Barman, Çiğli ilçesindeki özel bir hastaneye yanık izinin tedavisi için başvurdu. Barman’a boynundaki yanık izi için lazer tedavisi uygulanmaya başlandı ve 13 Ekim 2022’den itibaren aralıklarla lazer tedavisi yapıldı.

Tedavi sonrası gün geçtikçe boynundaki yanık izlerinin daha da belirginleştiğini öne süren Barman, hastaneye konuyu iletti ancak bir çözüme ulaşamadı.
Barman, 4 Mart’ta avukatı Serap Demir aracılığıyla konuyu yargıya taşıdı. İzmir 6. Tüketici Mahkemesi’nce kabul edilen davanın ilk duruşması, 6 Haziran’da görülecek.

“PSİKOLOJİK SORUNLAR YAŞIYORUM”
Yaşadıklarını anlatan Suat Barman, şöyle konuştu:
“Boynumda ufak bir yanık izi vardı. Tedavisi için özel bir hastaneye başvurdum. Deneyecekleri bir yöntemle izin iyileşeceği söylendi. Bu yöntemleri denedikçe boynumdaki yara izi daha kötü oldu. Kabardı. Kendimi çok kötü hissediyorum. Defalarca kendilerine başvuruda bulundum.
Çözüm üretemediler. İş, içinden çıkamayacağım bir hale geldi. Devlet hastanesine gidip, durumu anlattım. Bu tedavi yüzünden boynumdaki izin 30 yıl geriye gittiğini belirtip, tedavi için sürecin meşakkatli olduğunu söylediler.
Özel hayatımı, iş hayatımı etkiledi. Psikolojik sorunlar yaşıyorum. Bu konu yüzünden psikiyatrik ilaç kullanıyorum. Hayallerim vardı ancak başarılı olamıyorum. Mağduriyetimin giderilmesini istiyorum.”
Avukat Serap Demir ise davanın olumlu sonuçlanacağını beklediklerini söyledi.

HASTANEDEN AÇIKLAMA
Konuya ilişkin hastaneden yapılan yazılı açıklamada ise şu ifadeler kullanıldı:
“Suat Barman isimli hasta 35 yıl önce boynunda iz oluştuğu şikayeti ile yaklaşık 2 yıl kadar önce plastik cerrahi polikliniğimize başvurmuş olup, yapılan muayenesi sonucunda dermatoloji bölümüne yönlendirilmiştir. Hastaya dermatoloji bölümünde mikrofraksiyonel cilt yenileme işlemi uygulanmıştır.
Bu işlem yapılmadan önce hastaya yapılacak olan işlemin detayları, sonuçları, iyileşme süreci, muhtemel komplikasyonlar, verilen medikal tedavileri uygulaması gerektiği, güneşten kaçınması gerektiği gibi hususlar anlatılmış ve aydınlatılmış yazılı onamları alınmıştır.
Uygulanan işlem neticesinde 35 yıldır mevcut olan izin tamamen silinmesinin mümkün olmadığı ve keloid dokunun tekrar nüksedebileceği hastaya anlatılmıştır. Hastanın işlem sonrasında uygun medikal tedavi verilmiş, tedavi süreci devam etmiştir. Hasta planlanan seanslarına devam etmemiştir.
Süreç sonunda hasta, yapılan işlemden memnun olmadığı gerekçesi ile tıp merkezimize ödemiş olduğu ücretin iadesi ile 1 milyon Türk lirası tazminat talebinde bulunmuş, talep haksız olduğu için tıp merkezimiz tarafından reddedilmiştir. Konu yargıya intikal etmiş olup dava süreci devam etmektedir.
Hastaya uygulanan tedavi ve işlem tıp bilimi kurallarına ve standartlarına uygun olarak gerçekleştirilmiştir. Tıp merkezimiz ve hekimlerimizin herhangi bir kusuru, ihmali ya da özen eksikliği bulunmamaktadır. Dava sürecinde yapılacak Adli Tıp Kurumu incelemesi neticesinde haklılığımız ortaya konacak olup konu yargıdadır.”
]]>Çipleri takılarak kayıt altına alınan köpekler, rehabilitasyon süreçlerinin tamamlanmasının ardından sahiplendirilecek.
ALTI KÖPEK SALDIRDI
Olay, 30 Mart’ta saat 19.00 sıralarında merkez Nilüfer ilçesi Demirci Mahallesi Işıklı Sokak’ta meydana geldi. İftar için fırına pide almaya giden Mesut Karagözoğlu ile oğlu Y.E.K., sokak köpeklerinin saldırısına uğradı. Karagözoğlu, oğlunu korumak için köpeklerin önüne geçerken korkan çocuk kaçarak uzaklaştı.

Köpeklere engel olmaya çalışan Mesut Karagözoğlu düştü, 6 köpek ise etrafını sarıp kendisine saldırdı. Düşmeye bağlı olarak çenesi kırılan Karagözoğlu’nun kulağı ve elleri köpekler tarafından ısırıldı.
O anlar çevredeki bir iş yerinin güvenlik kamerasına yansıdı. Karagözoğlu’nun, saldırıdan önce yolda karşılaşıp konuştuğu arkadaşının, otomobiliyle geri gelip, klakson çalmasıyla köpekler kaçtı.
İKİ AY PİPETLE BESLENECEK
Arkadaşı tarafından Uludağ Üniversitesi Hastanesi’ne kaldırılan 2 çocuk babası Mesut Karagözoğlu’nun çenesinin 2 yerinden kırıldığı, ellerinin ve kulağının parçalandığı belirlendi.

Tedaviye alınan Karagözoğlu’nun, elleri ile sol kulağına 30 dikiş atılırken, çenesinden de ameliyat oldu. Hastanede tedavisi süren Karagözoğlu’nun çene ameliyatı nedeniyle yaklaşık 2 ay boyunca pipetle besleneceği öğrenildi.
16 KÖPEK TOPLATILDI
Öte yandan olayın ardından Karagözoğlu’na saldıran 4 köpek, aynı gün Nilüfer Belediyesi Veteriner İşleri Müdürlüğü ekipleri tarafından mahalleden alınarak, Hayvan Bakım ve Tedavi Merkezi’ne götürüldü. Tasmalı olan köpeklerden 1’inin bölgedeki bir çiftliğin köpeği, diğer 3’ünün de fabrikalara ait olduğu belirlendi. Çipleri bulunmayan köpeklerin sahiplerine, İlçe Tarım Müdürlüğü’nce 3 bin 642’şer lira ceza kesileceği belirtildi.
10 GÜN SONRA SAHİPLENDİRİLECEKLER
Nilüfer Belediyesi Veteriner İşleri Müdürlüğü yetkilileri, olaydan sonraki bir hafta içerisinde bölgeden toplam 16 köpeğin alınarak merkeze getirildiğini belirtti. Karagözoğlu’na saldıran 4 köpeğin de aralarında olduğu 16 köpek, çipleri takılarak müşahede altına alındı. 10 günlük müşahede sürecinin tamamlanmasının ardından, rehabilite edilebilen köpekler, istenmesi durumunda aşıları yapılıp, kısırlaştırılarak, ‘alan koruma köpeği’ olarak sahiplendirilecek.
Köpekleri sahiplenecek olan kişilerin, Nilüfer Belediyesi Veteriner İşleri Müdürlüğü’nce verilecek çip numarasını, İlçe Tarım Müdürlüğü’ne giderek, adlarına kayıt yaptırmaları yeterli olacak. Rehabilite edilemeyecek durumda olan köpekler ise yaşamlarını barınakta sürdürecek.

“SOKAKLARA BIRAKANLARA KIZIYORUM”
Saldırının gerçekleştiği Demirci Mahallesi’nde vatandaşlar, olayın şokunu üzerlerinden atabilmiş değil. 3 senedir mahallede yaşayan Ülfet Şahin (65), köpeklerin kendisine de saldırdığını belirterek şunları söyledi:
– Mahallede bulunan başıboş köpeklerden muztaribiz. Köpeklere kızma hakkımız yok, ancak bakamadıkları köpekleri sokaklara bırakanlara çok kızıyorum. Köpekler aç kalınca veya çiftleşme dönemlerinde saldırgan olabiliyorlar. Daha önce bana da birkaç defa saldırdılar. Köpeklerin de bir suçu yok. Köpekleri önce besleyip, daha sonra serbest bırakanlara ağır cezalar verilmesi gerekiyor.
– Mahalleye yeni köpekler geldi ve bazen saldırıyorlar. Ben bile sabah namazlarına giderken korkmaya başladım. Çocuklar parkta oynamaya korkuyorlar. Biz bir çözüm bekliyoruz. Yaralanan vatandaş canının derdine düştü. İnsanlar bu konuyu değerlendirirken, kendilerini o kişinin yerine koymalı, öyle karar vermelidir.
“BARINAKLAR YETERLİ DEĞİL”
Bazı mahalleli ise bölgedeki köpeklerin tamamının toplatılmasına tepkili. Mesut Karagözoğlu’na saldıran köpeklerin, mahalleden olmadığını belirten Bilgehan İsmailoğlu, bölgede daha önce böyle bir olayla karşılaşmadıklarını savunarak şöyle konuştu:
– O gün yaşanan olayda değişik, kangal benzeri köpekler yukarıdan indiği söyleniyor. O köpekler bu mahallenin köpeği değil. Bu köpekleri birinin bıraktığını düşünüyoruz. Mahallemizde yaşayan köpekler, bizimle beraber yürüyüş yaparlar. Son dönemlerde farklı bölgelerden bırakılan köpekler, böyle olaylara neden oluyor.
– Çiftleşme döneminde köpekler daha agresif olabiliyor. Sokak köpeklerinde kısırlaştırılma yaygın değil. O gün, bir tane dişi köpek geziyordu. Diğer köpeklerin onu kıskanarak saldırmış olabileceğini düşünüyorum. Köpekler için iyileştirilmiş, güzel barınaklar yapılması gerektiğini düşünüyorum. Hayvanlar aç bir şekilde sokaklara ve ormanlara bırakılmasın. Barınakların yeterli olduğunu düşünmüyorum. Kısırlaştırma kampanyaları da bu tarz olayların önüne geçecektir.
“HAYVANLARIMIZI GERİ İSTİYORUZ”
10 yıldır mahallede baktıkları, aralarında hasta ve kanser tedavisi gören köpeklerin de olduğunu söyleyen Selmin Öztekin de şöyle konuştu:
– Bizim burada baktığımız köpeklerimiz yavruluktan beri buradalar. Biz barınağa başvurduk ve onları geri almak istiyoruz.
– Olayın olduğu gün, burada bulunan tüm köpekler toplandı. Hasta ve kanser tedavisi gören köpeklerimiz var. Biz hayvanlarımızı geri istiyor ve mücadelemizi veriyoruz. Burada yaşamayan bir köpek yüzünden, diğer köpeklerin cezalandırılmasını istemiyoruz.
]]>2 NİSAN DÜNYA OTİZM FARKINDALIK GÜNÜ
2 Nisan, Birleşmiş Milletler tarafından 2008 yılında otizm konusunda farkındalık yaratmak ve otizm ile ilgili sorunlara çözüm bulmak amacıyla “Dünya Otizm Farkındalık Günü” olarak ilan etti.
OTİZM FARKINDALIK GÜNÜ TARİHÇESİ
2 Nisan, tüm dünyada otizm konusunda farkındalık yaratarak otizmden kaynaklanan sorunlara çözümler yaratmak amacıyla, 2008 yılında Birleşmiş Milletler tarafından “Dünya Otizm Farkındalık Günü” olarak ilan edildi. Her yıl, “Otizm Farkındalık Ayı” olan Nisan ayı boyunca dünya genelinde otizmin sorunlarını ve çözümleri konuşuluyor, araştırmaların teşvik edilmesi ve erken teşhisle tedavinin yaygınlaştırılması hedefleniyor.
OTİZM NEDİR?
Otizm spektrum bozukluğu, doğuştan gelen ya da yaşamın ilk yıllarında ortaya çıkan, diğerleriyle iletişim kurmayı zorlaştıran ve engelleyen, karmaşık bir nöro-gelişimsel bozukluk olarak tarif edilir.

OTİZM SPEKTRUM BOZUKLUĞU BELİRTİLERİ
Otizm en erken 8 aylıkken bulgu verir. 18 aylıkken testlerle tarama yapıldığında sonuç alınır. Güvenilir bir klinik tanı için 3 yaşı bitirmesi beklenmelidir. Göz teması, seslenildiğinde dönüp bakması ve işaret etmesi normal gelişim açısından önemlidir. Belirtileri otizmle karışan hastalıklar vardır. Özellikle dil sorunlarının bazı formları örtüşür.
– Göz kontağı kuramama,
– Yaşıtlarıyla arkadaşlık kuramama,
– Diğerleriyle eğlence, ilgi veya başarıyı paylaşmaya karşı ilgisizlik,
– Empati eksikliği. Otistikler, diğerlerinin acı ve üzüntü gibi duygularını anlamada zorluk çekebilirler,
– Konuşmayı öğrenememe veya konuşmada gecikme. Otistiklerin % 40’ı asla konuşmaz,
– Sohbet etmeye başlamada zorlanma ya da başlamış bir konuşmayı sürdürmede zorlanma,
– Kalıplaşmış veya sürekli tekrarlanan konuşma,
– Aynı şeyleri yapmakta ısrar, rutine sıkı bağlılık,
– Duyusal az veya çok uyarılma,
– Dinleyicilerinin bakış açısını anlamada zorlanma. Örnek vermek gerekirse, karşısındaki kişinin yaptığı espriyi anlamayabilir. Kelimeleri algılayıp anlar ama ima edileni anlayamaz.
OTİZM SPEKTRUM BOZUKLUĞU ÇEŞİTLERİ
Üç tip otizm spektrum bozukluğu vardır:
Otizm
Buna bazen “klasik” otizm denir. “Otizm” kelimesini duyunca çoğu insan böyle düşünüyor. Otistik bozukluğu olan kişilerde genellikle önemli dil gecikmeleri, sosyal ve iletişim sorunları ve sıra dışı davranışlar ve ilgi alanları vardır. Otistik bozukluğu olan birçok kişi de zihinsel engellidir.
Asperger Sendromu
Asperger sendromu olan kişilerde genellikle daha hafif otistik bozukluk belirtileri vardır. Sosyal zorlukları, sıra dışı davranışları ve ilgileri olabilir. Ancak, genellikle dil veya zihinsel engellilik sorunları yoktur.
Yaygın Gelişimsel Bozukluk
Buna bazen “atipik otizm” veya PDD-NOS denir. Otistik bozukluk veya Asperger sendromu için bazı kriterlere uyan, ancak hepsine uymayan kişilere atipik otizm teşhisi konulabilir. Bu insanlar genellikle otistik bozukluğu olanlara göre daha az ve daha hafif semptomlara sahiptir. Belirtiler sadece sosyal ve iletişim sorunlarına neden olabilir.
OTİZM TEDAVİSİ
Şu anda otizm spektrum bozukluğu (OSB) için tek bir standart tedavi yoktur. Ancak semptomları en aza indirmenin ve yetenekleri en üst düzeye çıkarmanın birçok yolu vardır. OSB’li kişiler, uygun tedaviler ve müdahalelerle, tüm yeteneklerini ve becerilerini kullanma şansına sahip olurlar.
En etkili tedaviler ve müdahaleler her insan için genellikle farklıdır. Bazı durumlarda, tedavi otizmi olan kişilerin normal insanlar gibi yaşam sürmesine yardımcı olabilir. Bu amaçla davranışsal eğitim ve özel terapiler uygulanır. Uygulanacak tedavinin aileye uygun olması da önemlidir. Konuşma terapisi, motor yetenekleri artırmaya yönelik terapiler, sosyal ileşim becerisini kazandırmaya yönelik terapiler uygulanan tedaviler arasındadır.
İlaçlar, depresyon, dikkat eksikliği-hiperaktivite, obsesif kompulsif bozukluk gibi otizme eşlik eden durumlarda kullanılabilir.
İLK BELİRTİLERİ GÖZDEN KAÇIRMAYIN
Çocuk Nöroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Yasemin Topçu, 2 Nisan Dünya Otizm Farkındalık Günü kapsamında otizm spektrum bozukluğuna ilişkin bilgiler verdi. Doç. Dr. Yasemin Topçu, nörogelişimsel bozukluk olan otizm hastalığının nedeninin tam bilinmediğini vurgulayarak, “Otizm bebeklik çağında başlayan, çocukluk çağında da görülebilen bir hastalıktır. Otizmde genetik ve çevresel faktörlerin etkili olduğu bilinir. Genetik faktörlerin özel bir önemi vardır ama genetik kökenli olmayan da birçok otizm vakası kanıtlanmıştır. Genetik demek anne ya da babada otizm bulunması demek değildir. Çünkü DNA üzerinde nedeni bilinmeyen bir şekilde ortaya çıkan küçük farklılıklar, anne karnında çocuk gelişirken otizme neden olabiliyor. Çevresel faktörlerde otizme neden olan en önemli sebeplerden biri ise annenin gebelikte geçirdiği hastalıklar ve enfeksiyonlar başta olmak üzere kullandığı ilaçlardır” diye konuştu.
“Çevresel faktörler ve mental gerilik riski artırıyor”
Otizmli çocukların etkilendiği genetik ve çevresel faktörleri Doç. Dr. Topçu, şöyle açıkladı: “Anne karnında radyasyona maruz kalmak, anne ve babanın 40 yaş üstünde olması, erken doğum öyküsünün olması yani 35 haftadan önce ve 2.5 gramın altında doğması çevresel faktörler arasındadır. Bir diğer çevresel faktörler de yeni doğan döneminde yoğun bakımda kalma öyküsü ve kimyasal materyalin yoğun olduğu bölgelerde yaşamaktır. Cep telefonu, tablet ve televizyon gibi teknolojik iletişim araçlarına fazla maruz kalmaları ve sosyal çevreden uzak büyüyen çocuklarda özellikle bu risk faktörü otizmi tetikleyebiliyor. Genetik faktörlere sebebiyet veren durumlar ise Frajil X sendromu, tüberoskleroz gibi bazı özel hastalık gruplarıdır. Sadece mental geriliği olan hastalıklarda da otizm sık olarak görülebiliyor”.
“Konuşma geriliği ve göz temasına dikkat”
Doç. Dr. Topçu, son yıllarda yapılan çalışmalarda 40 çocuktan birinde otizm görüldüğünü ifade ederek, belirtilerini şu şekilde sıraladı: “Otizm sıklıkla 1 ila 3 yaş arasında görülür. Otizmli çocukların en çok ortaya çıkan belirtileri konuşma geriliği ve göz teması kuramamalarıdır. Hastaların 2 aylıktan itibaren başlaması gereken sosyal gülümsemesinin olmaması, agulama gibi konuşma basamaklarının gecikmesi, 1 yaşına geldiğinde çocukların anlamlı bir kelime çıkaramıyor olması, kucağa alınmaktan hoşlanmıyor olması ilk belirtiler olarak ortaya çıkıyor. Dokunmaya hiç cevap vermezler ya da aşırı tepki verirler, oyun çağına geldiği zaman yaşıtlarına ilgi duymazlar ve yaşıtlarıyla birlikte oyun oynamak istemezler. Özellikle senaryoda, oyun kurmada sorun yaşarlar ve cümle kuramazlar. Otizm dediğinizde akla gelen en önemli özellik olan sosyal ve iletişim, etkileşimde kısıtlılık olması, ortak dikkati sağlayamaması ve sosyal hayata uyum sağlayamamasıdır. Günümüzde otizm konusundaki farkındalık arttı. Çünkü aileler artık bilgiye çok kolay ulaşabiliyor ve çocuklarındaki değişimi daha erken fark edebiliyor”.
“Her çocukta belirtiler birbirinden farklı”
Her otizmli bireyin semptomlarının birbirinden farklı olduğunu belirten Doç. Dr. Topçu, “Otizm spektrum bozukluğu denmesinin nedeni belirtilerin ve semptomların farklı veya ağırlık derecesine göre sınıflandırılıyor olmasıdır. Yani bir çocukta bir tek bulgu varken bazı çocuklarda iki ya da üç bulgu olabilir. Hiçbir olgu birbirinin standardı ya da eşi değildir, farklı bulguları bir arada gösterebilir. Otizmli çocukların mental kapasitesi ne kadar iyiyse tedaviden o kadar yarar görürler. Çünkü mental yani zihinsel gerilikle otizm yaklaşık yüzde 30 ila 40 vakada birlikte olabiliyor. O yüzden de mental kapasite ve dil gelişimi ne kadar iyiyse tedaviden yarar görme ihtimali o kadar yüksek oluyor. Erken teşhis de çok önemlidir. Çocuğun durumunda bir farklılık oluştuğu anda mutlaka bir nöroloji, psikiyatr ve psikolog takibinde olması gerekiyor. Fark edilir edilmez çocuğun hangi gelişim alanında gerilik varsa o yönde çocuğa uyarı verilmesi özellikle gerekiyor. Otizm spektrum bozukluğunun ana birim sırasındaki tedavisi bireysel eğitim yani davranış eğitimi ve yapılandırılmasıdır. Daha sonra gelen seçenekler ise eğer otizme eşlik eden dikkat eksikliği, davranış bozukluğu, dürtüsellik, depresyon gibi ekstra psikolojik belirtiler varsa tedavi edilmesi gerekiyor. Aynı zamanda son dönemde özellikle daha çok ön plana çıkan vitamin destekleri, Omega3 desteği, probiyotikler ve diyet uygulamaları var. Fakat vitamin ve probiyotiklerle ilgili bilgilerimiz çok kısıtlı. Ama genel olarak bir çocuğun eğer bağırsak sistemi ile ilgili kabızlık gibi bir sıkıntısı varsa, kilo almasında ve gelişiminde bir problem varsa biz bu çocukların diyetinin gözden geçirilmesini öneriyoruz. Fakat günümüzde kullanılan yoğun diyet uygulamalarının aslında otizm üzerine kanıtlanmış net bir etkisi yok. Ancak ketojenik diyetin özellikle ağır otizmi olan, davranış bozukluğu olan çocuklarda etkili olduğunu gösteren bazı bilgiler var. Özellikle bazı epilepsi türlerinin de otizm gibi belirti verebileceğini, davranış bozukluğuyla gelebileceğini ve otizm spektrum bozukluğu adı altında hasta araştırırken mutlaka nöroloji değerlendirmenin yapılması gerektiğini öneriyoruz” ifadelerini kullandı.
]]>Binanın yıkılması ile birlikte enkaz altında kalan Büyükardıç, 48 saat sonra kurtarılıp hastaneye kaldırıldı.
9 ay hastanede tedavi gören Büyükardıç’ın, üzerine kolonların düşmesi nedeniyle sağ kolu ve sağ bacağı ampute edildi.
KENDİSİ GİBİ ENGELLİ BİREYLERE HİZMET EDİYOR
Proteziyle uzun süre çalışan Büyükardıç, tedavisinin dışında gösterdiği gayret sayesinde kısa sürede günlük işlerini tek başına yapmaya başladı.
Büyükardıç, tedavisinin ardından Gaziantep’e geldi ve mesleğine Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Ortez-Protez Uygulama Merkezi’nde yeniden başladı.
Depreme Kahramanmaraş’ta klinik olarak da kullandığı evinde yakalandığını anlatan Zeynep Büyükardıç, “İki gün enkaz altında kaldım. Depremde sağ kol ve sağ bacağımı kaybettim. Tedavi sürecinde 9 ay hastanede kaldım. Hastaneden çıktıktan 2 ay gibi bir süre sonra burada işe başladım.
Mesleğimi ve çalışmayı çok özlemiştim. Mesleğimi yapıyor olmak özgüvenimi yeniden yerine getirdi. Çünkü ampute olduktan sonra evde oturmak bağımlı hale gelmek çok zor bir şey. Yeniden hayata katılmak, çalışmak, ekonomik özgürlüğümü elime almam çok önemliydi’ dedi.

‘BİR GÜN GERÇEKTEN İNSANIN BAŞINA GELEBİLİYORMUŞ’
Depremden önce engelli bireylere de hizmet verdiğini dile getiren Zeynep Büyükardıç, bunun bir gün gerçekten her insanın başına gelebileceğini anladığını belirterek, şöyle konuştu:
“Ben depremden önce pediatri alanında çalışıyordum. Engelli çocuklarla 8 yıl çalıştım. Her zaman; ‘Hepimiz bir engelli adayıyız’ derdim. Ama buna inanarak söylediğimi düşünmüyorum. Ve şu anda herhangi bir engeli olmayan insanlar da buna inanmayarak söylüyor.
Ama bir gün gerçekten insanın başına gelebiliyormuş. Ben bunu yaşadım, gerçekten çok ağır bir deneyim oldu. Ampute hastalarla da çalıştığım dönem oldu. Engelli hastalarla çalıştığımdan benim için zorlukları aşmak bir görev gibi geliyordu.
İnsanların bakış açısı değişebiliyor bu duruma karşı. Ampute olmuş bireylerin engelli birisinin yani benim tedavi edip edemeyeceğim yönünde şüpheye düşeceklerini düşünmüştüm. Ama tam tersi oldu. Çünkü ben onları anlıyorum onlar beni anlıyor.
Ben onlar için bir rol model teşkil ediyorum. Bir birimimizi çok iyi anlıyoruz. Onlardan daha önce protez kullanmaya başladığım için protezle ilgili yaşanabilecek problemi önceden deneyimlediğim için her şeyi daha önceden öngörebiliyorum ve ona göre tedaviyi şekillendirebiliyorum.”

‘EN ÇOK KOŞUŞTURMAYI ÖZLEDİM’
Depremden önce çok sosyal bir yaşamı olduğunu anlatan Büyükardıç, geçmişe dair en çok özlediği şeyin koşuşturmaca olduğunu söyledi.
Hayatın her zorluğa rağmen devam ettiğini ve herkesin bir şekilde ayağa kalkması gerektiğini aktaran Büyükardıç, sözlerini şöyle tamamladı:
“Depremden önce çok fazla hareketli bir insandım. Bağımsız yaşıyordum. Depremden sonra tabi ki bu protez sizi ister istemez yavaşlatıyor. Ben en çok koşturmayı özlüyorum. Rahatça hareket edebilmeyi özlüyorum. Şimdi her şeyi düşünmek zorunda kalıyorsun.
Bir yere gittiğinizde kafeye, arkadaşınızın evine gittiğinizde merdiven var mı asansör var mı diye düşünmek zorunda kalıyorsunuz. Eskiden hiçbir şey düşünmeden yaşamanın yanında şimdi her şeyi düşünerek yaşamak biraz zor. Açıkçası benim de hayattan vazgeçtiğim dönemler oldu.
Çünkü biz çok zor bir travma atlattık. Ama biz eğer çabalamazsak motive etmezsek açıkçası kimse bizi ayağa kaldıramaz. Ne en iyi doktorlar ne aile ne en iyi protez ne de en iyi fizyoterapist kimse bizi ayağa kaldıramaz biz çabalamadığımız sürece.
Bence hayata tutunmak için kendimizi motive etmeliyiz. Kaldığımız yerden devam etmemiz gerekiyor. Birilerine bağımlı olmak yerine bağımsız olmak için yeniden kendilerini motive edip yürümeye başlamak gerekiyor.
Sonrasında her şey o kadar güzel gelişiyor ki yeniden işe başlayabiliyorsunuz, evlenebiliyorsunuz, çocuk sahibi olabiliyorsunuz. Bunların hiçbiri imkansız değil. Her şey daha güzel olabiliyor. Bu yüzden hayata küsmemek lazım.”
]]>Prof. Dr. Cengiz Kuday
BİRÇOK NEDENİ VAR
Boyunfıtığı riskini artıran nedenler şöyle sıralanabilir:
– 40 yaş ve üzerinde olmak (Bu yaşlarda daha sık karşılaşılır),
– Kadın olmak (Çünkü kadınların boyun kasları erkeklere nazaran zayıftır.)
– Boynu zorlayacak kadar ağır yük kaldırmak,
– Baş seviyesi üzerinde işlerde çalışmak,
– Bilgisayar başında çalışırken uzun zaman aynı pozisyonda kalmak,
– Telefonu omuz ve baş arasında sıkıştırarak konuşmak,
– Çok sayıda ya da kalın bir yastıkla uyumak,
– Televizyon izlerken başı kanepenin koluna yaslamak ve bu şeklide uyuyakalmak,
– Başın aniden aşırı bir şekilde geriye çekilmesi de önemli bir nedendir. Örneğin arabada ani bir fren neticesinde baş ve boynun arkaya sallanması, dişçi ya da kuaför koltuğunda başın aşırı şekilde arkaya çekilmesi, yüksek bir yerden bir şey alırken baş ve boynun aniden geriye gitmesi, tıraş olurken ya da şişeden su içerken boynun çok fazla arkaya eğilmesi boyun fıtığını tetikleyebilir.
HASSAS BiR BÖLGEDiR
Boyun fıtığı da bel fıtığında gördüğümüz bel ve bacak ağrılarına benzer. Boyun fıtıklarında da boyun, sırt bölgelerinde başta kollar olmak üzere şikayetler görürüz. Aynı bel bölgesinde olduğu gibi boyun bölgesindeki omurga kemikleri arasında bir nevi amortisör görevi yapan disk dediğimiz oluşumlar vardır. Boyun travmalara açık ve kolayca incinen bir bölgedir. Değişik şekilde klinik bulgular verebilir. Omuz, boyun ve kollarda ağrı, uyuşma, karıncalanma ve kuvvet kaybı gibi klinik şikayetler olur.
NE ZAMAN GEÇ KALINMAMALI?
Eğer fıtıklaşma ve kemik daralması orta hatta ise ciddi olaylara sebep olabilir. Örneğin; kişi şöyle bir ‘başımı öne veya arkaya eğdiğim zaman kol ve ellerimde elektriklenme oluyor’ diyorsa bu çok özel ve acil bir durumdur. Bu baskılar uzun sürerse omuriliğin kendisinde geri dönüşü olmayan myelopati dediğimiz bozukluklara sebep olur. Bu durum da ileri derecede nörolojik bozuklara yol açarak yürümede, kolları hareket ettirmede zorluklara ve zamanla felce doğru bir gidişe zemin hazırlayabilir.
BAŞKA HASTALIKLARLA KARIŞTIRILABİLİR
Boyun fıtığı düşünülen hastaların hepsine farklı tanı metotları ile yaklaşmak şarttır. Bunlar röntgen, EMG, MR’dır. En önemlisi iyi bir muayene ve nörolojik değişikliklerin değerlendirilmesidir. Çünkü boyun fıtıkları; akciğer tümörleri, omurilik tümörleri, doğumsal anormallikler ve fibromiyalji gibi farklı hastalıklarla karıştırılabilir.
TEDAVİ YOLLARI
Boyun fıtığında yüzde 60-70 konservatif tedaviler uygulanır. İlaç tedavileri: Antienflamatuar ilaçlar, kas gevşetici ve ağrı kesici ilaçlar. Fizik tedavi: Traksiyon ve diğer fizik tedavi metodları-ağrı tedavisi. Cerrahi: İlaçlar ve fizik tedavi fayda sağlamıyorsa, ciddi güç-his kaybı ve dayanılamayacak ağrılar mevcutsa cerrahi düşünülür. Cerrahi 70’li yılların başından beri çok değişik metotlarla yapılabilmektedir ve gelişen teknoloji ve cerrahi yöntemlerle hasta kısa zamanda şifa bulunur.
]]>Hem moralini yüksek tutan hem de tedavilerini aksatmayan Merve Yıldırım, 2010 yılında lösemiyi yendi. Tedavisi boyunca ev ve hastane arasında mekik dokuyan Yıldırım, hemşirelerin yaklaşımından etkilenerek onları idol olarak gördü.
2013 yılında Akdeniz Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi’ni kazanan Merve Yıldırım, 2017’de başarıyla mezun olarak hemşire oldu.
KPSS ile Akdeniz Üniversitesi’ne atanan Yıldırım, 2017 yılı ekim ayından itibaren Çocuk Hematoloji ve Onkoloji Kliniği’nde hemşirelik yapmaya başladı.
Kendisi gibi kanser tanısı alan çocuklara yaşadığı deneyimleri anlatıp tedavisini yapan hemşire Yıldırım, kanserli çocukların umudu oldu.
“LÖSEV’İN SAYFASINDA İYİLEŞME ORANININ YÜZDE 90-95 OLDUĞUNU ÖĞRENDİM”
14 yaşındayken lösemi tanısı aldığını hatırlatan Merve Yıldırım, yaşadığı zorlu süreci anlattı.
Başlarda hastalığını bilmediğini belirten Yıldırım, “Annemler, sadece kanımda mikrop olduğunu söylemişti. 2 ay sonrasında eve gittiğimde tesadüfen Google’da hastalığı arattım. Kanser olduğumu öğrendim. Tesadüfen karşıma LÖSEV’in sayfası çıktı.
Orada hastalığımın adı, evreleri, yaşam ve kurtulma şansı gibi bilgiler mevcuttu. Yüzde 90-95 iyileşme oranı olduğunu, çocukluk çağı en çok görülen kanserlerden biri olduğunu öğrenince rahatladım. Sadece ‘Kanser olduğumu neden söylemediniz’ diye aileme ağladım.
Sonrasında ‘Ben öleceğim, başıma şu ya da bu gelecek’ diye çok fazla düşünmedim. Tedavi olduğum dönemde kaybettiğim arkadaşlarım oldu. Birlikte aynı odada kaldığım, vefatını öğrendiğim çocuklar oldu. Bu süreç insanı ister istemez etkiliyor ama ben ‘Başaracağım. Bu işin üstesinden geleceğim. Ben bu kanseri yeneceğim’ demiştim. Nitekim dediğim gibi oldu. 2 yıl yoğun tedavi sonucunda her şey temiz çıktı” dedi.

‘SÜRECİ ATLATMAYI MORALE VE BESLENMEYE BORÇLUYUM’
Düzenli periyodlarla hala tetkiklerini yaptırdığını aktaran Yıldırım, “Kendi birimimde çalıştığım için en ufak hasta olsam kan veriyorum. Tedaviden sonraki ilk 5 yıl çok önemli. 5 yıl en ufak bir şeyde ‘başa mı döndük’ diye süreçler oluyor ama her geçen yıl bu süreci aza indirdiğimi düşünüyorum. Hayata daha pozitif bakıyorum. Ergenlik dönemimde ilaçların etkisiyle sinirli oluyordum, ama isyankar tavrım olmadı. Onlar ne derse onu yaptım. Hem doktorların hem de ailemin sözünden çıkmadım. Hocam, ‘Bu hastalığın yüzde 50’si moralse, yüzde 50’si de kesin beslenme’ dedi. Bu süreci atlatmayı morale ve beslenmeme borçluyum” diye konuştu.
‘HİKAYEMDEN ÇOK ETKİLENİYORLAR’
Çocuk Hematoloji ve Onkoloji Kliniği’ne gelen çocuklarla sık sık konuştuğunu aktaran Merve Yıldırım, “Başta damar yolu açtırmıyor, kolunu uzatmıyor, yardımcı olmuyorlar. Birebirken ‘Ben de böyle şeylerden geçtim. Bunları yaşadım. Seni gayet iyi anlıyorum. Çok haklısın senin yanındayım’ diye yaklaşıyorum.
Çocuklar ve özellikle anneler benim hastalık geçirdiğimi, bu bölümde çalıştığımı öğrenince hikayemden çok etkileniyorlar. Umutsuzluğa, kararsızlığa düştüklerinde hemen onları telkin etmeye çalışıyorum. Onlar da çok mutlu oluyor. Karşılarında tedavisi bitmiş iyileşmiş, bu mesleğe kendisini adamış birini görüyorlar. Çocuklara umut olmak, şifa vermek için buradayım” diye konuştu.

HEM HASTALARA UMUT OLDU HEM DE ANNE
Tedavi gördüğü sırada Birsen ve Hayriye hemşireleri idol olarak gördüğünü aktaran Merve Yıldırım, “Ben inat ettim. Bu işin en ustası, en üstü neyse onu olacağım dedim. 2013’te Akdeniz Üniversitesi Hemşirelik Fakültesini kazandım. 2017’de mezun oldum. 1 ay sonra hastanenin ataması vardı. KPSS ile buraya atandım. Ekimde işe başladım. Yüksek lisansımı da yaptım.
Akademiye geçsem olurdu ama hastalardan kopmayı içim el vermedi. Birebir hastayla çalışmak çok başka bir duygu. Hastalara umut oluyorum. Elimden geldiğince onlara yardımcı olmaya çalışıyorum. Sonraki hayatımda evlendim. 2 yaşında bir kızım var. O da gayet iyi ve sağlıklı, mutlu” dedi.
‘ASLA PES ETMESİNLER’
Kendisi gibi kanser olan çocukların ve ailelerinin asla pes etmemesi gerektiğini vurgulayan Merve Yıldırım, “En önemlisi moral. ‘Ben bunu başaracağım, bunu yapacağım’ desinler. Gerçekten zorlu bir süreç. En önemlisi morali yüksek tutması. Tedaviyi reddetmemesi, bütün denilenleri yapması.
Ben kendimi su içmeye, yemek yemeye zorluyordum. Çünkü insan su içmek, yemek yemek bile istemiyor. O dönemde zaten psikolojin alt seviyede oluyor. Asla pes etmesinler. Kanser bizden büyük değil, biz kanserden büyüğüz” diye konuştu.
]]>Yiğit, tedavisi süresince kendisi gibi kanser hastası kadın ve çocuklara umut olmak için deneyimlerini çeşitli seminerlerde ve platformlarda aktardığını belirtti.

“İYİ Kİ ÖĞRETMENİM”
Deneyimlerini aktararak iyileştiğini dile getiren Yiğit, öğrencilerinin enerjisinin de kendisini hep zinde tuttuğunu belirterek “İyi ki öğretmenim” dedi.
Kanser tedavisinin uzun ve zorlu bir süreç olduğunu ifade eden Yiğit, aktif olarak kemoterapi ve radyoterapi süreçlerinin bittiğini, hastalığının kontrol altına alındığını anlattı. Ama vücudunun hâlâ kitle ürettiğini belirten Yiğit, uzun süreli tedavi alırken damar yolu bulunamadığı için göğsüne port takıldığını söyledi.

“YARALANDIĞIM YERDEN İNSANA ULAŞTIM”
Kanserin zor bir hastalık olduğunu ifade eden Yiğit, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Uzun süre kemoterapi gördüm ve tedaviye yanıt vermedi. Çok sayıda uzun ameliyat geçirdim. Kemoterapilere devam ettim. Çok düşüp ağladığım zamanlar oldu. Ama beni şifalandıran zamanlar bunlardan daha fazlaydı. Yaralandığım yerden insanlara ulaştım. Kanser zor bir hastalık, yaralandığınız yerden birilerini şifalandırabiliyorsunuz. Bu bana çok iyi geldi. Köylere gittim. Oradaki kadınlara meme kanserini anlattım. Beslenmenin ne kadar etkili olduğunu anlattım. Sonra yolum LÖSEV’e çıktı. Ege Üniversitesi ile internet üzerinden seminerler yaptık. LÖSEV’in çeşitli toplantılarına katılıp hayatımı anlattım. Kendi yaşamımdaki kesitlerle kadınlara ilham olmaya çalıştım. Gittiğim her yerde yolum bir kanserli kadınla kesişti. Zor bir tedavinin sonucunda her şey kontrol altına alındı. Okula gelir gelmez öğrencilerimle harika bir LÖSEV Kulübü kurdum. Milli Eğitim’e bağlı okullarda bunun muadili yok.”

“SAÇLARIM DÖKÜLÜNCE ÇIPLAK KALMIŞTIM”
Kemoterapi nedeniyle saçları döküldüğünde kendisini kötü hissettiğini belirten Yiğit, “İsteğim dışında saçlarımı alıp götürdüler. Bu benim için çok trajikti. Çıplak kalmıştım. Bütün kadınlığım gitmişti sanki. Kanser sürecinde saçları dökülen tüm kadınlar bu duyguyu hissediyor. İnsanların bana, ‘Kökü sende’ demesi beni daha çok yaraladı. Kökünün bende olduğunu biliyorum. Ama saçlarımı bırakmanın yasını tutarken bunun insanlar tarafından küçük görülmesi beni çok rahatsız ediyordu” ifadelerini kullandı.

“ÇOCUKLARA SARILMAK BENİ İYİLEŞTİRDİ”
Tedavisinde başarıya ulaşmanın, ilaçların yanı sıra yürüttüğü faaliyetlerle de ilgili olduğuna dikkati çeken Yiğit, “Yürüttüğüm faaliyetler tedavinin başarıya ulaşmasında yüzde 100 etkili oldu. Vücudunuzda salgılanan her şey sizi iyileştirmeye ya da daha kötü yapmaya hizmet ediyor. Bunları yaptıkça iyileştim. O çocuklara sarılmak beni iyileştirdi. Portum var. Tedavileri buradan alıyorum. Damarlarımız bir süre sonra duvar gibi sertleşiyor. İğne o vücuda damar yoluna giremez oluyor. Damarlarım sertleşince parmak aralarımdan ve daha bir sürü yerden damar bulma denemeleri yaşadım. Sonra port taktırdım. Benim gibi kanser hastası ve portlu birini gördüğümde ‘port kardeşliği’ diyorum. Özellikle çocuklar çok mutlu oluyor” dedi.

Kadın olmanın hem çok güzel hem de çok ağır olduğunu kaydeden Yiğit, bu sürede 3 kızını düşünüp üzüldüğünü belirterek şu ifadeleri kullandı:
“Anneyim. Anne olmasam bile içimdeki kadın o kadar güçlü ki. Kadına ses verip sarıp sarmaladığınız sürece aşamayacağı hiçbir şey yok. Bir kadın diğer bir kadını severse bu dünya kurtulacak. Öğrencilerimin enerjisi de beni zinde tuttu. Meslek hayatımda öğretmekten çok hep öğrendim. Onlar bana çok şey öğretti. İyi ki öğretmen olmuşum. Onlar yarın hayata katıldıklarında benden duyduklarını başkalarına aktaracak. Bu da benim en büyük mirasım olacak.”
]]>Annelerinin ellerini bir an olsun bırakmayan iki kardeş, özellikle sahilde gezmeyi, parklarda oynamayı, tiyatro ve sinemayı, ebru kursuna gitmeyi seviyor.
Şehit Kübra Doğanay İmam Hatip Ortaokulu 8’inci sınıf öğrencisi İremsu ve 5’inci sınıfa kayıtlı Zeynep, evde eğitim imkanından yararlanıyor, hayatlarını kolaylaştıracak fizik tedavi süreçlerine katılıyor.
Galatasaray taraftarı olan kız kardeşler, aldıkları davet üzerine geçen ay Florya Metin Oktay Tesisleri’nde Mauro Icardi hariç futbolcularla buluştu, sarı kırmızılıların 18 Ocak’ta Ziraat Türkiye Kupası’ndaki Ümraniyespor maçını locadan izledi.

“Sabırsızlıkla Icardi ile buluşmayı bekliyorum”
İremsu Arslan, ebru ve resim yapmayı çok sevdiğini, özellikle resimde kendisini geliştirmek istediğini söyledi.
Galatasaraylı futbolculardan imza aldıklarını, fotoğraf çektirdiklerini belirten İremsu, “Antrenmanlarını izledik. Sonra bizi maça davet ettiler. Gittik ve maçı izledik. Sabırsızlıkla Icardi ile buluşmayı bekliyorum” dedi.
Tülay Arslan da 17 yaşındaki kızı Rümeysa’nın herhangi bir sağlık sorununun olmadığını ancak İremsu ve Zeynep’in erken yaşlanma hastalığına yakalandığını anlattı.
İremsu’ya progeria tanısının 3 yaşında konulduğunu dile getiren Arslan, şöyle devam etti:
“Tanı konulduğunda Zeynep’e hamileydim. Aklıma gelen ilk soru, ‘Ya karnımdaki bebeğimde de aynı hastalık çıkarsa?’ oldu. Nedeni bilinmiyor, araştırmalar sonucunda tedavisi de yok. ‘Bu çocuklar için hiçbir şey yapılamaz. Normal bir çocuk gibi hayatını idame ettirecek. Sadece her ay rutin şekilde getirip götüreceksiniz.’ dediler.
Bursa’da ilk vaka olarak İremsu geçiyor. İremsu’ya tanı konulduktan sonra gelişimi iyi olan Zeynep’i de kontrollerden geçirdiler. Yapılan testte küçük kızımın da progeria hastalığına yakalandığı ortaya çıktı. Daha sonra tedavilerine İstanbul’da devam edildi.”

“Fizik tedavi sonucunda çok büyük gelişimimiz var”
Arslan, İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesindeki tedavinin ilk yılını bitirdiklerinde gelişimlerinin iyi olmasından dolayı kızlarının aynı hastalığa yakalanmış çocuklar arasında en iyi vakalar arasında görüldüğünü aktardı.
Hayata dört elle sarıldıklarını vurgulayan Arslan, “Çok şükür zihinsel bir engelimiz yok hatta yaşıtlarından daha olgunlar, daha iyi seviyedeler. Oyun oynayabiliyor, ihtiyaçlarını karşılayabiliyorlar. Biz bu 10 yıl içinde çok şeye şahit olduk.
Her halimize şükrediyoruz. Çocukların kaliteli bir hayat sürebilmeleri için elimizden geleni yapıyoruz. 10 yıldır fizik tedavi alıyoruz. Fizik tedavi sonucunda çok büyük gelişimimiz var. Çünkü denge problemlerimiz çok vardı” diye konuştu.
Eskiden okula gidebilen kızlarının riskli olduğu için şimdi evde eğitim aldığı bilgisini veren Arslan, ebru, resim, konser, sergi, tiyatro, sinema gibi çok etkinliklere katıldıklarını, bunun onları çok mutlu ettiğini belirtti.
Arslan, İremsu ve Zeynep’in mutluluğu için her türlü çabayı sarf ettiklerini sözlerine ekledi.
Kardeşlere eğitim veren İngilizce öğretmeni Tarık Yele ve Türkçe öğretmeni Esra Balkan, onlarla iyi vakit geçirdiklerini, anne Arslan ve çocuklardan çok şey öğrendiklerini ifade etti.
Fizyoterapist Durukan Acar ise 5 yıldır İremsu ve Zeynep’le ilgilendiğini, kardeşlerin başarılı şekilde bedensel eğitimlerine devam ettiklerini bildirdi.
]]>Ulusal Sağlık ve Bakım Mükemmelliği Enstitüsü’ne (Nice) göre androgenetik alopesi veya erkek tipi kellik, 30 yaşın altındaki erkeklerin yüzde 30’unu ve 70 yaşın üzerindeki erkeklerin yaklaşık yüzde 80’ini etkiliyor.
Pekin’deki Tsinghua Üniversitesi’nde yakın zamanda yapılan bir araştırma, şekerli içecekler tüketen genç erkeklerin, kellik yaşama olasılıklarının daha yüksek olduğunu buldu. Araştırmacılar şeker alımı ile erkek tipi saç dökülmesi arasında bir ilişki olduğunu gördüler.
Bu alanda uzman isimlerden biri olan Anabel Kingsley de birçok genç erkeğin saç dökülmesini son derece üzücü bulduğunu söylüyor:

“Arkadaşlarıyla fotoğraf çektirmeyi reddeden birkaç genç adamla karşılaştım, erkeklerle dalga geçmek daha kabul edilebilir olduğu için bu konuda onlarla dalga geçiliyor. Gülüyorlar ama sonra özel olarak gerçekten bu konuda içlerine kapanıyorlar. Depresyona giren genç adamlarla tanıştım. Mesela; bir adam yüzmeyi sevdiği halde yüzmeyi reddetti çünkü saçları ıslandığında kelliği daha belirgin hale geliyordu.”
Kingsley’e erkek tipi saç dökülmesinde yaşam tarzının nasıl bir rol oynadığı sorulduğunda ise genetiğin bu durumun arkasında olduğunu ancak yaşama şeklimizin sorunu daha da kötüleştirebileceğini söylüyor.
İşte saç dökülmesini hızlandıran etkenler:
1. STRES
Kingsley, kronik devam eden stresin tüm sistem üzerinde tükenici bir etkiye sahip olduğunu ve daha çok geçici saç dökülmesi durumlarıyla ilişkili olduğunu, ancak erkek hormonları üzerindeki etkisinin saç ve saç derisini etkileyebileceğini söylüyor: “Stres büyük bir sorun. Her yaştan erkek stresli olabilir, özellikle de gençken. Erkek tipi kelliğin tetikleyicisi testosteron üretimidir. Stres, testosteron düzeylerini artırabildiği gibi saç derisi sağlığını da etkileyerek kepek olasılığını artırabilir. Kepek de kellik oluşumunu hızlandırabilir; kafa derisindeki fazla miktardaki maya, çok fazla cilt yenilenmesine neden olur ve bu da günlük saç dökülmesini artırır.”
2. KÖTÜ BESLENME
Kingsley, özellikle genç erkeklerde kötü beslenmenin olumsuz etkilerinin görüldüğünü belirtiyor: “Özellikle üniversitede çok iyi beslenmediklerinde ya da hiç yemedikleri ve içki içmedikleri zaman ortaya çıkan beslenme eksikliklerini çok sık görüyorum. D vitamini eksikliği yaşayan ve takviye alma konusunda bilgisi veya farkındalığı olmayan genç erkeklerde daha da yaygın.”
Kingsley, ayrıca çok fazla alkol tüketiliyorsa, B12 vitamini eksikliği yaşanıyor olabilir.
3. ÇOK FAZLA EGZERSİZ YAPMAK
Kingsley, aşırı egzersiz yapmanın saç dökülmesini artıracağını söylüyor. Çok fazla egzersiz, vücut üzerinde bir tür stres etkisine sahiptir.
Çin’deki Central South Üniversitesi’nde yakın zamanda yürütülen bir araştırma, düzenli olarak 60 dakikalık egzersizin erkek tipi kelliğin ilerlemesini geciktirmeye ve semptomları iyileştirmeye yardımcı olduğunu buldu. Ağırlık çalışması testosteronu artırabilir ve bu da erkek tipi kelliğin ilerlemesine neden olabilir, ancak Kingsley bu artışın geçici olduğuna dikkat çekiyor.

TEDAVİ İÇİN…
Erkek tipi kellik için Kingsley, ilaç ve hormon tedavisi kombinasyonuyla çok olumlu sonuçlar görüldüğünü söylüyor: “Tedaviye ne kadar genç yaşta başlarsanız o kadar etkili olur. En iyi tedavinin minoksidil ve hormon tedavisi olduğunu düşünüyoruz.”
Ayrıca Kingsley, erkeklerde kadınlık hormonlarının genel dengeyi etkilemediğini de vurguluyor.
Kingsley, ayrıca en etkili tedavilerin reçeteli D vitamini, UV tedavisi, steroid enjeksiyonları (dermatologdan alınan) ve bağışıklık sistemine yönelik ilaçlar olduğunu söylüyor. Ve ilaçların doktor reçetesi ve takibiyle kullanılması gerektiğine dikkat çekiyor.
]]>
İşte Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Kaynak Selekler’in bu sorularıma verdiği yanıtlar:
143 iLAÇ ÜZERiNDE ÇALIŞILIYOR
Alzheimer’ın bugünkü tedavi hedefleri, başlangıcını önlemek, geciktirmek, ilerlemeyi yavaşlatmak, bilişi geliştirmek ve hastalığın davranışsal bozukluklarını azaltmaktır. Alzheimer tedavisi için 25 Ocak 2022 itibarıyla 172 klinik çalışmada 143 ilaç bulunuyor. Bu ilaçlar içinde hastalığı değiştiren (modifiye eden) tedaviler, aday tedavilerin yüzde 83,2’sini temsil ediyor. Alzheimer’ı değiştiren (modifiye eden) ilaçlar, hastanın kendi bağışıklık sistemini uyaran monoklonal antikorları içerir. Hastalığa neden olduğu ileri sürülen ve beyinde biriken toksik beta amiloide karşı monoklonal tedavi, Alzheimer tedavisindeki çok önemli yaklaşımlardan biridir. Monoklonal antikorlar antijen olarak tanıdıkları beta amiloid proteinini beyinden temizler. Alzheimer hastalığında monoklonal antikor tedavisi 2000’li yılların başından beri denenmektedir ama maalesef ilk yıllarda birçok ilaç denemesi başarısızlıkla sonuçlanmış ve milyonlarca dolar çöpe gitmiştir. Hatta bazı ilaç firmaları araştırmalarını durdurmuştur.

BU iLAÇLAR NE KADAR ETKiLi?
Alzheimer’ı tam iyileştiren, bulguları ortadan kaldıran ve kişiyi eski sağlıklı durumuna getiren tam bir tedavi ne yazık ki henüz mevcut değil. Aslında ilaçlar 1990’lı yıllardan beri bu saydığım hedefleri kısmen karşılamaktadır. Alzheimer’ın seyrini yavaşlatmak için tasarlanan monoklonal antikorlar, bilişsel gerilemeyi yavaşlatmada yalnızca orta derecede etkilidir. Sadece erken evredeki Alzheimer hastalar için kullanılır. Hastalığı tam durdurmaları olası değildir. Demansın ilerlemesini yavaşlatırlar, kötüleşme başlamadan önce (aylar mertebesinde) hastalara zaman kazandırırlar. Diğer yandan yeni araştırmalar, Alzheimer’ın erken evrelerindeki yaşlı yetişkinlerin yalnızca küçük bir kısmının, yeni onaylanmış anti-amiloid ilaçlarla tedavi almak için uygun kriterlere sahip olduğunu göstermektedir. Yeni geliştirilen ilaçların bazı hastaların beyninde küçük kanama odakları oluşturduğu tespit edilirken, yüksek fiyatları nedeniyle de kullanımları kısıtlıdır. Ancak yine de umutsuz olmamak gerekir. Alzheimer tedavisi için dünyada yüzlerce çalışma yapılmaktadır. İnsanlık mutlaka bir gün, bu illeti tedavi edecek bir yöntem geliştirecektir. Örneğin monoklonal antikor tedavisi bu hastalık için çok ihtiyaç duyulan tedavilerin yolunu açabilir. Şimdilik Alzheimer’ın önlenmesi için, hastalığın risk faktörlerine yönelik genç ve orta yaşlarda başlanacak tedavilere ve hastalığı önleyici/koruyucu etmenlere yönelmek gerekir.
İLK İLAÇ: ADUCANUMAB
Başlangıçta çok ümit bağlanan monoklonal antikor “Aducanumab”dır. Bu insan monoklonal antikorudur ve beyinde beta amiloid plakları temizler. İlk araştırmalarda Alzheimer hastalığındaki bellek dahil zihinsel işlevlerdeki gerilemeyi önemli derecede yavaşlattığı iddia edildi. Uzun araştırma yıllarından sonra, etkisinin kesin olmamasına ve istenmeyen yan etkilere yol açmasına ve danışma panelinin ilacı onaylamamasına rağmen, Haziran 2021’de ABD Gıda ve İlaç İdaresi’nden (FDA) hızlandırılmış onay aldı. “Bu karar, ciddi hastalığı olanların ilaçlara daha erken erişmesini sağlayan hızlandırılmış onay yolu” kapsamında verildi. İlacın hastalar üzerindeki takip süresi beş yıldı. Fakat Firma, 31 Ocak 2024’te Aducanumab’ın geliştirilmesini ve ticarileştirilmesini durduracağını duyurdu ve ilacı piyasadan çekti. Hızlandırılmış onaya rağmen, klinik faydaların belirsizliği açıktı, ilaç doktorlar tarafından reçetelenmedi. Bu, Alzheimer hastalığı tedavisinde, anti-amiloid monoklonal ilaçların ilk başarısız sonuçlarından biri değildi.

iKiNCi iLAÇ: LECANEMAB
6 Ocak 2023’te, ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), Alzheimer demansı için hastalık modifiye edici tedavi olan Lecanemab’ı onayladı. Lecanemab da beta amiloid toksik proteinini hedefleyen bir monoklonal antikordur. Aducanumab ile karşılaştırıldığında amiloid-beta için daha yüksek çekime sahiptir. FDA onayı, hafif bilişsel bozukluğu ve hafif Alzheimer demansı olan erişkinlerde bilişsel düşüş ve amiloid yükü azaltmak için verildi. Lecanemab’ın da Aducanumab’a benzer yan etkileri mevcut. Ancak firma, Lecanemab’ı geliştirmeye odaklanacağını söylüyor. Ayrıca potansiyel yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesini hızlandırmayı planlıyor. Bunlar arasında beyindeki diğer toksik protein olan tau’yu hedef alan ilaçlar mevcut.
KAPIDA BEKLEYEN İLAÇ: DONANEMAB
Donanemab, diğerleri gibi bir insan monoklonal antikorudur. Bu biyolojik ilaç, beyinde mevcut beta amiloidin oluşturduğu plakları temizler. Ocak 2023’te FDA, bu ilacın ”hızlandırılmış onay” başvurusunu yetersiz güvenlik verileri nedeniyle reddetti. İlerletilen çalışmalardan sonra, firma ilacın yüzde 40 oranında etkili olduğunu açıkladı ve Donanemab’ın geleneksel onayı için 2023’ün ikinci çeyreğinde FDA’ya tekrar başvurdu. Sonuç bekleniyor.
]]>SİĞİL BULAŞIR MI, NASIL BULAŞIR?
Siğiller bulaşıcıdır ve genellikle cilt teması yoluyla bir kişiden diğerine yayılır. Siğil bulaşması için direk temas gereklidir; yani enfekte bir kişinin siğiliyle temas etmek veya enfekte kişinin temas ettiği bir yüzeye dokunmak, virüsün bulaşmasına yol açabilir. Özellikle açık yaralar, çatlaklar veya cilt tahrişleri olan bölgeler, virüsün girmesi için daha elverişli bir ortam oluşturabilir.
Siğil virüsü, genellikle yüzeylerde uzun süre hayatta kalabilir, bu yüzden enfekte bir kişinin temas ettiği bir yüzey de potansiyel olarak bulaşıcı olabilir. Siğil virüsünün yayılmasını önlemek için enfekte bölgeleri örtmek, enfekte yüzeyleri temizlemek ve kişisel hijyen önlemlerine dikkat etmek önemlidir. Ayrıca, ortak kullanılan havlular, ayakkabılar veya kişisel eşyalar gibi öğelerin paylaşımını sınırlamak da bulaşma riskini azaltabilir.
SİĞİL NEDEN OLUR?
Zayıf bağışıklık sistemi: Bağışıklık sistemi zayıf olan kişilerde siğil gelişme riski daha yüksektir.
Ciltte çizik veya yara: Ciltte çizik veya yara varsa virüsün vücuda girmesi daha kolaydır.
Nemli ortamlar: Nemli ortamlar virüsün çoğalmasını teşvik eder.
Genetik: Bazı kişilerde siğillere karşı genetik bir yatkınlık vardır.
Siğillerin belirtileri:
Küçük, etli, karnabahar benzeri büyümeler
Pürüzsüz veya pürüzlü bir yüzey
Cilt renginde, pembe veya kahverengi renk
Genellikle ağrısızdır, ancak bazen kaşıntılı veya tahriş edici olabilir.

SİĞİL NASIL GEÇER?
Siğiller genellikle kendiliğinden geçer, ancak tedavi edilmezse aylarca veya yıllarca sürebilir. Siğilleri tedavi etmek için kullanılan çeşitli yöntemler vardır, bunlara şunlar dahildir:
Tedavi Yöntemleri:
Kriyoterapi: Bu, siğili dondurmak ve yok etmek için sıvı nitrojenin kullanıldığı bir yöntemdir.
Elektrokoterizasyon: Bu, siğili yakmak için elektrik akımı kullanan bir yöntemdir.
Lazer tedavisi: Bu, siğili çıkarmak için lazer ışını kullanan bir yöntemdir.
Topikal ilaçlar: Salisilik asit veya imiquimod gibi topikal ilaçlar siğilleri tedavi etmek için kullanılabilir.
Hangi Tedavi Yönteminin Uygulanacağına Karar Verirken:
Siğilin boyutu ve sayısı
Siğilin bulunduğu yer
Hastanın yaşı ve genel sağlık durumu
gibi faktörler göz önünde bulundurulur.
Evde Tedavi:
Bazı insanlar siğilleri evde tedavi etmeyi tercih edebilir. Evde tedavi yöntemleri şunlardır:
Salisilik asit içeren bantlar: Bu bantlar siğili tahrip etmeye yardımcı olur.
Koterizasyon: Bu yöntemde siğil, kimyasal bir madde ile yakılır.
İmiquimod kremi: Bu krem, bağışıklık sistemini siğille savaşmaya teşvik eder.
Evde tedavi yöntemlerini kullanmadan önce bir doktora danışmanız önemlidir.
Siğillerin tekrarlama riski:
Siğiller tedavi edildikten sonra tekrarlayabilir. Bu, virüsün cildin derinliklerinde saklanabilmesinden kaynaklanır. Tekrarlama riskini azaltmak için şunları yapabilirsiniz:
Bağışıklık sisteminizi güçlü tutun.
Cildinizin temiz ve kuru olmasını sağlayın.
Havlu ve sabun gibi kişisel eşyaları paylaşmayın.
Siğil olan bir bölgeyi tıraş etmeyin veya ağda yapmayın.
Siğilleriniz hakkında endişeleriniz varsa veya tedaviye yanıt vermiyorsa bir doktora görünmeniz önemlidir.
]]>SİVİLCE NEDEN ÇIKAR?
Sivilce, yağ bezlerinin tıkanması, cilt hücrelerinin dökülmesi ve bakteriyel enfeksiyon gibi faktörlerin bir araya gelmesiyle oluşur.
Sivilce oluşumuna neden olan temel etkenler şunlardır:
Yağ bezlerinin aşırı yağ üretimi: Ciltteki yağ bezleri, cildi nemli tutmak için sebum adı verilen yağlı bir madde üretir. Hormonal değişiklikler veya genetik yatkınlık gibi faktörler, yağ bezlerinin aşırı sebum üretmesine neden olabilir. Fazla sebum, cilt gözeneklerini tıkayarak sivilce oluşumuna zemin hazırlar.
Cilt hücrelerinin dökülmesi: Cilt hücreleri sürekli olarak yenilenir ve eski hücreler dökülür. Ölü cilt hücreleri gözeneklerde birikerek tıkanmaya neden olabilir. Tıkalı gözeneklerde sebum birikmesi ve bakteriyel üreme sivilce oluşumunu tetikler.
Bakteriyel enfeksiyon: Ciltte doğal olarak bulunan Propionibacterium acnes (P. acnes) adlı bakteri, tıkalı gözeneklerde çoğalarak iltihaplanmaya ve sivilce oluşumuna neden olabilir.
Sivilce oluşumuna katkıda bulunan diğer faktörler:
Hormonel değişiklikler: Ergenlik, adet dönemi, hamilelik ve menopoz gibi dönemlerde hormonal değişiklikler sivilce oluşumunu tetikleyebilir.
Stres: Stres, hormon dengesini etkileyerek yağ bezlerinin aşırı sebum üretmesine ve sivilce oluşumuna neden olabilir.
Bazı ilaçlar: Kortikosteroidler ve lityum gibi bazı ilaçlar sivilce oluşumuna neden olabilir.
Yanlış cilt bakımı: Cilt tipinize uygun olmayan ürünler kullanmak veya cildi yeterince temizlememek sivilce oluşumuna katkıda bulunabilir.
Bazı yiyecekler: Şekerli ve yağlı yiyeceklerin sivilce oluşumuna katkıda bulunduğuna dair bazı kanıtlar mevcuttur.
Sivilce tedavisinde kullanılan birçok farklı yöntem vardır. Hafif sivilcelerde reçetesiz satılan topikal ürünler kullanılabilir. Daha şiddetli vakalarda ise antibiyotikler, retinoidler veya hormonal tedaviler gibi reçeteli ilaçlar gerekli olabilir.
Sivilce tedavisinde dermatoloğa danışmak en doğru yöntemdir. Doktorunuz cilt tipinize ve sivilcenizin şiddetine göre en uygun tedaviyi önerecektir.
Sivilce oluşumunu engellemek için:
Cildinizi günde iki kez, cilt tipinize uygun bir temizleyici ile yıkayın.
Yağlı ve komedojenik ürünlerden uzak durun.
Makyajınızı yatmadan önce mutlaka temizleyin.
Bol su için ve sağlıklı beslenin.
Stresi yönetmeye çalışın.
Düzenli egzersiz yapın.
Sivilce, oldukça yaygın bir cilt sorunudur ve birçok insan hayatının bir döneminde bu sorunu yaşar. Doğru tedavi ve önlemlerle sivilcelerden kurtulabilir ve pürüzsüz bir cilde sahip olabilirsiniz.

SİVİLCE NASIL GEÇER?
Sivilce tedavisi, sivilcenin şiddetine ve nedenine göre değişir. Hafif sivilcelerde reçetesiz satılan topikal ürünler kullanılabilir. Daha şiddetli vakalarda ise antibiyotikler, retinoidler veya hormonal tedaviler gibi reçeteli ilaçlar gerekli olabilir.
Sivilce tedavisinde kullanılan bazı yöntemler şunlardır:
Topikal tedaviler:
Benzoil peroksit: Bakterileri öldürmeye yardımcı olur.
Salisilik asit: Gözenekleri açmaya yardımcı olur.
Retinoidler: Cilt hücrelerinin döngüsünü normalleştirmeye yardımcı olur.
Azelainik asit: İltihaplanmayı ve bakteriyel üremeyi azaltmaya yardımcı olur.
Sistemik tedaviler:
Antibiyotikler: Ağızdan alınan antibiyotikler, bakteriyel enfeksiyonu tedavi etmeye yardımcı olur.
Retinoidler: Ağızdan alınan retinoidler, cilt hücrelerinin döngüsünü normalleştirmeye yardımcı olur.
Hormonal tedaviler: Doğum kontrol hapları veya spironolakton gibi hormonal tedaviler, hormonal akne tedavisinde kullanılır.
Sivilce tedavisinde:
Dermatoloğa danışmak en doğru yöntemdir. Doktorunuz cilt tipinize ve sivilcenizin şiddetine göre en uygun tedaviyi önerecektir.
Tedaviye uymak önemlidir. Doktorunuzun önerdiği ilaçları düzenli olarak kullanmalısınız.
Sabırlı olmak gerekir. Sivilce tedavisi zaman alabilir.
Sivilce oluşumunu engellemek için:
Cildinizi günde iki kez, cilt tipinize uygun bir temizleyici ile yıkayın.
Yağlı ve komedojenik ürünlerden uzak durun.
Makyajınızı yatmadan önce mutlaka temizleyin.
Bol su için ve sağlıklı beslenin.
Stresi yönetmeye çalışın.
Düzenli egzersiz yapın.
Sivilce, oldukça yaygın bir cilt sorunudur ve birçok insan hayatının bir döneminde bu sorunu yaşar. Doğru tedavi ve önlemlerle sivilcelerden kurtulabilir ve pürüzsüz bir cilde sahip olabilirsiniz.
Sivilce tedavisinde evde uygulayabileceğiniz bazı yöntemler de vardır:
Elma sirkesi: Elma sirkesi, antibakteriyel ve iltihap önleyici özelliğe sahiptir. Bir pamuk topuna elma sirkesi sürüp sivilcelerinize uygulayabilirsiniz.
Aloe vera: Aloe vera, cildi yatıştırmaya ve nemlendirmeye yardımcı olur. Aloe vera jeli doğrudan sivilcelerinize uygulayabilirsiniz.
Yeşil çay: Yeşil çay, antioksidanlar açısından zengindir ve cilt iltihaplanmasını azaltmaya yardımcı olabilir. Yeşil çay poşetlerini soğutup sivilcelerinize uygulayabilirsiniz.
]]>TRAVAMALAR HASTALIĞI TETİKLİYOR
Kişinin, eş, sevgili veya birinci derece yakını ya da çok sevdiği bir yakınını kaybetmesi, uzun süreli bir ilişki sonrası ayrılık, boşanma veya aldatılma gibi ağır duygusal durumlar veya kişiyi derinden sarsacak haberler alması gibi ani psikolojik travmaların hastalığı tetiklediğini söyleyen Buturak, bunun yanı sıra kişinin yaşadığı boğulma tehlikesi, deprem gibi doğal afetler ve bazı fiziksel travmaların da kırık kalp sendromuna sebep olabileceğini vurguladı.
Her ne kadar yoğun duygusal travmalar kalp kırıklığına yol açsa da aslında fiziki olarak da kalp üzerinde belirgin etkiler yarabiliyor. Hatta yaşanan şikayetler kalp krizi ile birebir aynı özellikleri taşıyor. İlk kez Japonya’da 1990 yılında Takatsubo Sendromu olarak tanımlanan Kırık Kalp Sendromu, ani başlayan göğüs ağrısı, nefes darlığı, çarpıntı, baş dönmesi ve bayılma gibi belirtilerle kendini gösteriyor.

Prof. Dr. Ali Buturak
KADINLARDA DAHA FAZLA
Prof. Dr. Ali Buturak’ın verdiği bilgiye göre ön tanısı kalp krizi olan hastaların yüzde 2-3’ünde gerçek tanının kırık kalp sendromu olduğu biliniyor. Hastalık kadınlarda daha sık görüldüğü için bu oran yüzde 5-6ya kadar çıkabiliyor.
Buturak, yaşanan duygusal travmaların fiziki sonuçlarına ilişkin ise şu bilgileri paylaştı:
– Kişide ani gelişen şiddetli üzüntü, hayal kırıklığı veya stres sonrası beyindeki bazı bölgelerin aşırı aktivite göstermesi sonucu kandaki stres hormon düzeyleri dokularda hasar oluşturacak şekilde artıyor. Bu hormonlar, kalp kası ve kalbin küçük kılcal damarlarına hücum ederek kalp kasında ani başlayan kasılma kusuru ve kalp damar dolaşımını bozacak şekilde küçük damarlarda fonksiyon kaybına yol açıyor. Bu durum da hastada ani başlayan göğüs ağrısı, nefes darlığı, çarpıntı, baş dönmesi ve bayılma gibi şikayetlere neden oluyor.

KALP KRİZİ İLE KARIŞTIRILABİLİR
Duygusal travmaya bağlı kırık kalp sendromu belirtisi taşıyanların vakit kaybetmeden kendilerine en yakın hastanenin acil servisine başvurmaları gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Buturak, Özellikle ani başlayan göğüs ağrısı, kalp krizi ile karıştırılmasına sebep olur. Kırık kalp sendromundan şüphe edilen hastalarda; kalp kası hasarını gösteren kan testleri, elektrokardiyografi, ekokardiyografi, telekardiyografi ve koroner anjiyografi ile tanı konuluyor dedi.
KOMPLİKASYONLARI ÖNLEMEK İÇİN TEDAVİ ŞART
Prof. Dr. Buturak, kırık kalp sendromunun çoğunlukla iyi seyirli ve kendiliğinden düzelen bir durum olduğunu ancak buna karşın tanı konulan her hastanın hastaneye yatırılarak tedavi edildiğini belirterek tedavi konusunda şunları anlattı:
– Bu hastaların yapılan koroner anjiyografilerinde koroner arterler normaldir ancak problemin esasında kalp kasında kasılma kusuru oluşturan kalp kası hasarı vardır. Bu nedenle hastalar hasar oluşacak kalp yetersizliği, hayati risk oluşturacak ritim bozuklukları ve diğer komplikasyonlar açısından (bayılma, kalp içinden beyine ve diğer bölgelere pıhtı atmasıvb.) yakın takip edilmeli ve tedavi almadır.
– Hastada kalp yetersizliği bulguları varsa mutlaka ilaç tedavisi başlanmalıdır. Ritim bozukluğu veya kalp içi pıhtı oluşumu gibi durumlar gerektiği şekilde tedavi edilmeli ve hasta desteklenmelidir.

KALICI HASAR BIRAKABİLİR
Kalp kası hasarının birçok hastada geçici olduğunu ve başlangıçtan genellikle birkaç hafta sonra kalbin kasılma ve gevşeme fonksiyonlarının tamamen düzeldiğini söyleyen Prof. Dr. Buturak “Ancak çok nadiren yüzde’1 den daha düşük oranda, kalıcı hasar bırakabilir. Burada en önemli nokta, hastaların tanı konar konmaz uygun tedavi ve desteği almalarıdır diye konuştu.
HANGİ ÖNLEMLER ALINMALI?
Kırık kalp sendromunu önlemeye yönelik bilinen bir tedavi bulunmadığını ancak alınabilecek bazı önlemlerin fayda sağladığını anlatan Prof. Dr. Ali Buturak konuyla ilgili şu bilgileri verdi:
– Stres yönetimini ve problem çözme tekniklerini öğrenmek, fiziksel ve duygusal stresi sınırlamanıza yardımcı olabilir. Yoga, meditasyon, günlük tutma veya farkındalık uygulamak, sıcak banyo yapmak, kokulu mumların yakılması, uzun derin nefesler alınıp yavaşça nefes vermek gibi gevşeme tekniklerinin uygulanması faydalı olabilir.
– Stresinizin kaynağına bağlı olarak, stresiniz hakkında konuşmak ve başa çıkma becerilerinizi paylaşmak için bir destek grubuna katılmak veya profesyonel bir danışman da stres yönetimine yardımcı olur. Ayrıca sağlıklı alışkanlıklar edinmek, Akdeniz diyeti gibi sağlıklı bir beslenme alışkanlığı kazanmak, düzenli egzersiz yapmak (haftada en az beş kez 30 dakika), yeterli uyumak (gece 7-9 saat), sosyalleşmek, tütün ve tütün ürünlerinin kullanımından kaçınmak da duygusal ve fiziksel stresi önlemede fayda sağlayacaktır.
]]>
Bilimsel araştırmalar dünya çapında 50 yaşın altındaki kişilerde kanser görülme oranının son 30 yılda yaklaşık yüzde 80 arttığını gösteriyor. Araştırmalar gençlerde özellikle meme, kalın bağırsak, endometrium, pankreas ve karaciğer kanserinin yaygın görüldüğünü ortaya koyuyor. Bu artışın arkasında ise büyük oranda hareketsiz yaşam ve kötü beslenme alışkanlıkları yatıyor. Çocukluk çağı obezitesi, şekerli-gazlı içeceklerin tüketimi, fast-food, işlenmiş et ürünleriyle beslenme ve tip 2 diyabet ilk sıralarda yer alıyor.
Her 100 kanserden 5-10’u kalıtsal
En sık görülen kanserler erkeklerde akciğer, prostat, kalın bağırsak, mide ve karaciğer; kadınlarda ise meme, akciğer, kalın bağırsak, rahim ağzı ve tiroit kanseridir. Her 100 kanserden 5-10’nu kalıtsal hatalı gene bağlı gelişmektedir. Ailede birden fazla kişide meme, bağırsak, yumurtalık kanseri gibi öyküler varsa bu durum bazı kanserlerin görülme riskini artırır. Fakat bu kansere yakalanacağınız anlamını değil sadece riskin yükseldiği anlamını taşır. Kalıtsal, yani hatalı genlerin neden olduğu kanserler; yaşlanma, sigara içme, fazla kilolu olma, düzenli egzersiz yapmama veya sağlıklı ve dengeli beslenmeme gibi diğer faktörlerin neden olduğu kanserlerden çok daha az görülmektedir.
HASTALIK RiSKiNi AZALTMA YOLLARI
Gençler, kanser gelişim risklerini azaltabilmek için; daha hareketli olmalı, ekran karşısında daha az vakit geçirmeli, sağlıklı beslenmeli (özellikle fast food’dan uzak durmalı), düzenli uyumalı ve sigara-alkol tüketmemeli.
Egzersiz kanser tedavisinin yan etkilerini hafifletir
Aktif fiziksel yaşam kanser riski ve kanser tedavisine bağlı yan etkileri azaltır. Araştırmalar kanser tedavilerinde fiziksel olarak aktif olmanın tedavilere bağlı yan etkileri azalttığını ve daha hızlı iyileşme sağladığını gösteriyor. Egzersiz aynı zamanda yaşam kalitesini artırma, endişe ve depresyonun önlenmesinde de etkili. Düzenli yapılan hafif tempolu yürüyüşler bile kanser tedavisinin daha rahat geçmesine yardımcı olur. Kemoterapi ve radyoterapi gören hastalar da egzersiz yapabilir.

Kışın tedavi gören hastalara tavsiyeler
Kış günleri kanser tedavisi gören hastalar için zorlu şartlar yaratabilir. Tedavilere bağlı anemi veya sıvı kaybı sorunları yaşayan hastaların soğuk havanın etkisiyle hipotermiye yani düşük vücut sıcaklığına eğilimi artar. Bununla birlikte nöropati gibi yan etkiler soğuk havanın etkisi ile daha da belirginleşebilir. Elbette solunum yolu enfeksiyonları, grip ve Covid-19 de bu mevsimlerde hastalar için risk oluşturabilir. Dolayısıyla hastalar şu noktalara dikkat etmeli:
■ Soğuk havalarda dışarıda olduğunuzda şapka, atkı, eldiven ve sıcak tutan bir palto giyin. Sıcak tutan çoraplar ve eldivenler özellikle nöropati şikayeti olanlar için koruyucu olacaktır.
■ Buzlu koşullarda dolaşmak zorunda kalırsanız, uygun ayakkabılar giyin ve/veya baston veya yürüteç gibi bir hareket yardımcısı kullanın.
■ Bağışıklık sisteminizi desteklemek amacıyla taze meyve ve sebze tüketin, zerdeçal ve zencefil gibi baharatları yemeklerinizde uygun ölçüde kullanın. Bol sıvı tüketin ve evde yapacağınız ıhlamur, nane ve limon içeren taze hazırlanmış kış çaylarını ölçülü olarak içmeyi ihmal etmeyin.
■ Kalabalık halka açık yerlerde mutlaka maske takın.
■ Hangi aşıları yaptırmanız gerektiği konusunda doktorunuza danışın.
]]>Kurtarıldıktan sonra sağlık ekibinin parmağını emdiği görüntülerle depremin simgelerinden olan, hemşirelerin ‘Gizem’ ismini verdiği bebek, Adana Şehir Hastanesine kaldırıldı, herhangi bir sağlık probleminin olmaması üzerine bakanlık tarafından bakım altına alındı.
Daha sonra Cumhurbaşkanlığı uçağıyla Ankaraya getirilen bebek, Etlik Şehir Hastanesi’nde yapılan kontroller sonrası Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na bağlı kuruluşa yerleştirildi.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı refakatçisiz çocukların bulunması çalışmaları kapsamında gelen ihbarları değerlendirdi ve yapılan incelemelerle bebeğin ailesine ulaştı.
Depremde eşi ve 2 çocuğunu kaybeden, kendisi de enkazdan 5 gün sonra kurtarılan anne Yasemin Begdas ile bebekten DNA örneği alındı.
DNA testinde bebeğin annesinin Yasemin Begdas olduğu belirlendi. Ankaradan özel uçakla Adanaya götürülen Vatin bebeği, dönemin Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Derya Yanık karşıladı. ‘Vatin bebek’, Adana Şehir Hastanesinde tedavisi devam eden Yasemin Begdaşa, Bakan Yanık tarafından teslim edildi.
Depremde üzerine yıkılan beton yığınları nedeniyle felç olup, yatağa mahkum kalan Yasemin Begdas, tedavisinin ardından bebeğiyle birlikte geçen yıl haziran ayında Kayseri’ye gelerek, akrabalarının yanına yerleşti.
Deprem sonrası yatağa mahkum olan ve yaklaşık 50 ameliyat geçiren anne Begdas, 23 Ocak 2024’te ise enfeksiyon riski nedeniyle Kayseri Şehir Hastanesi’ne kaldırıldı. Yasemin Begdas’ın ayağından bir kez daha ameliyat olacağı öğrenildi.

“BİBERON VAR ZANNETTİ, O YÜZDEN PARMAĞINI EMDİ”
Depremde eşi, kayınvalidesi ve 2 oğlunun enkaz altında hayatlarını kaybettiğini anlatan anne Yasemin Begdas şunları söyledi:
“Ne olduğunu bilmiyordum. İlk önce normal bir şey sandım. Hiçbir şey bilmiyordum. Sadece 3,5 aylık kızımın iyi olmasını istiyordum.
Vatin’i kucağıma alıp, Kur’an okudum. Hiçbir şey hissetmedim. Enkaz altında Vatin’i hiç emziremedim. Enkaz altındayken Vatin hiç ağlamadı. Korkmadı. Ağladığı zamanda da sallayınca hemen susuyordu. 2 oğlum enkaz altında vefat etti.
Büyük oğlum hiç konuşmadı. Ama küçük oğlum sürekli; ‘Anne ne zaman çıkacağız. Çok susadım. Acıktım. Buradan çıkacak mıyız?’ diyordu. Son ana kadar onunla konuştum. Son gün hayatını kaybetti.
O an gözümün önünden asla gitmiyor. Enkaz altından ilk çıktığımızda su istedim. Vatin’in yüzünü yıkadım. O yüzden biberon var zannetti ve parmağını emdi. Şimdi tek kalan yavrum Vatin ile yaşıyoruz”

“ANNE VE BABAMLA BULUŞMAK İSTİYORUM”
Deprem sonrası yatağa mahkum olduğu için bakıma muhtaç olduğunu anlatan Yasemin Begdas, “Anne ve babamın Suriye’den çıkıp buraya gelmesini istiyorum. En yakın 2 akrabam olan anne ve babamı hiç görmedim. Sağlık durumumdan dolayı da onları yanımda görmek istiyorum. Vatin için, süt, çocuk bezi ve pansuman malzemeleri istiyorum. Yaşadığım evin kirası çok pahalı. Akrabalarımın yanında kalıyorum ve evde çalışan sadece bir kişi var o yüzden çok zorlanıyoruz. Bu konuda da destek bekliyorum. Ayrıca fizik tedavi görmem gerekiyor” diye konuştu.

“YENİDEN DOĞMUŞ GİBİ HİSSETTİM”
Dönemin Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Derya Yanık’ın, Adana’da kızı Vatin’i kendisine teslim ettiğinde yaşadığı duyguya da vurgu yapan Yasemin Begdas, “Kızımla buluştuğum an kendimi çok iyi hissettim. Vatin’i depremden sonra ilk kez gördüğümde kendimi yeniden doğmuş gibi hissettim. Şu an yine Vatin’den ayrı kaldım. Ama aklım sürekli onda. Hastaneden sürekli görüntülü arayarak Vatin’in durumunu soruyorum. Uyurken bile arayıp onu izliyorum” dedi.
“50 AMELİYAT GEÇİRMİŞ”
Şehir Hastanesi Aile Hekimliği Bölümü’nde asistan doktor olarak görev yapan Duygu Yücel (25) ise “Depremin sembol isimlerinden olan Vatin’in annesi Yasemin hanım servisimizde takiplerini alıyor. Depremde enkazın 5’inci gününde enkaz altından çıkarılmış, dış merkezde 50 küsur ameliyat geçirdikten sonra ameliyat olduğu bölgede yaşanan enfeksiyondan dolayı tedavi almaktadır. Vital ve doğal genel durumu iyi tedavisi devam etmekte. Görüntülüme ve tetkiklerini yapıyoruz. Ortopedi ve enfeksiyon doktorlarımızla konsülte ediyoruz. Gerekli tedavisini planlayacağız.”
]]>Türkiye’de kış aylarının gelmesiyle birlikte solunum yolları enfeksiyonlarında artış yaşanıyor. Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Acil Servisi’nde erişkin bölümüne son 1 ayda solunum yolu enfeksiyonu şikayetiyle gelen günlük ortalama hasta sayısı yüzde 70-80 oranında arttı.
YOĞUNLUK ARTIYOR
Çocuk Acil Servisi’ne üst solunum yolu enfeksiyonu şikayetiyle gelen hasta sayısındaki artış yüzde 50’ye, alt solunum yolu enfeksiyonu şikayeti ise yüzde 30’a dayandı. Acil servise başvuran günlük yaklaşık 140 hastanın, örnek alınan yüzde 7-8’inin Covid test sonucu pozitif çıktı. Üst solunum yolu enfeksiyonu ilerleyen hastaların alt solunum yolu hastalıklarına çevrilmesiyle birlikte yoğun bakım ünitelerinde yoğunluk yaşanmaya başladı.
65 YAŞ ÜZERİ VE KRONİK HASTALAR AĞIR GEÇİRİYOR
Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Melike Cengiz, yılın 12 ayı boyunca yoğun bakım ünitelerinin dolu olduğunu belirterek, kış aylarında yoğunluğun arttığını anlattı. Yoğun bakım ünitesine genellikle solunum yetmezliği şikayeti ilerleyen hastaları aldıklarını söyleyen Prof. Dr. Melike Cengiz şöyle devam etti:
– İnfluenza, Covid veya Rinovirüs gibi tipi ne olursa olsun çok sık bulunan virüsler şu an izole ediliyor. Bunlar genellikle basit enfeksiyon olarak atlatılabiliyor. Hastalar tedavilerle evlerine gönderiliyor ama özellikle bağışıklık sistemiyle ilgili sorunu olanlarda, diyabet ve kanser hastalarında, 1 yaşının altındaki çocuklarda, 65 yaş üzeri bireylerde ya da bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçları kullanan kişilerde gribal enfeksiyonlar hafif atlatılamayabiliyor.

– Bu kişilerde alt solunum yollarını virüsün etkilemesi nedeniyle solunum yetmezliği ya da halk arasında bilinen zatürre meydana gelebiliyor. Eğer kandaki oksijen basıncı çok düşecek olursa, bu hastalara ek oksijen tedavileri ve daha da olmazsa solunum cihazında kullanılan tedavileri uygulamamız gerekiyor. Bunları da yoğun bakımlarda yapıyoruz. Nadiren gençlerde de görülüyor fakat genellikle 65 yaş üzeri bireylerde ya da sahip oldukları hastalıklar veya kullandıkları ilaçlara bağlı risk grubunu oluşturan kişilerde yoğun bakım ihtiyacı daha fazla.
MASKE KULLANIMI VE HİJYENE DİKKAT
Bu dönemde maske takmanın çok önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Melike Cengiz “Özellikle zatürreler için şu dönemde maske takmak çok önemli. Hem kendimizi korumak için hem de gripsek etrafımızdaki insanları koruyabilmek için çok önemli. Kapalı alanlarda çok fazla durmamaya özen göstermeliyiz. Kapalı alanda duruyorsak, bu alanların sık sık havalandırılması önemli. Tabii ki el hijyeni yine önemli. Grip olma ihtimali olan kişilerde mesafeyi korumamız gerekiyor. Bunun dışında genel vücut izi hijyeni de önem taşıyor” diye konuştu.
GENEL ZATÜRRE TEDAVİSİ YAPILIYOR
Yoğun bakımda sadece Covid hastalarının olmadığını belirten Prof. Dr. Melike Cengiz, Covid dışında farklı virüsler de izole edilebiliyor. Sonuçta Covid farklı varyantlarla halen devam ediyor. Rutin olarak her hastaya virüs tipiyle enfekte olduğuyla ilgili eskisi gibi test yapılamıyor. Dolayısıyla bize yatan hastalara bir test yapıldıysa bununla ilgili olup olmadığını öğrenebiliyoruz. Yapılmadıysa da zaten tedavisinde çok büyük değişiklik yok. Hangi virüsle enfekte olursa olsun burada genel zatürre tedavisi yapıyoruz. Solunum yetmezliğinin ağırlığına göre de hastalığı tedavi ediyoruz” dedi.
RİSKLİ GRUBA YAKLAŞMAMALI
Risk grubunda olanların muhakkak kendisini korumaya çalışması gerektiğini belirten Prof. Dr. Cengiz, uyarılarını şöyle noktaladı:
– Yaşlılarımıza dikkat etmemiz lazım. Diyabet hastaları, kanser hastalarının mümkün olduğunca toplu alanlara çıkmaması ya da bu kişilerin hasta olan yakınlarının bu riskli grupların yanına hasta oldukları süre içerisinde yaklaşmamaları lazım. Çünkü sonuçta hayatı tehdit eden bir hale gelebiliyor ve hastaları kaybedebiliyoruz.
– Özellikle bu kış dönemi geçene kadar bu konuda dikkatli olunmasını rica ediyoruz. Riskli grubun evinden sürekli maskeyle çıkmasını tavsiye ediyoruz. Riskli gruba sahip olan yakınları olan kişilerin de yakınlarının yanına maskeyle girmesini tavsiye ediyoruz.
]]>Depremde Şazibey Mahallesi Ali Sezai Bulvarı’ndaki 22 bloktan oluşan ve yaklaşık 1400 kişinin hayatını kaybettiği Ebrar Sitesi’nde H Blok’ta anne ve babasıyla altında kaldıkları enkazdan 6 saat sonra kurtarılan Akçam, kangren teşhisi ile sevk edildiği Kayseri Şehir Hastanesi’nde tedavi altına alındı.
İKİ AY SONRA TEKERLEKLİ SANDALYEDE
Kayseri’deki yaklaşık 2 aylık tedavi sonrası Kahramanmaraş’a getirilen Ayşe Sudem Akçam, hayatını tekerlekli sandalyeyle sürdürmeye başladı.

Ekim ayında fizyoterapist Rabia Türkoğlu ile tanışan Akçam, gösterdiği gayret sonucu kısa sürede önce tekerlekli sandalyeyi, sonrasında ise koltuk değneklerini bırakarak kasım ayında kendi başına yürümeyi başardı.
Anne ve babasıyla enkazda kaldıkları zamanı ve sonrasındaki süreci anlatan Akçam “İkinci depreme hastanede yakalandım. Burada çok fazla tedavi imkanı yoktu, ayağım da kangren olmuştu. İstanbul’dan gelen doktorlar vardı. Kayseri’ye nakledildim ve 2 ay boyunca orada yattım. Bir süre hastanelerde tedavi gördüm. Rabia hocamla beraber yürümeye başladım” dedi.
SPOR SAYESİNDE BACAĞI KESİLMEDİ
Annesinin depremde vefat ettiğini ve babası ile hayata tutunmaya çalıştıklarını anlatan Ayşe Sudem Akçam, şöyle konuştu:
– 8 yaşında spora başlayıp kaslarımı bu kadar güçlendirmeseydim kangren olan bacağım kesilmek zorunda kalacaktı. Depremden bir ay önce Kahramanmaraş İl Gençlik Spor Kulübümüzle il birincisi olmuştuk, 4 yıldır voleybol oynuyordum. Bu yüzden kaslarım bayağı güçlenmişti. Kayseri’de bunu gören doktorlar da bu duruma bayağı şaşırmışlardı. Şu anda kaslarımın daha iyi olduğunu söylediler. Bu yüzden bacağımı kesmediler. Depremden önce daha iyiydim, bu tedavi sürecinde yürümeye başlayınca çok iyi hissettim, daha da iyi olacağım.

Akçam, fizyoterapistle çalışmaya başlamadan önce kendisine hiç güvenmediğini, çevresindeki insanların olumsuz söylemlerinden etkilenerek yürüyemeyeceğini düşündüğünü belirtti.
HEDEFİ VOLEYBOL OYNAMAK
9 ay sonra koltuk değnekleri ve tekerlekli sandalyeyi bırakınca öz güveninin yerine geldiğini ve artık bazı şeyleri başarabileceğini gördüğünü ifade eden Akçam, şunları kaydetti:
“Şu anda hedefim koluma ve ayağıma daha iyi hareket geldiğinde voleybol oynamak. Alanya Spor Lisesi’nde okumak istiyorum. Tekrardan voleybola döneceğim. Filenin Sultanları ile oynamayı ve antrenör olmayı, orada oynayıp bayrağımızı göğsümde gururla taşımayı istiyorum. Öğrencilerime de bunu anlatmak istiyorum ama önceliğim orada oynamak. Filenin Sultanları’nda en çok Melissa Vargas, Saliha Şahin, Zehra Güneş, Hande Baladın’ı örnek alıyorum.”
13 GÜN YOĞUN BAKIMDAYDI
Baba Ahmet Akçam da enkazdan çıkarıldıktan sonra kızıyla ayrı hastaneye götürüldüklerini, eşi Mine Akçam’ın vefat ettiğini, kızının ise 13 gün yoğun bakımda yatmasıyla zorlu bir süreç yaşadığını anlattı.
Kızının tekrardan yürümesinde fizyoterapistinin çok fazla emeği olduğunu ifade eden Akçam, “Sağ olsun Rabia hocam kızımla iyi bir arkadaş olarak tedaviye başladılar. Kızım 9 ay sonra tekerlekli sandalyeyi, ondan 15 gün sonra da koltuk değneğini bıraktı.” diye konuştu.

“ACIYA RAĞMEN BU NOKTAYA GELDİ”
Fizyoterapist Rabia Türkoğlu da Ayşe Sudem’in ilk geldiği dönemlerde çok içine kapanık olduğunu, tekrar yürüyeceğine dahi inanmadığını ve hassasiyetlerinden dolayı seanslarda ayağını düz uzattığında dahi çok acı çektiğini söyledi.
Ailenin desteğinin tedavi sürecindeki önemine işaret eden Türkoğlu şöyle konuştu:
– Şu anki süreçte Sudem’in yürüyüşü neredeyse eski haline yaklaşmış durumda. İstediğimiz konuma geldikten sonra Sudem’i voleybolda göreceğiz. Kendisi çok azimli, bu kadar acıya rağmen bu noktaya gelebildi. Babasının da çok desteği oldu, aileler normalde çocuklarının acı çektiğini görünce tedaviyi durdurmak istiyor ama babası ‘devam edelim hocam, kızımın iyi olmasını istiyorum’ diyerek bana destek oldu ve başarılı sonuç aldık.
]]>