daha fazla besin değeri içerirler. Ayrıca dondurma işlemini hızlı bir şekilde gerçekleştirmek de besin değerlerini korumada önemlidir. Dondurucunun sıcaklığını kontrol etmeyi ihmal etmemek gerekir. Bir diğer önemli konu da; yiyecekleri hava geçirmez kaplarda saklamak, buzdolabında dondurma işlemine uygun poşetler kullanmak, dondurulmuş gıdaların tazeliklerini, dondurulmadan önceki koku ve yapılarını korumak bakımından değerlidir. Dondurulan yiyeceklerin üzerine tarih koyarak tüketim sırasını takip etmek, dolaptan benzer dondurulmuş ürünlerin tüketiminde ilk dondurulanların önce tüketimini sağlamak, ilk giren ilk çıkar kuralına uymak ve özellikle çözünmüş pişirilmiş yiyecekleri daha sonra yerken ısıtma aşamasında da besin değerlerini daha fazla kaybetmemek için düşük ateşte yavaşça ısıtarak ve aşırı pişirmekten kaçınmak diğer önemli ipuçları olarak sıralanabilir.

Hangi besin ne kadar süre saklanabilir?
Dondurulmuş gıdaların muhafaza süreleri son derece önemlidir. Bu süreler, ürün türüne ve saklama koşullarına bağlı olarak değişebilir. Gıdaların dondurulmuş olarak saklanma süreleri özellikle lezzet ve besin değerleri açısından en iyi sonuçları elde etmek için dikkate alınmalıdır. Sebze ve meyveler 8-12 ay arasında; etler ve deniz ürünleri 3 ile 12 ay arasında saklanabilir. Balık 2-3 ay gibi daha kısa bir süre saklanabilirken, kırmızı et ve tavuk 6-12 ay gibi daha uzun süre dayanabilir. Hazır ve yarı hazır dondurulmuş yemekler, ultra işlenmiş kategorisinde dondurulmuş hazır ürünler genellikle 3-4 ay arasında saklanabilir. Bu ürünlerin etiket bilgileri dikkatle incelenmelidir. Ekmek ve pastane ürünleri, hamur işleri ise 2-3 ay arasında buzlukta muhafaza edilebilir.

Paketli gıdaları dikkatli tüketin
Paketli dondurulmuş gıda ürünlerini açtıktan sonra tüketme süresi, ürünün türüne ve saklama koşullarına bağlı olarak değişebilir. Açılan dondurulmuş gıda ürününün ambalajı üzerinde son kullanma tarihi veya tüketim tarihi belirtilmişse bu tarihe dikkat etmek gerekir. Dondurulmuş gıdaların ambalajları açıldıktan sonra 1-2 gün içinde tüketilmeleri önerilir. Açılan gıdanın sadece bir kısmı kullanılacaksa geri kalan kısmı çözülmeden hava almayan şekilde tasarlanmış bir saklama kabı veya sızdırmaz güvenilir bir buzdolabı poşet içinde saklanabilir. Tabii yine tüketim süresi mümkün olduğunca kısa tutulmalıdır.

En büyük yanlış hızlı çözdürmektir
Dondurulmuş gıdaların çözdürülmeye çalışılması sırasında yapılan en büyük hata sabırsızlıktır. Besini hızlı çözülmek doğru değildir. Örneğin, ısıtıcı üstüne koymak, sıcak suyun içinde bekletmek, güneşte çözdürmeye çalışmak gibi yöntemler besinlerin doğal yapısındaki enzimlerin çalışması ve kimyasal tepkimeleri başlatabilir. Böylece mikrobiyal gelişme faaliyete geçerek bu durum sağlığa zararlı hale gelebilir. Dondurulmuş gıdaların güvenli bir şekilde çözdürülmesi için kullanılabilecek yöntemler; buzdolabında (bu yöntem sırasında gıdayı buzdolabında bekletirken mutlaka bir kap içinde tutmalı böylece çözünme esnasında dolaptaki başka bir besine çapraz bulaş riskleri de azaltılmalıdır), soğuk suda (Hızlı bir çözünme gerekiyorsa, gıda sızdırmaz bir torba içinde soğuk su altında da çözdürülebilir) ve mikrodalga (Bu yöntemi kullanırken gıdanın tüm bölgelerinin eridiğinden emin olmak önemlidir. Dikkatli olunmalı ve sık sık kontrol edilmelidir, çözdürülecek gıdanın üzeri cam bir tabakla kapatılmalıdır) özelliğiyle çözdürmedir.

Bu sorunlar ortaya çıkabilir
Gıdayı çözdürdükten sonra, tüketimi öncesi iyice pişirmek gerekir. Kısmi çözünmüş gıdaları tekrar dondurmak yerine hemen bir kerede kullanmak gıda güvenliği açısından son derece önemlidir. Çünkü tekrar dondurma işlemi mikrobiyel faaliyetlere neden olabilir. İçerisinde mikroorganizmaların üremesine ve özellikle bir sonraki kullanımda besin zehirlenmelerine neden olabilir. Bu durum özellikle şeker hastalığı ve yüksek tansiyon gibi kronik sağlık sorunları olan kişiler için risk oluşturabileceği gibi yanlış dondurulmuş gıdaların tüketilmesi durumunda gastrointestinal rahatsızlıklar ve enfeksiyonlar gibi sağlık sorunları da ortaya çıkabilir. Bu nedenle, gıdaların doğru şekilde dondurulması ve çözdürülmesi önemlidir.

İnternetten sipariş etmeyin
Dondurulmuş gıdaları satın alırken güvenilir markaları tercih edin ve ürünlerin ambalajını dikkatlice inceleyin. Paketlerin hasar görmemiş olmasına, ürünlerin donmuş halde olmasına dikkat edin. Alışveriş sırasında en son sepete koyulması gereken ürünlerin dondurulmuş gıdalar olduğunu unutmayın. İnternetten alışverişlerde mümkün olduğunca dondurulmuş gıda ürünlerini sipariş etmeyin. Yakın mesafe alışverişe önem verip soğuk zincire uyulduğuna emin olun. Saklama koşullarına dikkat edip ürünleri dondurucunuzun içinde en düşük sıcaklıkta; -18°C veya daha düşük sıcaklıkta saklayın ve tüketim sürelerini takip edin. Dondurulmuş gıda ambalajlarının içerik listesini dikkatlice okuyup katkı maddeleri, koruyucular ve fazla şeker veya tuz içeren ürünlerden kaçınmaya çalışın. Böbrek hastaları, tansiyon hastaları, alerjen faktörlere duyarlılığı olan, tuzsuz yemeyi gerektiren özel bir beslenme durumu olan kişiler, özellikle etiket okuma konusunda bilinçli olmaya; ürünlerin üzerindeki uyarıları göz ardı etmemeye çalışmalıdır.
]]>Evde kendi kendinize kolaylıkla uygulayabileceğiniz ve her biri uzmanlar tarafından önerilen testler şu şekilde:

1. YARDIM ALMADAN KALKABİLMEK
Çıplak ayakla durun, ardından poponuzun üzerine yere oturun. Minimum destek kullanarak bu pozisyondan ayağa kalkmaya çalışın.
Teste katılımcı beş puanla başlar ve el, önkol, diz veya bacağın yan tarafı gibi kullanılan her destek için bir puan çıkarılır. Test birkaç kez tekrarlandıktan sonra nihai puan hesaplanır. Testin sonunda kalan her puan, altı yıllık hayatta kalma şansınızı yüzde 20 artırıyor.
Bu test, Brezilya’daki Gama Filho Üniversitesi tarafından 55 yaş üstü 2.000’den fazla kişi üzerinde yapılan bir araştırmaya dayanıyor. Her ikisini de kullanması gereken orta yaşlı (50 yaş ve üzeri) ve yaşlı (75 ve üzeri) kişilerin Avrupa Önleyici Kardiyoloji Dergisi’nin 2012’de bildirdiğine göre, destek alan kişilerin altı yıl içinde ölme olasılığı, desteğe ihtiyacı olmayanlara kıyasla neredeyse yedi kat daha fazlaydı.
Araştırmacılar, testin esnekliğimizi, dengemizi ve motor koordinasyonumuzu değerlendirdiğini söyledi. Kas gücümüz uzun ömürle güçlü bir şekilde ilişkili, çünkü yaşlandıkça kas kaybederiz. Kas bizi sadece fiziksel olarak daha güçlü yapmaz, aynı zamanda önemli bedensel fonksiyonların düzenlenmesine de yardımcı olur.
Örneğin kas lifleri, egzersiz sırasında yakılacak olan glikozu kandan emerek kan şekeri seviyesini düzenler. Diabetes UK’e göre kas kaybı, bu mekanizmanın büyük ölçüde kaybolduğu anlamına gelir ve bu da tip 2 diyabet riskini artırır.
50 yaşını geçtikten sonra çoğu insan her yıl kas kütlesinin yüzde 1’ini kaybeder.

2. SANDALYEDEN KALKABİLMEK
Sırtı düz, kolsuz bir yemek sandalyesine oturun ve kollarınızı çapraz yapın. Ayaklarınız yere düz basarken, sırtınız düz ve kollarınız göğsünüze dayalıyken, tamamen ayağa kalkıp sandalyeye oturun ve bu hareketi on defa tekrarlayarak ölçün.
Bu test ana kas gücünü ölçer ve doktorlar tarafından güç ve sağlığın genel bir değerlendirmesi olarak yaygın şekilde kullanılır. 55 yaş üstü, sağlıklı ve formda bir erkek testi 18 saniyeden kısa sürede tamamlayabilmeli; o yaştaki sağlıklı ve formda bir kadının ise 19 saniyede tamamlaması beklenir. 35-55 yaş arasında da erkekler 13 saniyeyi, kadınlar ise 15 saniyeyi geçebilmeli.
3. YÜRÜME HIZINIZI KONTROL EDİN
Altı metre boyunca normal hızınızda normal tarzınızda yürüyün ve bu sırada geçen süreyi ölçün. Yürüme hızınızı saniyede metre cinsinden bulmak için bu toplamı altıya bölün.
Journal of the American Medical Association’ın 2011’de bildirdiğine göre, ABD’de yapılan büyük bir araştırma, yaşlarına göre ortalamadan daha hızlı yürüyen insanların daha uzun bir yaşayabileceğini ortaya çıkardı.
60 yaş ve üzerindeyseniz ortalama hızınız saniyede yaklaşık 0,8 metre olmalı.
Çalışmayı yürüten Pittsburgh Üniversitesi’nden Stephanie Studenski, saniyede bir metreden daha hızlı yürünmenin, daha uzun bir yaşama sahip olunabileceğine işaret etti.
Saniyede 0,6 metreden daha yavaş yürüme hızları, hasarlı vücut sistemlerinin yansıması olabileceğinden erken ölüm riskinin arttığının göstergesi olabilir.
Yürümek enerji, hareket kontrolü ve destek gerektirir. Kalp, akciğerler, dolaşım, sinir ve kas-iskelet sistemleri de dahil olmak üzere birçok organ sistemine yük bindirir. Bu yüzden de hızlı yürüyüş, özellikle güçlü kalp sağlığının göstergesi olabilir. 2019’da British Journal of Sports Medicine’de yayınlanan 50 binden fazla kişiyle yapılan bir araştırma, ortalamadan daha hızlı yürümenin, yavaş yürüyenlere kıyasla 60 yaş üstü kişilerde yüzde 53 daha düşük kardiyovasküler hastalık riskiyle ilişkili olduğunu buldu.
4. KAÇ TANE ŞINAV ÇEKEBİLİRSİNİZ?
Şınav çekmek de uzmanların önerdiği testlerden biri.
2019’da 1.500’den fazla orta yaşlı erkek üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, katılımcılar art arda ne kadar çok şınav çekerlerse kalp-damar hastalığından ölüm riskleri de o kadar azalıyor. Ondan az şınav çekmek, ortalamanın üzerinde kalp hastalığı riskine işaret ediyor.

5. ARKADAŞINIZIN ELİNİ SIKIN
Bir arkadaşınızdan nasıl el sıktığınızı ölçmenizi isteyin. Alternatif olarak, bir barfiks barına mümkün olduğu kadar uzun süre asılarak kavrama gücünüzü değerlendirin. Erkekler için 60 saniye, kadınlar için ise 30 saniye makul bir hedef.
2018 yılında BMJ’de yapılan bir araştırma, yalnızca 30 saniye boyunca asılabilen erkeklerin ve yalnızca 15 saniye boyunca asılı kalabilen kadınların erken ölüm riski ile karşı karşıya olduğu öne sürülüyor.
Hekimler genelde hastalarını selamlarken el sıkma testini fiziksel güçlerini ölçmek için kullanırlar. Araştırmalar da bunun güvenilir bir gösterge olduğunu doğruluyor. Örneğin, 2016 yılında University College London tarafından yaklaşık 7 bin kişiyi kapsayan araştırma, 17 yıllık çalışmanın başlangıcında kavrama gücü zayıf olanların, ortalamanın üzerinde erken ölüm oranına sahip olduğunu ortaya çıkardı. The Lancet’in 2015’te bildirdiğine göre de yaklaşık 140 bin kişiyle yapılan önceki bir araştırmanın analizi, zayıf kavrama kuvvetinin erken ölüm için yüksek tansiyondan daha doğru bir tahmin aracı olduğunu buldu.
6. 60 BASAMAK İÇİN NE KADAR ZAMAN HARCIYORSUNUZ?
60 basamaklı bir merdiven bulun ve bu merdivene tırmanmanızın ne kadar sürdüğünü hesaplayın.

2020’de Avrupa Kardiyoloji Derneği konferansında sunulan araştırma, orta yaşlı kişilerde bir dakikadan kısa sürede 60 adım çıkmanın güçlü kalp sağlığının ve önümüzdeki on yılda daha düşük ölüm riskinin göstergesi olduğunu buldu.
İspanya’daki Coruna Üniversite Hastanesi’nden Dr. Jesus Peteiro şu uyarıda bulundu: “Bu testi yapmanız bir buçuk dakikadan fazla sürüyorsa sağlığınız idealin altında demektir ve egzersiz yapmayı düşünmelisiniz.”
Çalışma, basamakları beklenenden uzun sürede çıkan kişilerin on yıl içinde ölüm riskinin yüzde 30 arttığını buldu.
7. TEK AYAK ÜZERİNDE DENGEDE DURABİLİR MİSİNİZ?
En sık kullanılan testlerden biri olmakla beraber beyin sağlığıyla ilgili bilgi verdiği de kabul edilir.
Ayakkabılarınızı ve çoraplarınızı çıkarın ve bir ayağınızın ön kısmını diğer alt bacağınızın yanına yerleştirin, kollarınızı yanınızda tutun ve bakışlarınızı dümdüz ileriye sabitleyin. Bu şekilde ne kadar süre dayanabileceğinizi ölçün. Bunu üç kez deneyin ve ortalama sürenizi puan olarak kullanın.

Geçen yıl 1.702 kişiyle yapılan küresel bir araştırmaya göre, yaşamlarının ortasından ilerisine kadar on saniye boyunca tek ayak üzerinde duramayan kişilerin önümüzdeki on yıl içinde ortalama ölüm riskinin diğerlerine göre neredeyse iki katı olduğu ortaya çıktı.
British Journal of Sports Medicine’ın raporuna göre, ortalama yalnızca iki saniye veya daha az süre durabilen kişilerin önümüzdeki 13 yıl içinde ölme olasılığı, on saniye veya daha uzun süre ayakta durabilenlere göre normalden üç kat daha fazlaydı.
Geçen yıl Japonya’daki Tsukuba Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, insanların denge testlerinde ne kadar iyi performans gösterirlerse hipokampuslarının da o kadar sağlam olduğunu bildirdi.
Bu, hafızayla ilişkili bir beyin bölgesidir ancak aynı zamanda dengemizde de rol oynar, bu yüzden bu kadar faydalı bir testtir.
]]>Açılım süreci, Megri Megri söylemleri, Dolmabahçe mutabakatı, Andımız ve T.C’yi kaldırma, İmralı’daki Apo’ya arkadaş gönderme, Kandil’den canlı yayın, Kışla’dan bayrak indirme ve Akil Adamlar günlerini çabuk unutan iktidar mensupları ve taraftarlarının hafızalarını tazeleyelim…
İşte gün gün yaşananlar:
31 Temmuz 2009: İçişleri Bakanı Beşir Atalay Kürt Açılımı kapsamında yapılan temasları basına açıkladı. “Bir aylık süre zarfında yaptığım görüşme ve toplantılar süreç açısından son derece olumlu olmuştur” dedi.

HABUR REZALETİ
5 Ağustos 2009: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Kürt açılımı ile ilgili DTP lideri Ahmet Türk’le bir araya geldi.
28 Ağustos 2009: Economist dergisi süreçle ilgili “Kürt açılımı cesaret verici” başlıklı bir analiz yayınladı.
19 Ekim 2009: Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla 34 PKK üyesi Habur Sınır Kapısı’ndan girip teslim oldu. Gelenleri karşılamak üzere Şırnak’ın Silopi İlçesi’nde yaklaşık 50 bin kişi toplandı.
CHP’DEN GİZLİ GÖRÜŞME TEPKİSİ
15 Kasım 2009: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Milli birlik ve kardeşlik projemiz bir hedeftir. Demokratik açılım süreciyle bu hedefe ulaşacağız.” dedi.
18 Şubat 2010: CHP, Beşir Atalay hakkındaki gensoru önergesini TBMM’ye sundu. Önergede, “Hukuk devletlerinde bakanlar, terör örgütünü muhatap alan gizli görüşmeler yapamazlar” denildi.
21 Şubat 2010: Başbakan Erdoğan, demokratik açılımı ve çözüm sürecini anlatmak ve destek toplamak için 62 sanatçı ile bir araya gelip “Açılıma omuz verin” dedi.
25 Şubat 2010: CHP İstanbul Milletvekili Nur Serter, “Devlet Habur’da teröristlerin ayağına götürülmüştür. AKP, Habur’da teröre teslim olmuştur” dedi.
27 Mart 2010: MHP lideri Devlet Bahçeli “Açılım tuzağına düşmeyin” dedi.
OSLO GÖRÜŞMELERİ
13 Eylül 2011: MİT yetkililerinin, PKK’lılar ile Oslo’da yaptığı bir görüşmeye ait olduğu iddia edilen bir ses kaydı internette yayınlandı. Yayınanlanan ses kaydında Hakan Fidan, hem Öcalan’la hem PKK’lılarla Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla ve “özel temsilcisi” sıfatıyla görüştüğünü ifade ediyordu. Ses kaydının MİT Müsteşarı Hakan Fidan, MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş, KCK üyesi Mustafa Karasu, PKK üyesi Sabri Ok, Kongra-Gel Başkan Yardımcısı Zübeyir Aydar ve koordinatör ülke temsilcileri arasında geçtiği iddia edildi.
HAKAN FİDAN İFADEYE ÇAĞRILDI
26 Eylül 2011: Van Bağımsız Milletvekili Aysel Tuğluk, yeni bir başlangıç yapılması gerektiğini belirterek, bunun yolunun da Öcalan ile müzakerelerin yeniden başlatılmasından geçtiğini açıkladı.
7 Şubat 2012: MİT Müsteşarı Hakan Fidan, eski Müsteşar Emre Taner ve eski Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş Özel yetkili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından şüpheli sıfatıyla ifadeye çağrıldı.
9 Şubat 2012: Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılmasıyla ilgili olarak “Herhangi bir suç yok yapılan görev var” dedi. İstanbul Emniyeti’nde iki şube müdürü görevden alındı.

10 Şubat 2012: MİT Müsteşarı Hakan Fidan ifade vermeye gitmeyerek, Abdullah Gül ile görüşmek üzere Çankaya Köşkü’ne çıktı.
11 Şubat 2012: KCK soruşturması kapsamında ifadeye çağırılan fakat gitmeyen eski müsteşar Emre Taner ve eski müsteşar yardımcısı Afet Güneş ve 2 MİT görevlisi ile ilgili yakalama kararı çıkarıldı. MİT görevlilerini ifadeye çağıran Savcı Sadrettin Sarıkaya soruşturmadan alındı.
17 Şubat 2012: MİT Kanunu TBMM’de değiştirilerek Cumhurbaşkanı’nın onayıyla resmi gazetede yayınlandı. Fidan’ın ve diğer MİT mensuplarının görevleri kapsamındaki konularla ilgili ifade vermesi Başbakanlık iznine bağlandı. MİT mensupları ifade vermeye gitmedi. Kamuoyunda bu süreç FETÖ-AKP çatışmasının başlangıç noktası olarak da kabul edildi.

ERDOĞAN’IN OSLO SERZENİŞİ
24 Eylül 2012: KCK Yürütme Konseyi üyesi Zübeyir Aydar, sürecin tıkanmasından hükümeti sorumlu tutarken, görüşmelerin yeniden başlamasını istediklerini açıkladı. Aydar Oslo sürecinin en hızlı yürüdüğü dönemin 2009 yılı olduğunu belirtti.
26 Eylül 2012: Başbakan Erdoğan Oslo görüşmelerinin çözüme yönelik olarak yapıldığını, daha sonrasında samimiyetsizlik ve PKK tarafından bilgilerin servis edilmesi nedeniyle bu görüşmelere son verdiklerini söyledi.
MİT ÖCALAN İLE GÖRÜŞÜYOR
28 Aralık 2012: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Milli İstihbarat Teşkilatı’nın Kürt sorununa çözüm bulmak için Abdullah Öcalan’a ziyaretlerde bulunduğunu duyurdu.
3 Ocak 2013: Ahmet Türk ve BDP milletvekili Ayla Akat Ata İmralı’ya giderek Abdullah Öcalan ile görüştü.

FETÖ ELEBAŞINDAN DESTEK
8 Ocak 2013: Fethullah Gülen “sulh için milli onur, milli gurur ayaklar altına alınmamak kaydıyla, o mefkureye saygı devam ettiği müddetçe bence el de öpülebilir, etek de öpülebilir. Heyet-i İslamiye, heyet-i milliye arasında huzurun temini adına katlanılabilecek her şeye katlanmak lazım. Hayır sulhtadır, sulh her zaman hayırlıdır” açıklaması ile sürece destek verdi.
15 Şubat 2013: Erdoğan, MİT ile Öcalan arasındaki görüşmelerin “İmralı Süreci” yerine “Çözüm Süreci” olarak adlandırılmasının daha doğru olacağını açıkladı.
İMRALI ZABITLARI
23 Şubat 2013: BDP Grup Başkanı Pervin Buldan, İstanbul milletvekili Sırrı Süreyya Önder ve Diyarbakır milletvekili Altan Tan İmralı Adası’na gidip Öcalan ile görüştü. Adalet Bakanlığı’nın özel izniyle adaya giden delege PKK lideri Öcalan’ın barış için önerdiği yol haritasını kendisinden dinledi. Öcalan, BDP heyetiyle Kandil’e, PKK’nın Avrupa ayağına ve kamuoyuna bir mektup gönderdi.

28 Şubat 2013: Milliyet Gazetesi BDP heyeti ve Abdullah Öcalan arasında geçen görüşmenin detaylarını “İmralı Zabıtları” başlığıyla Namık Durukan imzalı bir haberle kamuoyuna açıkladı. Tutanaklarda Öcalan’ın BDP heyetine “Ne ev hapsi, ne de af. Bunlara gerek kalmayacak. Hepimiz özgür olacağız. Başarılı olursam ne KCK tutuklusu kalır, ne de başkası. Bu olmazsa 50 bin kişiyle halk savaşı olacak. Yalnız herkes bilmeli ki, ne eskisi gibi yaşayacağız, ne de eskisi gibi savaşacağız.” dediği ifade edildi.
ÖCALAN’IN MEKTUBU OKUNDU
18 Mart 2013: BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve milletvekilleri Pervin Buldan ile Sırrı Süreyya Önder, Abdullah Öcalan ile İmralı’da görüştü.
21 Mart 2013: Hükümet ile aylarca süren görüşmelerin ardından Abdullah Öcalan’ın mektubu hem Türkçe hem de Kürtçe olarak Nevruz kutlamaları çerçevesinde Diyarbakır’da okundu. Mektup PKK’nın silahlı güçlerini Türkiye topraklarından çekmesinin ve ateşkesin başlangıcı oldu.
29 Mart 2013: Erdoğan, Türkiye topraklarını terk eden PKK üyelerinin herhangi bir çatışma yaşanmaması için sınırdan geçerken silahları bırakmaları gerektiğini söyledi.
3 Nisan 2013: Hükümet çözüm sürecini halk nezdinde tanıtmak ve teşvik etmek için “Akil İnsanlar” adı verilen bir komisyon kurdu.

PKK ÇEKİLDİ
4 Nisan 2013: CHP ve MHP çözüm süreci için mecliste kurulacak komisyona üye vermeyeceklerini ve bu komisyonda herhangi bir görev almayacaklarını duyurdu. Erdoğan ilk kez Akil İnsanlar Heyeti ile toplandı ve çözüm sürecini halka anlatmaları ve teşvik etmeleri için kendilerinden yardım istedi.
20 Nisan 2013: Sırrı Süreyya Önder PKK’nın geri çekilmesinin 8 ila 10 gün içerisinde başlayacağını duyurdu.
25 Nisan 2013: PKK 8 Mayıs’ta Türkiye topraklarındaki bütün silahlı güçlerini Irak’a çekeceğini duyurdu.

8 Mayıs 2013: PKK üyeleri Türkiye topraklarını terk etmeye başladı. Çözüm süreciyle ilgili olarak kurulan meclis komisyonu ilk kez toplanarak kamuoyunu süreçle ilgili daha çok aydınlatacaklarını bildirdi.
9 Mayıs 2013: Akil Adamlar Heyeti Erdoğan’a ilk raporunu sundu ve süreçle ilgili görüşlerini paylaştı.
19 Haziran 2013: Terörist Murat Karayılan “devletin süreci sabote ettiğini bu yüzden sürece dair ciddi kaygılarının oluştuğunu” söyledi.
2 Temmuz 2013: Çözüm süreciyle ilgili görüşmelerin başladığı tarihten sonra ilk kez Diyarbakır Lice’de bir gösterici hayatını kaybetti. Bu durum basında “Çözüm sürecinde güven bunalımı” şeklinde yorumlandı.
25 Eylül 2013: Terörist Cemil Bayık hükümetin Abdullah Öcalan ile yaptığı görüşmelerin diyalog aşamasından müzakere aşamasına geçmemesi durumunda ve hükümetin adım atmaması durumunda süreci bitireceklerini açıkladı.

ANDIMIZ KALDIRILDI
1 Ekim 2013: Başbakan Erdoğan, demokratikleşme paketini açıkladı. Pakette çözüm süreciyle ilgili farklı dilde eğitim, seçim barajında değişiklik, eski köy isimlerinin verilmesi, öğrenci andının kaldırılması, “x, w, q” harflerinin kullanılabilmesi gibi yenilikler olduğu belirtildi.
BARZANİ: ÖCALAN SERBEST KALIR
17 Aralık 2013: Diyarbakır Büyükşehir Belediyesine Türkçe ile birlikte Kürtçe “Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi” yazılı yeni bir tabela eklendi.
14 Nisan 2014: Mesut Barzani, çözüm sürecinin sonuca ulaşması halinde Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılacağını iddia etti.
MİT KANUNU’NDA DEĞİŞİKLİK
26 Nisan 2014: MİT Kanunu’nda, kamuoyunda çözüm sürecinde görev alan MİT görevlilerini yasal güvence altına almak için çıkarıldığı söylenen değişiklikler yapıldı. Bununla kanuna, “MİT mensupları görevlerini yerine getirirken ceza ve infaz kurumlarındaki tutuklu ve hükümlülerle önceden bilgi vermek suretiyle görüşebilir, görüşmeler yaptırabilir, görevinin gereği terör örgütleri dâhil olmak üzere millî güvenliği tehdit eden bütün yapılarla irtibat kurabilir” hükmü eklendi.

TÜRK BAYRAĞI İNDİRİLDİ
7 Haziran 2014: Başbakan Başdanışmanı Yalçın Akdoğan, Abdullah Öcalan’ın çözüm sürecini diğer Kürt aktörlerden daha iyi değerlendirdiğini savundu.
9 Haziran 2014: Diyarbakır Lice’de gösteri yapan bir grup, 2. Hava Kuvveti Komutanlığı’nın arka kapısının olduğu bölgedeki duvardan atlayarak kışla içinde direkteki Türk bayrağını indirdi.
1 Temmuz 2014: KCK davasında 30 kişi tahliye edildi.
8 Temmuz 2014: HDP Eşbaşkanı Figen Yüksekdağ, barışın sağlanması için Öcalan dahil siyasi mahkumların bırakılması, TMK’nın lağvedilmesi ve anadilde eğitimin önünün acilen açılması gerektiğini söyledi.
20 Ağustos 2014: MİT Müsteşarı Hakan Fidan İmralı’ya giderek Abdullah Öcalan ile görüştü.
20 Ağustos 2014: Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, görüşmelerin artık genişlemesi ve Avrupa ile Kandil’e uzanmasını arzu ettiklerini söyledi.

KANDİL İLE DİREKT GÖRÜŞÜLMESİNİ ARZU EDİYORUM
22 Ağustos 2014: Erdoğan’ın danışmanı Yalçın Akdoğan sürecin sahibinin Beşir Atalay olduğunu ve istediği örgüt ve kişiyle görüşebileceğini açıkladı.
23 Ağustos 2014: Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın “Kandil’le direkt görüşülmesini arzu ediyorum” açıklamasına terörist Cemil Bayık “Biz her zaman açığız. Bu basın olabilir, heyetler, uluslararası kurumlar olabilir” şeklinde yanıt verdi.
27 Ağustos 2014: Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı görevi süresince de çözüm süreciyle yakından ilgileneceğinin altını çizdi.
KOBANİ OLAYLARI
6 Ekim 2014: Abdullah Öcalan çözüm sürecinde yeni adımlar atılması için hükümete 15 Ekim 2014’e kadar süre verdi.
7 Ekim 2014: HDP, IŞİD tarafından kuşatılan Suriye’deki Kürt kenti Kobanê için “Kobani’nin düşmesi durumunda çözüm süreceğinin biteceğini” belirtti.
8-9-10 Ekim 2014: Yurt genelinde IŞİD ve Kobani protestoları sonucunda 40 kişi hayatını kaybetti. Bingöl İl Emniyet Müdürü’ne yönelik silahlı saldırıda, Emniyet Müdür Yardımcısı ve bir başkomiser öldürüldü. Yurt genelinde 112 kişi tutuklandı. Abdullah Öcalan Kobani ile çözüm sürecinin ayrılmaz bir bütün olduğunu söyledi.
5 Kasım 2014: HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, çözüm sürecinin Öcalan ya da hükümet ‘bitti’ demedikçe devam edeceğini söyledi.
17 Kasım 2014: Çözüm sürecinde 6-8 Ekim olayları nedeniyle askıya alınan görüşmeler, Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ile HDP heyetinin yaptığı görüşmeyle yeniden başladı. Öcalan’ın daha önce yanına verilen 5 hükümlünün değiştirilmesi, sekreterya heyetinin genişlemesi ve gözlemci heyetinin oluşturulması için hazırlık yapıldığı kamuoyuna yansıdı. HDP heyeti sekreterlik işlevi yapacak 5 hükümlünün ismini hükümete verdi. Müzakere heyetine Hatip Dicle ile Ceylan Bağrıyanık da dahil edildi.

29 Kasım 2014: Sırrı Süreyya Önder, Pervin Buldan, İdris Baluken ve Hatip Dicle’den oluşan heyet İmralı’da Öcalan’la görüştü. 4 başlıktan oluşan Müzakere Süreci Taslağının ana hatlarının belirlendiği açıklandı. Öcalan en fazla 4-5 ay içinde tüm Ortadoğu’nun geleceğini belirleyecek büyük demokratik çözümün sağlanabileceğini söyledi. Öcalan ayrıca, bu kararlılığın gösterilmemesi durumunda kaosun derinleşeceği ve darbe girişiminin sonuç alabileceği uyarısını yaptı.
28 Şubat 2015: HDP Heyeti ile hükümetin Dolmabahçe Başbakanlık ofisinde yaptığı görüşmenin ardından 10 maddelik deklerasyon paylaşıldı. Öcalan’ın PKK’yi bahar aylarında silah bırakma için kongreye davet ettiği bildirildi.
28 Şubat 2015: Başbakan Ahmet Davutoğlu Çözüm Süreci’nin yeni bir aşamaya girmiş bulunduğunu, silah dilinin sona ererek demokratik yaşama geçileceğini söyledi.
1 Mart 2015: KCK Eş Başkanlığı tarafından yapılan açıklamada, Öcalan tarafından yapılan silah bırakma çağrısı tarihi bir adım olarak nitelendirilerek hükümet üzerine düşeni yaptığı takdirde sorumluluklarını yerine getirecekleri dile getirildi.
1 Mart 2015: ABD Dışişleri Bakanlığı, Öcalan tarafından yapılan silah bırakma çağrısını memnuniyetle karşıladığını belirtti.
ERDOĞAN: ÖCALAN’IN ÇAĞRISI ÖNEMLİ
11 Mart 2015: Cumhurbaşkanı Erdoğan, Öcalan’ın silah bırakma çağrısının güven ve barışın, istikrarın tesisi için önemli olduğunu söyledi ve bu vaatlerin sözde kalmayarak uygulamaya geçirilmesi temennisinde bulundu.
18 Mart 2015: Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, Çözüm Süreci’ne ilişkin izleme heyetinde yer alan isimlerin belirlenmesi ile ilgili olarak açıklama yapılmadan ortaya atılan iddialara itibar edilmemesini söyledi.

20 Mart 2015: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İzleme Heyeti’nden haberinin olmadığını ve bu olaya olumlu bakmadığını açıkladı.
21 Mart 2015: Öcalan Diyarbakır’da okunan Newroz mesajında silahlı mücadeleyi bırakmak adına PKK’ye kongreyi toplama çağrısında bulundu. Kongrenin toplanmasını milletvekilleri ve İzleme Heyeti’nden oluşacak bir “Hakikat ve Yüzleşme Komisyonu’nun kurulması şartına bağladı.
22 Mart 2015: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Dolmabahçe toplantısını doğru bulmadığını açıkladı.
7 Haziran 2015: HDP yüzde 13,02 oy alarak mecliste 80 milletvekilliği elde etti. AKP 13 yıllık tek parti iktidarından sonra tek başına hükümet kurma çoğunluğunu kaybetti. Seçimin yenileneceği 3 Kasım 2015 tarihine kadar gerçekleşen terör olayları ve patlamalarda çok sayıda sivil vatandaş, polis ve asker yaşamını yitirdi.
]]>